Açıkça ifade etmese de İran’ın nükleer silah elde etme çabaları bölgede tansiyonu her geçen gün daha da artırmaktadır. Adeta bir nükleer çember içinde kalan İran’ın komşularına baktığımız zaman bir çoğunun nükleer silaha sahip olduğu görülmektedir. BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri Rusya Federasyonu ve Çin’in yanı sıra İran’ın diğer komşuları Pakistan ve Hindistan da  nükleer silahlara sahiptir. Diğer taraftan bu silahlara çok uzun zaman önce sahip olan ve hatta Japonya’da kullanmaktan çekinmeyen ABD’nin ve onun daimi müttefiki İngiltere’nin de Afganistan ve Irak’ı işgal ederek İran’ın yanı başında yerleşen diğer nükleer güce sahip ülkeler olduğunu da belirtmek gerekir. Ortadoğu’da İran’ın tanımamakta ısrar ettiği ve yeryüzünden silinmesi ve/veya Alaska gibi uzak diyarlara sürülmesini istediği İsrail’in de açıkça ifade etmese de nükleer silahlara sahip olduğu bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında Tahran’ın söylemleri ilk aşamada haklı gibi gözükebilir. Ancak, İran ile beraber dünyada bir anda nükleer silahlanma yarışı başlayabilir ve başta zengin Arap ülkeleri olan Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir çok ülkenin nükleer silahlara sahip olma dürtüsü kamçılanabilir.

 

Türkiye’nin çevresinde bu kadar çok sayıda nükleer silaha sahip ülke varken buna yenilerinin eklenmesi Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Aynı şekilde İran’ın  nükleer silah yapma kapasitesine sahip olmasına İsrail ve ABD’nin her ne pahasına olursa olsun izin vermeyecekleri geçeği de bölgede yeni bir savaş, hatta İran’ın bölünmesine kadar gidebilecek bir süreci başlatma potansiyeli taşımaktadır.

 

ABD ve özellikle de İsrail, İran’ın nükleer güce ulaşmasına asla izin vermeyeceklerini ve gerekirse bir askeri harekâta dahi girişebileceklerini açıklamıştır. İsrail İstihbarat Şefi Aharon Zeevi Farkash İsrail Parlamentosu Knesset’i “Eğer Mart sonuna dek uluslararası toplum İran konusunu BM güvenlik konseyine havale etmeyi başaramazsa, bu durumda biz ‘uluslararası çabalar kendi yoluna bildiği gibi devam etsin’ deme imkanına kavuşacağız” diye uyararak İran üzerindeki baskıların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Diğer yandan İran, Rusya’nın desteği ile kendi uydusu olan Sinah-1 uydusunu yörüngesine yerleştirmiştir. İsrail’in bir diğer korkusu İran’ın uydu yoluyla erken uyarı sistemine kavuşmuş olmasıdır. Önümüzdeki aylarda İran’ın başka uyduları da uzaya göndermesi beklenmektedir. İran’ın üzerinde çalıştığı önemli bir diğer hedef ise Şahap 4 füzeleri ile uzaya çıkabilmek ve bu uyduları Şahablarla gönderebilmektir. İsrail’in vuracağı hedefler arasında sadece nükleer tesisler değil, uzay programının da bulunduğu belirtilmektedir.

 

İran ise İsrail ve ABD saldırısına karşı en sert karşılığın verileceğini açıklamaktadır. İran Savunma Bakanı Mustafa Muhammed Neccar yaptığı açıklamada 'İran İslam Cumhuriyeti'nin siyaseti tamamen savunma amaçlıdır, ancak saldırıya uğramamız durumunda silahlı kuvvetlerin cevabı derhal, kesin ve yıkıcı olacaktır' diyerek İsrail ve ABD’yi herhangi bir saldırı karşısında uyarmıştır. Bu, İsrail’in füzelerle vuracağı,  Irak ve Afganistan’daki ABD ordusunun hedef olacağı anlamına gelmektedir. Ayrıca İran’ın Irak’taki Şiiler vasıtasıyla ABD birliklerine karşı saldırılar düzenleyeceği, radikal Filistinli grupları İsrail’e karşı açıkça destekleyeceği ve intihar komandoları vasıtasıyla dünya üzerindeki ABD ve İsrail hedeflerini vurabileceği tahmin edilmektedir. El Kaide benzeri yapılanmaların genişleyeceği ve güçleneceği de unutulmamalıdır. Bu senaryo Basra Körfezi'nden Orta Asya'ya kadar yayılmış bir savaş anlamına da gelmektedir. Tüm bunların yanı sıra İsrail ve ABD’ye tüm dünyadan şiddetli eleştiri dalgalarının yükseleceği de hesaba katılmalıdır.

 

Burada İran’ın Irak’ın mevcut durumu içindeki rolü gözden uzak tutulmamalıdır. Aslında Irak savaşından en karlı çıkan bölge ülkesi İran’dır. Bölgedeki genel eğilim ABD'nin Irak'taki savaşı kaybettiği ve gerçek galibin İran olduğu yönündedir. Bunun ötesinde ABD, Afganistan'ı Taliban'dan ve Saddam Hüseyin'i de Irak'tan temizlemiştir ki, her ikisi de İran rejiminin düşmanıydı. İran’ın bölgede ABD’ye karşı kullanabileceği en önemli koz Irak’ta nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan Şii kesimin varlığı ve Irak siyasetinde giderek aktif hale gelmeleridir. Her ne kadar basında çeşitli kesimlerce İran’ın Irak Şiileri üzerinde fazlaca bir etkisinin olmadığı ifade edilse de asıl tablonun bundan farklı olduğu düşünülmektedir. Saddam rejimi tarafından yönetim kademelerinden uzaklaştırılan Şii kesim şimdi ortaya çıkan bu yeni durumda ülkede Araplarla aynı kökenden gelseler de Sünni nüfusa karşı mesafeli durmak istemektedir. Şimdilik ABD’ye karşı ciddi bir terör faaliyetine girişmeyerek yönetimde mümkün olduğu kadar fazla yer almak gayreti içindedirler. Ancak, Şiilerin ABD’ye karşı bu suskun tavırları sınırsız değildir. Özellikle ülke yönetiminde kendilerinden emin olacak şekilde bir yapıya kavuşmaları durumunda ve ABD’nin İran’a yönelik bir askeri eyleme girişmesi durumunda İran, Irak’taki Şiiler üzerindeki bütün etkinliğini kullanma yoluna gidecektir.

 

İran ve Iraklı Şiilerin arasındaki ilişkiler ve etkileşim, üzerinde uzun bir süredir konuştuğumuz ve tartıştığımız, bizce son derece önemli bir husustur. Türkiye’deki düşünce kuruluşlarının toplantılarında yaklaşık iki yıldır bütün ısrarlı vurgulamalarımıza rağmen Iraklı Şiilerin İran’a destek vermeyecekleri yönünde yanlış düşünce maalesef yıkılamamıştır. Ancak, kanaatimizce durum bu düşüncelerin tam tersi yönünde gelişmelerin olması ihtimali yüksektir. Şöyle ki, İran ile ABD bölgede her ne kadar iki rakip ve düşman ülke pozisyonunda olsalar da aslında Tahran yönetimi zaman zaman pragmatist dış politika uygulamaları göstermekten çekinmemektedir. İran ABD’nin Afganistan ve Irak operasyonlarında ABD açısından son derece kolaylaştırıcı rol oynamış ve zaman zaman ABD ile yakın işbirliğine girmiştir. Bugün bütün bu tartışmalara rağmen dolaylı işbirliğini sürdürmektedir. Kanaatimize göre her iki ülke arasında örtülü işbirliği ve gizli mücadele bir süre daha sürecektir. İran ABD eliyle Irak’ta kendisine düşman bir rejimi devirerek kendi müttefikleri olan Şiileri ülkenin en önemli politik ve askeri gücü haline getirmiştir. Ancak diğer taraftan Suriye ile beraber ABD’nin Irak’ta zor durumda kalması ve dikkatlerini kendi üzerlerine toplayamaması için bütün çabaları da sarfetmektedir. Bu örtülü destek ve gizli mücadele ABD’nin İran’a sıcak müdahalesine ve Şiilerin Irak’ta ipleri büyük oranda eline almasına kadar devam edecektir. Sonrasında ABD’yi Irak’ta son derece zor günler bekleyebilir. İran’ın Irak’taki kozlarını kullanmaya başlaması ve nitekim Mukteda el Sadr’ın Tahran ziyaretinde söylediği gibi İran’a yönelik olası bir müdahalede bütün taraftarları ve silahları ile İran’ı korumaya geleceklerini belirtmesi ABD için zor günlerin daha ileride olduğunu gösteren ilk sinyaller olarak algılamalıdır. İran-ABD ilişkilerinin gerginleştiği ölçüde İran tarafından bu tür mesajların da daha yüksek sesle verdirileceği ve diğer silahların sırayla devreye sokulacağı öngörülebilir.

 

Aslında İran’ın pragmatist dış politikası ve gerektiğinde kendi rejimine  ters  ülkelerle dahi işbirliğine gitmesi sadece ABD ile sınırlı değildir. İran’ın daha önce bu tür pragmatist dış politik adımlar attığı ve dış politikasında mezhepsel ve dinsel önceliklerin bir çok durumda gözardı edilebildiği bilinmektedir. Dağlık Karabağ sorunu sebebiyle savaşan Azerbaycan ve Ermenistan’ın bu mücadelesinde Tahran’ın nüfusunun çoğunluğu Şii olan Azerbaycan’a karşı Hıristiyan Ermenistan’ı savunmuştur. Kendi içerisinde 30 milyondan fazla Azerbaycan Türkünün yaşadığı dikkate alındığında kuzeyinde güçlenecek bağımsız bir Azerbaycan devletinin kendi güneyi için bir cazibe merkezi olacağını ve Güney Azerbaycan’ın ayrılma yönünde dürtülerini kamçılayacağından korkan İran yönetimi Erivan’ı desteklemekten çekinmemiştir. Aynı şekilde Ruslara karşı direnen Müslüman Çeçenlere karşı Moskova yönetimi ile işbirliğini tercih eden İran’ın Tacikistan iç savaşında İslami direnişe karşı Laik yönetimi desteklediği, Andican olaylarında yine Müslüman direnişçilere karşı Kerimov yönetiminin yanında yeraldığı görülmüştür. Aynı şekilde Keşmir sorununda da Müslümanların yanında yer almaktan çekinmiş ve tarafsız kalmayı yeğlemiştir. Irak ile yıllarca savaşan İran’ın Müslüman Arap ülkeleri ile ilişkilerinde de yine Fars milliyetinin ve Şii mezhebinin ortak Müslüman kimliğinin önüne geçtiği görülmektedir. İsrail-Filistin sorununda da Tahran’ın Filistinlileri desteklemesi tamamıyla Tahran dış politikasının pragmatist yaklaşımı ile örtüşmektedir.

 

Bugün gelinen noktada İran’ın dış politikada benzer pragmatist tavırları sürdürdüğü görülmektedir. Her ne kadar Ahmedinejad yönetimi İran dış politika ve nükleer politika alanında tecrübeli isimleri görevden alarak daha tecrübesiz ancak kendisine yakın isimleri göreve getirse de sürdürülen çizginin mantıksal devamlılığının olduğu görülmektedir. Zira, Ahmedinejad rejiminin sert dış politika izlemesi birçoklarının düşüncesinin aksine bir maceradan ziyade iç ve dış politik gerekçelere dayandırılmaktadır. Şöyle ki, yönetime geldikte sonra iç yapılanmada bütün önemli görevlere Devrim Muhafızlarının etkili isimlerini getiren ve asker kökenlilerin yönetimde ağırlığını giderek artıran Ahmedinejad’ın İsrail ve ABD’ye yönelik sert politikaları içeride ve dışarıda elini güçlendirmektedir. Dış politikada tehdit ile uzlaşı politikasından daha fazlasını elde edeceğini düşünen; tansiyonu artırarak iç politik dengeleri kendi lehine çeviren; aynı şekilde dikkatleri ekonomik olarak gerçekleştirilemeyen reformlardan uzaklaştıran; güçlü molla ekibine karşı askerleri arkasına alan; artan petrol fiyatlarını krizle daha da yükseltebileceği tehdidinde bulunan; ABD’nin Afganistan ve Irak operasyonları ile bölgede hiç olmadığı kadar güçlenen ve aynı şekilde Ortadoğu’da Şii ekseni canlandırma kapasitesine ulaşan İran’ın bu ortamda nükleer silah edinerek İsrail ve ABD’ye karşı sonsuz bir koruma kalkanı elde etmek isteyen İran’ın bu isteği ve buna yönelik mevcut politikaları anlaşılabilmektedir. İran büyük bir risk almasına rağmen tarihi bir dönüm noktasındadır. Katlanılan riski başarılı bir şekilde yönetmesi ve İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bu üstünlüğünü elindeki zengin enerji kaynakları ve bölgedeki Şii eksenini canlandırabilmesi durumunda bölgede bir daha geri döndürülemeyecek bir güç dengesine sahip olacağı hesaplanabilir. Aksi takdirde İran bunları yapamaması durumunda ülkenin etnik hassasiyeti de dikkate alındığında kendisinin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) önünde bir engel olduğunun ve sıranın kendisine geleceğinin bilincindedir. Ancak İran büyük bir risk almıştır. ABD-İsrail ikilisinin müdahale seçeneklerini artık raflardan çıkararak masaya yatırdığı bilinmektedir.

 

İran’a yönelik muhtemel operasyonların temel örnek noktasını daha önce benzer bir pozisyon alan Irak’taki tesislere yapılan saldırılar teşkil etmektedir. 7 Haziran 1981’de İsrail uçakları Bağdat’ın 18 km güneydoğusundaki Al-Tuvaitha’daki Osirak Nükleer Reaktörü’nü vurmuştur. Bugünlerde İran operasyonlarına örnek gösterilen Osirak tesisinden farklı olarak İran’daki tesisleri vurmanın önemli zorlukları mevcuttur. Ancak şu husus gözlerden uzak tutulmamalıdır. İran’a yapılacak bir müdahalenin çok da kolay olmayacağı ve İran’ın birden fazla yerde (en az 20) nükleer tesislerinin bulunması, bunların bir kısmının yeraltında olması ve ülke coğrafyasının derinliği ile Tahran’ın Rusya’dan aldığı Tor M-1 füzesavar sistemleri ile güçlü bir hava savunma sistemine kavuşmuş olması bu ülkeye yönelik saldırı seçeneklerini zorlaştırmakta ve kısıtlamaktadır. Aynı şekilde bu ülkenin bütün dünyada terör faaliyetlerine girişme kapasitesinin bulunması da bir diğer endişe kaynağıdır. Zaten Batılı uzmanlar da İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir askeri saldırının başarılı olacağına kesinlikle garanti vermemektedirler. Böyle bir saldırı durumunda atom programını durdurma hedefinin tutturulamayacağı Ahmedinejad’a İran’da daha fazla taraftar kazandıracağı dahi ileri sürülmektedir.

 

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan Avrupa Birliği'ne ve Rusya'ya kadar, çeşitli kurumların ve ülkelerin İran'ı 'bu sevdadan vazgeçirme çabaları' sonuç vermemiştir. İran yönetimi, AB'nin hatırı sayılır ekonomik destek önerisini elinin tersiyle itmiş ve Rusya'nın bu nükleer çalışmaların Rus topraklarında birlikte yürütülmesi yönündeki formülüne de kulak asmamıştır. Bu arada Türkiye'nin de (son zamanlarda yapılan temaslarda) kendisini 'uluslararası camiadan izole edecek davranışlardan çekinmesi' konusundaki tavsiyelerini de pek dikkate almayan İran, nükleer yakıt çalışmalarına geri dönüldüğünü açıklamıştır. Bu gelişmeler sonrasında İran’a yönelik baskıların artacağı ve saldırı seçeneğinin daha fazla gündemde kalabileceği öngörülebilir. İsrail’deki seçimleri de dikkate aldığımızda konunun önemi daha da artmaktadır. Zira, 28 Mart'ta İsrail’de yapılacak genel seçimler öncesinde İran karşıtı söylemlerin arttığı gözlenmektedir. Şaron'un rahatsızlanması sonrasında şansı giderek artan Likud Partisi lideri Benjamin Netanyahu’nun daha önce İran'a karşı Osirak'takine benzer bir operasyon çağrısında bulunması önümüzdeki aylarda İran konusunun ağırlıkla gündemde olacağını göstermektedir.

 

İran’ın bütün uluslararası çağrılara uymayarak son beş ay içinde ikinci defa mühürleri sökerek uranyum zenginleştirme çalışmalarına başlaması sonrasında İran’ın durumunun BM gündemine getirilmesi de söz konusu olabilir. Ancak bu BM platformunda çetin bir mücadeleyi de beraberinde getirebilir. Zira, Güvenlik Konseyi'nde Rusya ve Çin (İran ile çıkarları nedeniyle) yaptırımla ilgili bir tasarıyı onaylamak istemeyebilirler. Ancak, şu da bir gerçektir ki, bugün dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi konumundaki Çin kendisi için 2020 yılına kadar ABD’yi yakalamak gibi bir plan yapmıştır. Bu sebeple Çin kendisinin bu ekonomik planından sapma getirebilecek olan siyasi konulardan uzak durmaya çalışmaktadır. İran için bir miktar direnecek olan Çin’in son tahlilde ABD ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemeyeceği düşünülmektedir. Rusya’nın da benzer bir şekilde son ana kadar İran’a destek olacağı ve İran’ı bir müdahaleden korumak için elinden geleni yapmaya çalışacağı ancak Rusya’nın da son tahlilde İran’ı korumak adına ABD ile karşı karşıya gelmek istemeyeceği düşünülmektedir.

 

AB de konunun salt ABD-İran ekseninde kalıp bir anlaşmazlık noktasında çatışmaya dönüşmesinden endişe etmektedir. Çünkü Avrupa'nın sadece siyasi konuda değil, İran'da ve Orta Doğu'nun genelinde ekonomik çıkarları bulunmaktadır. Bu nedenle de bölgede ikinci bir istikrarsızlık konusunun ortaya çıkmasını istememektedir. Ancak AB’de nükleer silah kapasitesine sahip bir İran istemeyeceğinden krizin derinleşmesi ve İran’ın işbirliğine yanaşmaması durumunda Tahran’ın karşısında yer alması kuvvetle muhtemeldir.

 

Türkiye’nin Konumu

 

ABD ve İsrail’in İran’a bir saldırısı gerçekleştirmesi durumunda Türkiye’nin aktif ya da pasif bu saldırıdan etkileneceği muhakkaktır. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında ise Irak, İran, Türkiye ve Suriye aslında aynı 'puzzle'ın bir parçası olduğu ve birinin başına gelenler diğerini doğrudan etkileyeceği görülmektedir.

 

Türkiye güvenliğinin büyük bir oranda İran'a bağlı olduğunun bilincindedir. ABD’nin müdahale gündemine aldığı İran ve Suriye büyük Kürt grupların yaşadığı bölgedeki dört ülkeden ikisidir. Irak zaten ABD müdahalesi sonucu parçalanma noktasına gelmiştir. İran ve Suriye de muhtemel bir müdahalenin ardından Irak’la benzer kaderleri paylaşabilir. Bu durum ise bölgede üç komşu devlet içindeki Kürt unsurları birleşme yönünde kamçılayabilir. Ve elbette ki, böyle bir durumdan Türkiye’deki Kürtlerin etkilenmemesi mümkün değildir. Eğer İran rejiminin yıkılması söz konusu olursa, Türkiye, İran, Irak ve Suriye'den toprak alarak bağımsız bir Kürdistan'ın kurulmasının önlenemeyeceği yüksek bir ihtimaldir.

 

İran “Nükleer silahlara yönelme niyetimiz yok.” derken Türk Dışişleri Bakanlığı, İran'ın barışçıl enerji üretimi için nükleer programına devam etme hakkına sahip olduğunu, ancak İran yönetiminin silah üretme niyeti gütmediği konusunda da tüm dünyaya güvence vermesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu durum Türkiye’nin de nükleer enerji elde etme isteği ile izah edilmektedir. Ancak bölgede uzun yıllar içerisinde kurulan askeri dengeler İran’ın nükleer silahlara sahip olması ile bir anda değişebilir. Bu durumda İran’ın hem Türkiye ve hem de Hazar bölgesine yönelik politikalarında Türkiye dengesini (gerekirse) fazla dikkate almayacağı düşünülebilir. Diğer yandan İran’ın nükleer silahlara sahip olması bu ülkeyi kendisine rakip ve tehdit olarak gören bazı zengin Arap ülkelerini de benzer bir sürece itebilir.

 

Ülke yüzölçümünün küçüklüğü sebebiyle stratejik derinliği olmayan İsrail’in bu açığını kapatmak için Türkiye’den yardım talep ettiği bilinmektedir. İsrail, ABD ve Türkiye’nin, İran'a saldırıda ana aktörler olması planlanmaktadır. Türkiye'nin tavrı şimdilik belirsizdir ancak Ankara, Tahran'ın silahlanmasından huzursuzluk duymaktadır. Türk cumhuriyetlerinin da böyle bir savaşta ABD ile hareket edeceği farz edilmektedir. ABD ve İsrail Türkiye'ye merkezi bir rol biçmek istemektedir. Türkiye ve İran, 450 kilometre uzunluğunda bir kara sınırına sahiptir. Savaş uçakları için, uzun zamandan bu yana ABD tarafından kullanılan İncirlik Hava Üssü’nden İran topraklarına ulaşmak oldukça elverişlidir.

 

ABD’nin bütün karşı çıkmalarına rağmen Türkiye ile İran arasında dış ticaretin artma eğiliminde olduğu da görülmektedir. 4 milyar Dolar seviyesine ulaşan dış ticaretimizde önemli sorunlar halen mevcudiyetini korumaktadır. Daha önce TURKCELL ve TAV konuları sebebiyle Hatemi'nin Türkiye ziyareti askıya alınmıştı. Ancak bu konular Ahmedinejad hükümeti döneminde de çözüme kavuşturulamadı. Doğalgaz alanında yapılan anlaşma da tahkim sürecine girmiş durumdadır. Ancak bütün bu gelişmeler 2005 yılının sonlarında İran İslam Cumhuriyeti'nin dokuzuncu hükümetinin Dışişleri Bakanı Menuçehr Mutteki'nin ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yapmasına engel olmamıştır. Şimdi Nisan ayına doğru Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Türkiye’ye gelmek istediği ifade edilmektedir. Ancak mevcut küresel durumda Ankara’nın bu ziyarete olumlu bakmadığı da ifade edilebilir. Türkiye’nin İran ile ilişkilerinin sınırlandırılması, İran’a yönelik ortak istihbari faaliyetler, Türkiye’nin İran’daki yaklaşık 30 milyon civarında olan Türk nüfusu üzerinde etkinliğini kullanması ve muhtemel bir operasyonda ise Türkiye’nin hava sahasını ve üsleri kullanması ABD’nin Türkiye’den isteklerinin başlıcalarıdır. Elbette ki, son derece büyük bir macera anlamına gelebilecek İran operasyonu ve Türkiye’nin bu operasyona destek vermesi karşılığında ise Irak’ta Kürtlerin olduğu gibi İran’da da Güney Azerbaycan’da ağırlıklı olarak yaşayan Türk nüfusun hamiliğinin verilmek istenmesi gündeme gelebilir. Ancak Irak’taki Türkmenlerin durumu göz önüne alındığında böyle bir teklifin Türkiye’ye sunulabileceği ancak, son tahlilde Türkiye’nin bölgede etkinliğinin artmaması için de yoğun bir çaba harcayacakları ileri sürülebilir.

 

Muhtemel Senaryolar ve Politika Önerileri

 

Birinci Senaryo: İran’ın dış politika tarihinde baktığımız zaman oldukça başarılı bir kriz yönetme yeteneğine sahip olduğu görülmektedir. İran krizi mümkün olan en yüksek mertebeye tırmandırıp, krizin sıcak çatışma ihtimaline dönüşme belirtileri vermesi durumunda tansiyonu düşürecek adımları atma yeteneğine sahip olduğu bilinmektedir. Uluslararası baskıların giderek artması ve İran’a yönelik bir askeri operasyon ihtimalinin güçlenmesi durumunda İran, Moskova ile bu yönde bir anlaşmaya gidebilir. Şimdilik gerçekleşme ihtimali en yüksek olan bu senaryoda Moskova’nın Tahran’a uranyum zenginleştirme programlarını Rusya’da yapma teklifi İran yönetimi tarafından tam olarak reddedilmemiş görüşmeler sürüncemede bırakılarak devam ettirilmektedir. Rusya, İran’ın nükleer tesisleri için uranyum zenginleştirme işini üstlenmeyi önererek Tahran hükümetinin nükleer silah imal etmeye yetecek güçte uranyum üretmesini durdurmayı ve dolayısıyla da ABD’nin İran’a müdahalesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu girişim AB ve ABD tarafından da desteklenmektedir. İran bu konuya net bir yanıt vermeyerek görüşmelere devam kararı almıştır. Bu şekilde başının sıkışacağı anda bu araca yönelerek bir saldırıdan kurtulma ihtimalini değerlendirmektedir.

 

İkininci Senaryo: İran’da, Cumhurbaşkanı her ne kadar dış politikanın yürütücüsü olsa da tek karar vericisi değildir. Dolayısıyla da Ahmedinejad’ın bu açıklamaları ve krizi tırmandırmaya yönelik girişimleri sonsuz değildir. İran bir saldırının kaçınılmaz olduğunu anladığı durumda dini liderin veya İran'da Ahmedinejad’a karşı seçimi kaybettikten sonra Maslahatı Düzenleme Konseyi Başkanlığına getiren Haşimi Rafsancani’nin (bu parlamento da olabilir) devreye girerek Ahmedinejad’ın yetkilerini kısıtlayabileceği ve tansiyonu düşürmeye yönelik adımlar atabileceği ve bu konuda Batı ile görüşmelerde yeni bir kapı aralayabileceği de beklenebilir.

 

Üçüncü Senaryo: Bütün düşünülenlerin aksine İran’da özellikle de Türk bölgelerinde yapılacak bağımsız kamuoyu yoklamasında en çok sevilen yabancı ülkenin ABD olması ihtimali yüksektir. ABD’nin bölge ülkeleri içinde giderek daha fazla nefrete yol açmasına rağmen İran’da geniş kitleler tarafından halen sevilen ülkeler kategorisinde kalmayı başarması ciddi bir tezat olarak görünse de bir gerçektir ve İran’da rejimin silahsız (sivil devrim) yoluyla değiştirilmesi yönünde görüşlere ağırlık kazandırmaktadır. Bu senaryoda ABD, İngiliz ve İsrail istihbaratının İran içinde örtülü operasyonları artırmaktadır. Özelikle içeride etnik kriz çıkarmaya yönelik çalışmalara hız verilmektedir. Halkın Mücahitleri'nin İran’a karşı faaliyetleri daha koordineli hale getirilebilir. Dışarıda da başta Güney Azerbaycan Türkleri (İran’da 30 milyon) temsilcileri muhtemel bir ayaklanma için teşvik edilmekte bu ayaklanmanın İran’daki Kürtlerle eşgüdüm içinde yapılması arzulanmaktadır. Bu senaryo İran’daki nükleer ve stratejik tesislere yapılacak hava saldırıları ile desteklenebilir. Bu senaryoda kuzeydeki Azerbaycan devletinden de aktif bir şekilde faydalanılması düşünülebilir.

 

Dördüncü Senaryo: Bu senaryoda mevcut durumun giderek yükselen bir tansiyonda devamı öngörülmektedir. İran BM Güvenlik Konseyine sevkedilir. Rusya ve Çin itiraz etmelerine rağmen çekimser kalarak İran’a ambargo uygulanması kararı alınır. Bu durum İran’ın petrol ve doğalgaz silahını kullanmasıyla neticelenir ve petrol fiyatları 80-90 dolar sınırına ulaşır. Ancak ambargolar orta ve uzun vadede bir netice vermez ve İran nükleer silah üretme yolunda önemli avantajlar elde eder.

 

Kötümser Senaryo: İran’a yapılacak bir hava saldırısına İran’ın sert karşılık vermesi ve İsrail ile ABD hedeflerine saldırmasının ardından sıcak kara çatışmalarının gündeme gelmesi, ABD ve İsrail birliklerinin İran’a girmesi ve yaşanacak kanlı çatışmalarda ABD ve İsrail birliklerini rahatlatması amacıyla Türkiye’nin de çatışmalara sürüklenmesi. Bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda bölgede bir daha asla geri dönülemeyecek sorunlar ortaya çıkarabilir ve bütün bölgeyi içine alacak yeni çatışmalara ve terör dalgalarına sebep olunabilir.

 

Ancak bütün bu senaryolara rağmen krize diplomatik bir çözüm bulma ümidinin halen tükenmediği düşünülmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin alacağı pozisyon son derece önemlidir. ABD’nin bütün baskılarına rağmen Türkiye’nin gerek Irak’ta Kürtlerin hamiliğine soyunmaktan kaçınması, gerek Suriye’ye yönelik girişimlerde askeri seçeneklere başvurulmasının engellenmesi ve gerekse de İran’a bir müdahalenin önlenmesi için elinden geleni yapması gerektiği düşünülmektedir. Ancak, şu da bir gerçektir ki, mevcut hükümetin bütün bu noktalarda nereye kadar ABD ile beraber olabileceği ve nereye kadar ABD’ye direnebileceği meçhuldür. Hükümetin mevcut durumda ABD politikalarına direnmesi ABD nezdindeki desteğini önemli ölçüde yitirmesine sebep olabilecektir. Ancak, ABD’ye iktidarda kalma karşılığında verilecek destek durumunda ise yanı başımızda bir Kürt devleti de dahil olmak üzere Türkiye’nin parçalanma senaryoları ve bölgemizin istikrarsızlaştırılması hamleleri ile karşı karşıya kalmamız muhtemeldir. İran sorunu Türkiye açısından son derece zor ve karmaşık bir dış politika uygulamasını gerektirmektedir. İran’a bir müdahale Ankara’nın çıkarına olmadığı gibi Tahran’ın nükleer silahlara sahip olması da Türkiye açısından kabullenilemez bir gerçektir. Karşımızda zayıf olan diplomatik çözüm ihtimali dışında müdahale ve nükleer silah gibi iki kötü seçenek bulunmaktadır. Önümüzdeki günlerde bu iki kötü seçenek  arasında tercih yapma durumunda kalabileceğimiz unutulmamalı ve gerekli hazırlıklar vakit geçirilmeden yapılmalıdır.

 

Diğer yandan bölgedeki krize yönelik değerlendirmelere sadece Jeostratejik, Jeoekonomik ve Jepolitik pencerelerden bakmamak gerekmektedir. Zira, Başkan Buh’un Ortadoğu politikalarında kendisinin güçlü bir Evanjelist inanca sahip olduğu, aynı şekilde Ahmedinejad’ın da Bush ile aynı paralelde Mehdeviyat inancına sahip olduğu bilinmektedir.  Her iki rejim de kendilerini Evanjelizm ve Mehdeviyat inancında “hazırlayıcı” pozisyonda görmektedir. Bu sebeple de yaşadığımız hadiselerin bir de “inançsal” boyutu bulunmaktadır ve bölgemizde yaşanan hadiseler değerlendirilirken konunun bu boyutun da göz önüne alınması gerektiği düşünülmektedir.

 

Not:  Bu yazı 23 Ocak 2006 tarihinde bu sitede yayımlanan analizin geliştirilmiş halidir.