2010 yılına girerken Dışişleri Bakanlığı’nın 4-8 Ocak 2010 tarihinde düzenlemiş olduğu Büyükelçiler Konferansı 2009 başında uygulanmaya başlayan Türk Dış Politikasının yeni stratejisini ortaya koyması açısından önemli bir faaliyet olarak kabul edilmelidir. Toplantıda açılış konuşması yapan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konuşmasında, Türk Dış politikasının yeni stratejisinin dayanacağı temel hususları “ana fikir olarak” aşağıdaki gibi özetlemiştir.

 

Demokrasi ve güvenlik tesis edilirse, istikrar kendiliğinden oluşur. 2023 Türkiye’si;

·AB’ne üye olmuş,

·Komşu havzalarla etkin dış politika ve ekonomik bağlar tesis etmiş,

·Dünya’nın dış politikada etkin ilk 10 ülkesi arasına girmiş,

·Çevremiz, Dünya ve uluslar arası sorunlar dahil her platformda vizyonu bulunan ve reaksiyonist olmaktan ziyade, proaktif bir politika izleyen bir ülke olmalıdır.

 

Hedeflenen bu strateji doğrultusunda Türkiye inisiyatifi ele alarak, komşu ülkelerle sıfır sorun politikası gereği, çevre ülkelerle diplomatik ilişkilerin gözden geçirilmesi gerçekleştirilmiş ve bu çerçevede geride bıraktığımız yıl içinde Ortadoğu’da; Suriye, Irak ve İran ile gerekli dostane diplomatik ilişkiler kurulmuş ve üst düzey konferanslar düzenleme yoluyla bir seri anlaşmalar imza altına alınmıştır.

 

Ortadoğu’da anlaşma yapılan ülkelerden İran özellikle, hali hazırda uygulamakta olduğu rejim, takip etmekte olduğu nükleer enerji programı ve uluslararası platformdaki uzlaşmaz tutumu nedeniyle dikkati üzerine çekmektedir. Ancak, Türkiye açısından bütün bunlardan daha da önemli olan faktör, İran’ın jeostratejik konumu nedeniyle, uluslararası arenada kuracağı ilişkilere göre Türkiye’ye olan müspet veya menfi etkilerinin göz ardı edilmemesi gerektiğidir.

 

İran’ın Jeostratejik Konumu

 

İran’ın Jeo-stratejik konumunu Soğuk Savaş dönemi ve sonrası, günümüze kadar olan dönem olarak iki başlık altında incelemenin daha faydalı olacağı düşünülmektedir.

 

Soğuk Savaş Dönemi İran’ın Jeostratejik Değerlendirilmesi

NATO ve Varşova Paktı’nın egemen olduğu iki kutuplu Dünya’da Türkiye NATO’nun en Doğu ucunda Ortadoğu’ya Kuzey’den bir bıçak gibi girerek, Sovyetler Birliği’nin geçişini engelleyen konumu ile önem kazanmaktaydı. O zamanlarda, Sovyetler Birliği, Kafkaslar, Hazar Havzası ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine egemen durumuyla büyük bir avantaja sahip durumdaydı. İran, Türkiye ve Afganistan ile birlikte Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya ve sıcak denizlere inmesini önleyen bir stratejik konuma sahip durumdaydı. Özellikle, Türkiye ile birlikte bir yay biçiminde Ortadoğu’yu kuşatması Sovyetler için önemli bir engel teşkil etmekteydi (bakınız Harita-1). Soğuk Savaş döneminde Orta Asya’ya Sovyetler Birliği hakim olduğundan, ABD ve Batı’nın bu bölgelere ilgisi gündeme dahi gelmemekteydi. İran bu gün dahi, Basra Körfezi’ne olan hakim durumuyla, Suriye, Ürdün ve Yemen hariç, bütün Arap Yarımadası Ülkelerinin denize çıkışlarını kontrol eder bir konumunu muhafaza etmektedir.

 

Soğuk Savaş döneminde ABD ve NATO’nun bütün dikkati Sovyetler Birliği’nin enerji kaynaklarının merkezi Orta Doğu’ya el atmasının önlenmesi[i] olduğu için, NATO üyesi olan Türkiye daha kritik bir önem taşımaktaydı. Bunun nedeni Sovyetlerin Doğu Anadolu üzerinden daha kısa bir ulaşım hattı kullanarak, Irak ve Suriye üzerinden Ortadoğu’ya inme arzusuna karşı olan endişeydi. İran üzerinden özellikle Zagros sıradağların sınıra paralel olduğu bir coğrafyayı aşmak oldukça zor bir yolun seçilmesi anlamına gelecekti.

 

ABD ve NATO, Türkiye’yi bir NATO üyesi olarak entegre ederek, kendine müzahir hale getirmiş ve Ortadoğu’nun Kuzey’ini emniyete almıştır. Ancak, İran’ın Batı’ya müzahir hale getirilmesi için 1979 yılına kadar özel bir strateji uygulanmıştır. 1979 yılında İran İslam Devrimine kadar olan süreç içinde uygulanan strateji, İran ve Suudi Arabistan’ın ABD askeri yardımları ile geliştirilerek bölgede yakın dost konumuna getirilmeleriydi. Buna “twin pillars- çift sütunlu” politika denmekteydi[ii]. Bu suretle, Ortadoğu içinde bölgesel istikrar sağlanabilecek ve Sovyetler’in o zaman Sovyetler Birliği toprağı olan Azerbaycan ve Türkmenistan üzerinden İran’ı nüfusu altına alması önlenebilecekti. İran üzerinden Ortadoğu’ya askeri bir müdahaleye mani olunabilecekti.

 

1979 yılında İran’da Şah’ın devrilmesi ile yerine gelen radikal İslamcı yönetimin ABD ve Batı’ya karşı tutumu ortada bir boşluğun doğmasına neden olmuştur. Sovyetler Birliği bu boşluktan istifade ile Aralık 1979’da Afganistan’ı işgal etmiştir[iii]. İran’ın devrim muhalifi yüksek rütbeli subayları tasfiye etmesi ve ABD ile ilişkilerin gerilmesi sonunda zayıflayan bölgesel konumundan istifade etmek isteyen Irak silahlı kuvvetlerinin Eylül 1980’de sınırı geçmesi ile 8 yıl süren İran- Irak savaşı başlamıştır. Bu savaşta ABD’nin tutumu, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalışarak, Irak’ı desteklemek şeklinde olmuştur. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yapmış ve büyük miktarda borç para sağlamıştır[iv]. İlave olarak, ABD Carter Doktrini gereği Acil İntikal Kuvveti (Rapid Deployment Force) oluşturmuş ve Suudi Arabistan ve dost körfez ülkelerine konuşlandırmıştır[v]. Bunun nedeni, ABD’nin Ortadoğu’daki kontrolünün Batı karşıtı İran tarafından tehlikeye düşürülmesine mani olmak ve yenik düşen İran’da devrimin zayıflayarak yeniden ABD’ne müzahir bir yönetimin kurulabilmesi öngörüsü olmuştur. ABD muhtemelen kendisine hasmane bir tutum alan İran’ın, ilave olarak, İsrail dahil rejim ihracı politikası nedeniyle, Rusya’ya yaklaşabileceği ve bunun sonucu olarak, halen Afganistan’ı işgal etmiş olan Rusya’nın İran’ı da etkisi altına alması sonucunda rahatlıkla Ortadoğu’ya ve sıcak denizlere el atabileceği korkusu olduğu söylenebilir. Savaş 1988 Ağustos ayında yapılan bir ateşkes ile sona ermiştir.

 

Soğuk Savaş Dönemi Sonrası, Günümüze Kadar Olan Süreçte İran’ın Jeostratejik Değerlendirilmesi

 

Savaş boyunca yalnız kalan ve konvansiyonel kuvvetler açısından oldukça zayıf düşen İran 1990’lara kadar yeniden toparlanma süreci yaşarken, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılarak Soğuk Savaşın sona ermesiyle Rusya Federasyonu kendi içine dönmüş, Dünya’da ve Ortadoğu’da büyük bir boşluğun oluşmasına neden olmuştur.

 

Tüm bu olaylar olurken, ABD ile İran’ın ilişkilerinde iyiye doğru bir gelişme elde edilememiştir. Bu dönemin başlangıcında, tek kutuplu bir Dünya düzeninin lideri olarak, ABD’nin uluslar arası sorunlara çözüm getirme girişimlerini yoğun bir şekilde sürdürmeye çalıştığını görmekteyiz. Bu bağlamda, ABD’nin 1990 başlarından itibaren Orta Asya’da yeni bağımsızlığını kazanan devletlerle ilişkiye geçmesi[vi] ve Avrupa’da dağılan Yugoslavya’nın yerine oluşan yeni bağımsız ülkelerin sorunlarının çözülmesi gibi girişimleri sayabiliriz. Bu arada, Ortadoğu’da istikrarı sağlamaya yönelik olarak Suudi Arabistan’ın yanında, Türkiye ve İsrail’i yanına alarak bir denge oluşturma çabası içine girmiştir. Türkiye’nin İsrail ile gayri resmi ilişkilerinin geliştirilmesi ve özellikle İsrail’in Türkiye’ye modern silah tedariği bu ilişkileri oldukça ileri bir düzeye getirmiştir[vii].

 

11 Eylül 2001 Terörist saldırının hemen ardından, Ekim 2001’de ABD’nin Afganistan’ müdahalesi olmuş ve halen ABD ve NATO varlığı bu bölgede mevcuttur. 1990 Ağustos’unda Irak’ın Kuveyt’e saldırmasıyla başlayan ve gittikçe ABD müdahalesine doğru tırmanan ABD Irak ilişkileri, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgaline yönelik harekat ile sonuçlanmıştır. 2012’de tedrici olarak Irak’tan çekileceği söylenen ABD’nin bu ülkeden tamamen çekilmesinin mümkün olmayacağı, böyle bir hareketin ABD ulusal menfaatlerine aykırı olacağı ifade edilebilir.

 

2000’li yılların ilk on yılını tamamlarken ABD ve İran ilişkileri hala son derece gergin bir şekilde seyretmektedir. İran’ın uygulamakta olduğu nükleer program nedeni ile başta ABD olmak üzere BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi olan Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve ilave olarak Almanya ile İran arasında kimin isteğinin gerçekleştirileceğine dair mücadele sürmektedir[viii]. Ancak, Rusya ve Çin’in İran’a müzahir tutumu nedeniyle BM yaptırımlarında pek yol alınabildiği söylenemez. ABD yönetime gelen Başkan Barak Obama ile birlikte İran’a karşı uygulamakta olduğu sert tutumunu değiştirmiş ve karşılıklı müzakereler yoluyla çözüm arayışına girmiştir. ABD yetkilileri, arada bir İran nükleer tesislerinin bombalanmasının yetenekleri[ix] içinde olduğunu belirtmelerine rağmen, bu aba altından sopa gösterme politikası yerine ikna yolunu seçtiği izlenimini vermektedir. Ancak, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ve Soğuk Savaş dönemi sonrası ABD tarafından Avrasya bölgesinde oluşturulan yeni yapılanmanın hem Rusya ve hem de Çin’i rahatsız ettiği son derece açıktır (Bakınız Harita-2). ABD 2000’den sonra hem Afganistan’da ve hem de Irak’ta gerek politik, gerekse askeri güç bulundurarak, Afganistan ile Orta Asya’da, Irak ile Ortadoğu’da fiilen var olmaya başlamıştır. Afganistan vasıtasıyla Orta Asya ‘da yeni bağımsızlığını kazanmış beş ülkeyi Güneyden, Çin’i de Güney Batıdan kontrol edebilmektedir. Merkezi konumdaki Irak ile Ortadoğu’daki her türlü girişimi kontrol altında bulunduracak bir mevkii elde etmiştir.

 

Mevcut durum itibarıyla, ABD’nin Avrasya’da tam kontrolü sağlayabilmek için ihtiyaç duyacağı yegane ülkenin İran olduğu coğrafyanın dikte ettiği bir gerçek olarak önümüze çıkmaktadır. İran ile iyi ilişkiler kurarak veya bir şekilde müdahale ile kendisine müzahir bir yönetim getirerek bu ülke üzerinde etkinlik kurması yoluyla, ABD’nin aşağıda belirtilen jeo-stratejik avantajları elde edebileceği değerlendirilebilir.

 

·Afganistan ve Irak ile fiziki irtibatı sağlayarak, Orta Asya’yı yay gibi saracak ve Orta Asya, Hazar havzası ve Ortadoğu’daki bütün enerji ulaşım hatlarını kontrol altında tutabilecektir. Afganistan ile birlikte Pakistan’ında kendine müzahir hale gelebileceği, Hindistan’ın Rusya’ya müzahir yaklaşımından dolayı doğal bir hale gelebilecektir.

·Çin ve Hindistan’ın Orta Asya ve Orta Doğu’ya ulaşım hatlarını kesecek ve kontrol edebilecektir.

·Orta Asya ülkelerinin enerji kaynaklarını Güney’deki sıcak denizlerden ulaştırılmasına imkan verecek bir konuma ulaşacaktır. Dolayısıyla Rusya’nın bu bölge ülkeleri üzerindeki baskısına karşı koyacak stratejiler geliştirilebilecektir.

·Orta Asya ülkeleri üzerindeki fiili Rus baskısını fiilen bölgede bulunmakla izole edebilecektir. Bölgedeki beş ülke ile kötüleşen ilişkilerini bölgeye yakın konumundan dolayı düzeltme imkanı bulabilecek ve kendisine müzahir hale getirebilecektir.

·Ortadoğu’da Türkiye, Irak ve İran kanalı ulaştığı etkin konumu ile muhtemelen köşede sıkıştırılmış bir durumda kalan Suriye üzerinde etkin olarak, kendisine müzahir bir duruma getirmesi beklenebilir.

·Hem Ortadoğu’da, hem Hazar Havzası’nda Dünya’nın en verimli enerji kaynaklarının üzerine oturacak ve söz sahibi olabilecektir.

·İran ve Türkiye vasıtasıyla Güney Kafkaslar bölgesinde Rus etkisine karşı fiili olarak alternatif teşkil edecek bir konuma gelebilecektir.

·En önemli hususlardan biri olarak, Avrupa’nın Rusya’ya olan direkt ve alternatifsiz enerji bağımlılığını İran ve Ortadoğu enerji kaynaklarını kontrol etmek suretiyle ortadan kaldırabilecek ve bu konuda söz sahibi olabilecektir.

·AB’nin veya Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerinin Ortadoğu ve Orta Asya üzerindeki emellerini kontrol eden bir konuma ulaşabilecektir.

 

Özet olarak, ABD Ortadoğu ve Orta Asya’da ülkeleri fiilen egemenlik ve iradesi altına alan, AB, Rusya, Çin ve Hindistan gibi enerji bağımlısı ülkeleri kontrol edebilen tek bir güç bir konumuna gelebilecektir. ABD Irak, Afganistan’da konumunu güçlendirmesi ve İran ile sıkı işbirliği tesis etmesi durumunda; Avrasya’nın ve İran ile bu bölgenin kalpgahında varlığını perçinlemiş olabilecektir.

 

Muhtemelen, İran ile iyi ilişkiler içinde bulunan Rusya ve Çin, ABD’nin sahip olacağı bu jeo-stratejik konumun farkındadır. Bu ülkeler, İran nükleer programında ABD inisiyafinin gerçekleşememesi için BM Güvenlik Konseyi Daimi Beş Üyesi kapsamında uygulanmakta olan yaptırımlar ve askeri müdahale seçenekleri konusunda oldukça esnek davranmaktadırlar[x]. Bunun yanı sıra Avrupa’da BM Daimi Üyesi olan Fransa’nın da çok ince bir diplomasi ile ABD karşıtı politikalar içinde olduğu söylenebilir. İran’ın nükleer yakıt tedariği konusundaki teklifine Fransa’nın tek taraflı kararla kabul edilemez yanıtı vermesinin buna bir örnek olabileceği akla gelmektedir[xi]. Bunun nedeninin, yukarıda bahsettiğim hususlar gerçekleştiği takdirde Fransa dahil Avrupa Birliği üyesi bütün ülkelerin ABD iradesine bağlı olarak hareket etmek zorunda kalacaklarını öngörmek olduğu söylenebilir…

 

Türkiye’nin Konumu

 

ABD bir şekilde İran’la ilişkilerini düzelterek, Şah döneminde olduğu gibi bir yapı oluşturduğu takdirde, Türkiye ABD ilişkilerinde bir bozulma olacağını ifade etmek mümkün değildir. Ancak, hem Avrupa Birliği açısında, hem de ABD açısından Türkiye’nin bu gün atfedilen stratejik öneminin aynı şekilde olup, olmayacağını değerlendirmek yerinde bir yaklaşım olabilir. Görülen o ki; ABD açısından yukarıda arzedilen nedenlerden dolayı, jeo-stratejik olarak birinci önceliği İran alacaktır. Bunun doğal gelişimi olarak, Türkiye’nin büyük emeklerle tesis etmeye çalıştığı bölgesel güç formasyonunu kaybetmesi muhtemel olabilecektir. Türkiye’nin, ABD bakışı açısından Avrupa Birliği ve Rusya Federasyonu açısından İran’ı tamamlayıcı rolü ile ikinci planda bir stratejik öneme haiz konuma gelebileceği beklenebilir. AB açısından ulaştırma yollarının üzerinde olması yine önemini korumasına rağmen, haritaya bakıldığında da görüldüğü gibi, bölgenin Kuzey Batı ucunda olmasının nispeten dışarıda kalmasına yol açabileceği düşüncesini akla getirmektedir. Ortadoğu’da ise ABD’nin etkin olduğu bir yapı içinde Suriye dahil diğer bölge ülkeleri ile ABD iradesi dahilinde ilişkilerini sürdürebilen bir yapı içine düşebilecektir. Tabiatıyla, bu durum yalnız Türkiye açısından geçerli olmayacak, aynı zamanda AB ülkeleri içinde aynı kapsamda olabilecektir. Orta Asya’ya girmeye çalışan ve etkin politika izlemek isteyen Türkiye’nin karşısına bu defa Rusya ve Çin dışında daha etken olan ABD çıkacaktır. Bu bölgede Türkiye, ABD’nin iradesi doğrultusunda beraber olarak politika izleyebilecek, muhtemelen İran’ın etkisini de kaçınılmaz olarak hissedecektir. Ortadoğu bölgesinde Türkiye’nin kaybolan bölgesel güç tanımının AB üyeliğine menfi bir şekilde etki edebileceği belirtilebilir.

 

Türkiye’nin metnin baş kısmında belirtilen Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun; “2023 yılına kadar Türkiye Dış Politikası esasları konusundaki direktifi doğrultusunda, çevremiz, Dünya ve uluslar arası sorunlar dahil her platformda vizyonu bulunan ve reaksiyonist olmaktan ziyade, proaktif bir politika izleyen bir ülke olmalıdır” prensibi ışığında 2010’lu yıllarda, orta ve uzun vadede İran, ABD ilişkilerinin düzelmesi durumunda Türkiye’nin konumunun ne olacağının, İran’ın bu günkü Ortadoğu ve Orta Asya konjonktürü içinde ele almasının elzem olduğu düşünülmektedir.

 

Dipnotlar

 

[i] Casper w. Weinberger, “A Report to the Congress on Security Arrangements in the Persian Gulf”, 15 Jun. 1987

[ii] AGE i

[iii] Fahir ARMAĞANOĞLU – 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi

[iv] “Historical Perspectives on the Persian Gulf Crisis”, Fall 1995, http://cryptogon.com/docs/us_iraq.pdf ,

[v] Doctrines – The carter doctrine http://www.americanforeignrelations.com/A-D/Doctrines-The-carter-doctrine.html

[vi] Serdar Erdurmaz, “SSCB’nin Yıkılışından Bugüne Orta Asya’da ABD-Rusya Güç Mücadelesi: Oyunda Rusya Bir Hamle İleride mi?”, 2023, 15 Haz 2009 S.98

[vii] Türkiye – İsrail İlişkileri Kronolojisi,  http://www.2023.gen.tr/temmuz04/1kronoloji.

[viii] Serdar Erdurmaz, İran Nükleer Programı: İran Ne Yapmak İstiyor?, http://www.turksam.org/tr/a1881.html

[ix] ABD: İran’ı bombalayabiliriz,  http://www.ntvmsnbc.com/id/25042483/

[x] Çin İran'la ilgili yeni yaptırımlara karşı, http://www.haberturk.com/haber.asp?id=198553&cat=180&dt=2010/01/05

[xi] Fransa: İran nükleer sorununda taviz vermeyiz, http://turkish.cri.cn/781/2010/01/05/1s122762.htm