24 Kasım 2013’de Cenevre’de gerçekleşen İran ile BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya (P5+1) ülkeleri arasındaki anlaşma 20 Ocak 2014’de yürürlüğe girdi. Anlaşmanın yürüklükte kalış süresi 6 ay olarak belirlendi. Anlaşmanın amacı İran’ın nükleer programını daha ileriye taşımasını engellemek üzere nihai bir anlaşma sağlamaktır. Anlaşmanın, Batı’ya zaman kazandırması ve uluslararası yaptırımlar sebebiyle uzun süredir ekonomik bunalım yaşayan İran’ın da rahatlaması bakımından imkân tanıması bekleniyor.  Bununla birlikte, hem İran hem P5+1 ülkeleri arasında beklentilerin daha kapsamlı olarak belirlenmesi ile müzakerelerin daha sağlıklı ilerlemesi öngörülmektedir. Müzakereler konusunda ABD kanadı "her konuda anlaşılana kadar hiçbir konuda anlaşılmış sayılmayacak" kuralı ile temkinli davranırken, İran kanadı müzakerelerdeki tutumunu koruyor.

 

Geçtiğimiz günlerde ABD yönetiminin detaylarını açıkladığı P5+1 ülkeleri ve İran arasında imzalanan nükleer anlaşma hakkında Ortadoğu uzmanlarından Arif KESKİN, Türksam için değerlendirmelerde bulundu:

 

“1979 İran Devriminin gerçekleşmesinden günümüze "ABD'yle ilişkilerimiz nasıl olmalı?" sorusu rejim içinde önceliğini korumaktadır. Bu soruya verilen yanıtlar birbiriyle farklı ve zıttır. Bu farklılık devrimin ilk aylarından itibaren kendini göstermiştir. Devrimcilerin bir grubu ABD Büyükelçiliğini işgal ederken; dönemin Başbakanı Mehdi Bazergan ABD ile müzakere yolunu tutmuştur. Bazergan,"devrimi yaptık şimdi radikalizme gerek yok" söylemiyle dış politikada batılılarla iyi diyalog arayışında olmuştur. Devrim lideri Humeyni, ABD'ye "Büyük Şeytan" ve ABD Büyükelçiliği'nin işgaline ise " İkinci Devrim" adını vererek Bazergan’ın siyasetini çöpe atmıştır. Humeyni rejim içinde ABD karşıtlığı konusunda uzlaşı sağlayamadığı gibi kendisinin de bu meselede tutarsız davrandığı sonradan ortaya çıkmıştır. Nitekim Humeyni'nin yaşadığı dönemde İran-ABD arasında gizli görüşmeler olmuş ve görüşmeleri ifşa eden Mehdi Haşemi gibi isimler infaz edilmiştir. Devrimin kurucu kadrolarından sayılan Hüseynali Müntezeri'nin "sokakta ABD’ye ölüm sloganı atılıyor, ancak diğer taraftan gizlice Amerikalıları pastayla karşılıyorlar" şeklindeki sözleri bu turtasızlığın itirafıdır. ABD ile iyi ilişki arayışı rejim içinde öyle güçle olmuştur ki, 1989'dan günümüze kadar istisnasız bütün cumhurbaşkanlarının bu yönde girişimleri olmuştur. Ayrıca 1979’dan günümüze iki ülkenin Irak ve Afganistan örneğinde olduğu gibi farklı dönemlerde birçok alanda işbirliği yaptıkları da görülmüştür.

 

İran’da ABD sadece bir diploması sorunu değil, aynı zamanda fikri ve ideolojik bir sorunsaldır. 1979'dan günümüze kadar ABD taraftarlarının savları aynıdır. Onlara göre Devrimin amacı ABD ile düşmanlık değildir. Onlara göre bu düşmanlık “SSCB yanlısı Marksistlerin siyasi kültüre zerk ettikleri bir hastalıktır”. "Ne Batı ne Doğu" sloganının anlamı bütün dünyayla düşman olmak değil, belki sultayı dışlayan bir eşit ilişki arayışıdır. Çatışmacı dış politikanın sonucu olarak rejimin enerjisi tükenmekte ve ülkenin gelişme olanakları elinden alınmaktadır. İran – Batı arasındaki sorun İran'ın jeopolitik imkânlarını yok etmekte ve İsrail, Rusya ve Suudi Arabistan lehine işleyen bir siyasi dengenin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki tezler 1979'dan günümüze kadar Mehdi Bazergan, Haşemi Rafsancani, Muhammet Hatemi, bazı dönemlerde Mahmut Ahmedinejad ve günümüzde ise Hasan Ruhani tarafından dillendirilmektedir. Bu düşünceler İran toplumu tarafından da desteklenmektedir. Günümüz İran toplumunda Batı karşıtlığı genelde rejimin hak gaspı, özgürlüklerin yok sayılması ve demokratik taleplerin komplo denilerek bastırılması aracı olarak algılanmaktadır.

 

İran’daki ABD karşıtları yukarıdaki tezlerin hiçbirini kabul etmemektedirler. Onlara göre Batı-İran rejimi arasındaki çatışma ontolojiktir. Rejimin özü ve mahiyeti batı karşıtlığıdır. Çünkü Batı liberalizmin kalesidir ve Liberalizm de kötülüğün kendisidir. İran Yargı Erki Başkanı Sadık Laricaninin, rejim ve devrimin başlıca tehditlerini modernite ve liberalizm olarak nitelemesi bu düşüncenin açık bir göstergesidir. Batıyla yakınlaşmak İran’ın liberalleşmesini hızlandıracaktır. Onlara göre Batı taraftarlığının amacı rejimin ideolojik olarak çözülmesidir. Muhtemel bir yakınlaşma aslında rejimin dönüşme sürecinin başlangıcı olacaktır. Bu, rejimin meşruiyet araçlarını ve baskı olanaklarını elinden alacaktır. Ülkeyi dış politikada yalnızlaştıracaktır. İran, dış politikadaki gücünü ABD karşıtlığından almaktadır ve muhtemel bir yakınlaşmada rejimin bu imkânları savrulacaktır. Onlara göre Batıyla yakınlaşmak rejimin toplumu “İslamileştirme” projesinin durdurulması anlamına gelmektedir. İran rejimi 1979’dan günümüze bu düşünceyle yönetilmektedir. Bu düşünce devlet aygıtında güçlü olsa da, Haziran 20013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarının da gösterdiği gibi toplumda sadece sınırlı gruplar tarafından desteklenmektedir.

 

Hasan Ruhani iktidara geldikten sonra bu tartışmalar yeniden alevlenmiştir. Hasan Ruhani’yle birlikte, ABD ile yakınlaşma taraftarlığının rejim içinde özellikle muhafazakârlar arasında ciddi güç kazandığı gözlemlenmektedir. Nitekim Muhafazakârların önemli bölümü Hasan Ruhani’nin başlattığı dış politikadaki yumuşamayı desteklemektedirler. Bu nedenle İran’ın son dış politika atağı sadece Hasan Ruhani'ye indirgenerek analiz edilemez. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu siyaset İran lideri Hameney’in himayesinde şekillenmiş ve yürürlüğe konulmuştur. Hameney'in desteği olmadan Ruhani’nin Batının gönlünü kazanmak için attığı adımların hiç birini gerçekleştirmesi mümkün olamazdı. Ayrıca bugün suskun gözüken radikaller, Ruhani'ye hareket olanağı vermezlerdi. Hameney’in Ruhani’yi desteklemekle itibar kazanma arayışı içinde olduğu açıktır. Hameney’in liderlik meşruiyeti 2009 şaibeli cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra sorgulanmaya başlanmıştır. Ahmedinejad’ı destekleyerek İran rejimini krize sürüklemiştir. Nitekim 2009’dan sonra eleştirilerin hedefinde sadece Hameney’in yer aldığı görülmektedir. Hameney, Hasan Ruhani’ye imkân vererek diktatör olmadığını, 2009 seçimlerinde hile yapılmadığını ve halkın iradesine saygı duyduğunu gösterme çalışmaktadır. Ayrıca Ahmedinejad politikalarının sorumlusu olmadığını da belirtmeyi hedeflemektedir. Hameney yeni dönemdeki diplomasinin "Kahramanca Yumuşama" adını verdiği strateji çerçevesinde şekillenmesi gerektiğini söylemiştir. Kahramanca Yumuşama’yı; ilkelerden vazgeçmemek, rejimin çıkarlarını korumak, kazanmaya odaklanmak ve düşmanın bütün hilekârlığını unutmamak şeklinde tanımlamıştır. Hameney yumuşama diplomasisinin teslimiyet olarak algılanmasını istememektedir. Ona göre Kahramanca Yumuşama teslimiyet değil, belki elde edilmiş kazanımları müzakere ve barış diliyle taçlandırmaktır

 

İran rejimi dışarıda “güçlü” gözükse de, ülke içinde çok çeşitli yaşamsal sorunlarla karşı karşıyadır. Öncelikle toplumun demokratikleşme isteği ve baskısı söz konusudur. Bu demokratikleşme isteği etnik/milli kimlik haklardan başlayarak bireysel yaşam özgürlüğüne kadar uzanan bir yelpazede kendini göstermektedir. Toplumun demokratikleşme talebi ve siyasi seçkinlerin iktidar mücadelesi rejimin iç bütünlüğü ve harmonisini bozmuştur. Rejim içi ihtilaflar yerini çatışmalı ilişki modeline bırakmış ve ülkenin çeşitli alanlardaki performansını düşürmüştür. Ekonomi, yapısal ve konjonktürel nedenlerden dolayı krize girmiş ve rejimin bekası açısından tehlikeli hale gelmiştir. Ekonomi küçülme trendine girmiş, ülkenin para birimi değerini yitirmiş, işsizlik artmış, enflasyon kontrol dışına çıkmış, bankacılık ve finans çökmüş, birçok sektör iflasın eşiğine gelmiştir. Ekonomik durumun kötüye gitmesi ulusal sermayenin yurt dışına çıkmasına neden olmuştur. Reformcu Muhammet Riza Habbaz'ın "geçen 8 yıl zarfında 600 milyar dolar yurt dışına çıkmıştır” sözü bu durumu özetlemektedir.

 

Ahmedinejad döneminde (2005 – 2013) İran dış politikasının ciddi tahribatlara maruz kaldığı düşünülmektedir. AB – ABD'nin İran meselesinde ortak hareket etmesi İran'ın oyun alanını daraltmıştır. Nitekim İran ekonomisini sarsan ambargolar bu diplomatik ve siyasi yenilgilerin neticeleridir. Nükleer krizde inisiyatif elden çıkmış ve gelişmeler İran’ın aleyhinde sonuçlanmıştır. İran’ın nükleer dosyası BM Güvenlik Konsey’ine gitmiş ve Tahran aleyhinde ambargo dâhil çeşitli kararlar çıkmıştır. İran petrolünü satamaz hale gelmiş; finans ağları, taşıma faaliyetleri, sigorta işlemleri durdurulmuş ve ticari ilişkileri sarsılmıştır. İran, Rusya ve Çin’den beklediğini alamamıştır. Rusya ve Çin ile olan ilişkileri ne nükleer krizde yarar sağlamış ne de ülkenin ekonomik krizden çıkışına yardımcı olmuştur. İran, Rusya ve Çin'e dayanarak Batıya meydan okuyamayacağını anlamıştır. Suriye krizi İran'ın Türkiye ve Arap dünyasıyla ilişkisini de sorunlu hale getirmiş ve başta Suudiler olmak üzere Sünni Arap devletleri İran’ı birinci güvenlik tehdidi olarak görmeye başlamışlardır. Tahran, Arap Baharı’ndan zararlı çıkmıştır. Mısır siyasi denkleminde ne İhvan’la ne de darbecilerle diyalog kuramayarak çaresizliğe itilmiştir. Irak’ta terörizm dalgası Tahran’ın müttefiki Nuri Maliki’yi ülkeyi kontrol edemeyecek bir kötürüm durumuna sürüklemiştir. Şii-Sünni çatışmanın tarafı ve mimarlarından biri gözükerek çeşitli mevziler kaybetmiştir. Suriye krizi İran eksenli İsrail karşıtı cepheyi sarsmıştır. Bu durum ülkenin Ortadoğu siyasetinin geleceğini belirsizleştirmiştir. Bu nedenle İran, Beşar Esed devrilmeden önce Batıyla ilişkilerindeki sorunları çözmek ve/ya en azından kontrol edilebilir noktada tutmak için yeni bir dış politika açılımına girmiştir.

 

Ruhani, İran’ın iç ve dış politikada hangi durumda olduğunun farkındadır. Ayrıca Haziran 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halkın ona neden oy verdiğinin de bilincindedir. Ruhani, muhafazakâr gruplara mensup olsa da, dış politikada pragmatist gelenekten gelmektedir. Aslında Rafsancani ekolünden geldiği söylenebilir. Nitekim kendi hükümet söylemini Rafsancani'den aldığı “itidal ve tedbir” kavramlarıyla tanımlamıştır. Ruhani ülkenin en önemli problemini radikalizm olarak görmekte ve kurtuluş yolunu da itidal söylemiyle aşırılıklardan arınma olarak göstermektedir. Ruhani’ye göre dünyayla güvenilir, sağlıklı ve sürdürülebilir ilişki kuramayan İran hiçbir sorununu çözme olanağına sahip olamaz. Ruhani, İran’ın dünya ekonomik sisteminin bir parçası olduğunu ve bu nedenle dünyayla çatışarak yaşayamayacağını düşünüyor. Bu nedenle dış politika önceliğini batıyla ilişkileri düzeltmek olarak seçmiştir” olarak değerlendirdi.