Türkiye maalesef ki, dış politika gelişmelerini iç politikaya malzeme yapma alışkanlığından bir türlü vazgeçememektedir. Hal böyle olunca da maalesef yaşanan gelişmeleri sağlıklı bir ortamda analiz etmek ve değerlendirmek pek mümkün olmamaktadır. Bunun son örneğini Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuğunda İran ile gerçekleştirilen Nükleer Takas anlaşmasının imzalanması hadisesinde gördük. İlk bakışta önemli bir diplomatik başarı gibi gözüken bu hadise aslında büyük bir riski de içerisinde taşımaktadır. Anlaşmanın imzalandığı gün zaten uzun süredir detaylarıyla incelediğimiz bu konu üzerinde 17 Mayıs 2010 tarihinde kaleme aldığımız ve TÜRKSAM web sayfasında yayınladığımız analizimizde bu konunun risklerine değindik. Ayırca o hafta boyunca katıldığımız otuza yakın tv programında, yerli ve yabancı gazetelerle mülakatlarda hep bu anlaşmanın riskleri noktasından hareket etme gereği duyduk. Birçok katıldığımız tv programında “Bu bir önemli diplomatik zaferdir öğle değil mi?” şeklinde sorulara muhatap olduk. Biz de daha ilk günden ısrarla bunu bir diplomatik zafer olmadığını, ciddi riskleri barındırdığını ve Türkiye’nin hiç gereği yok iken kendisini keskin bir makasın arasına aldığını ifade ettik. Hakikaten de halk değimi ile ifade edecek olursak “attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değer mi?” sorusunu sormamak mümkün değildir.

 

Bu tür diplomatik hamlelerde hep birkaç adım ötesinin hesaplanması gerekir. Samimiyet sorgulamasının mutlaka yapılaması icap eder. Ancak buna pek dikkat edilmediği görülmektedir. Bizde var olan “göç yolda düzelir” mantığının dış politikada karşılığının ciddi sonuçlar doğuracağını bilmek gerekir. Bu hadisede ABD’nin açık bir şekilde Türkiye’yi kullandığı ve fakat arkasında durmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim bunu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarında da görmekteyiz. Davuoğlu ABD’li meslektaşlarına madem kabul etmeyecektiniz bizi neden kullandınız diye sormaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Ahmet Davutoğlu dış politikaya teorisyen mantığı ile yaklaşmaktadır. Birçok şey yapmak istemektedir. Ancak dış politikanın çetrefilli dünyasının kitaplarda yazılandan da farklı olduğu gerçeği karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla da burada ciddi bir pratik ve tecrübe eksikliği kendisini göstermektedir. Sayın Davutoğlu çalışıyor, çabalıyor ancak yetmiyor. Dış politikada sezgi, öngörü ve farklı hamleler karşısında farklı senaryoları birer harp oyunu mantığı ile oynamak, sahnelemek gerekmektedir. Bu tür girişimlerin önce düşünce kuruluşlarında, akademide tartışılması gerekir. Burada da “bizim düşünce kuruluşları” mantığından da uzak durmak gerekir. Düşünceye özgürlük tanımadığınız sürece üretilen düşünce kadük kalır. Bu sayılanların neticesinde ortaya çıkan olgunlaşmış politika da hata riski asgariye İndirilmiş olur. Aksi takdirde dış politikada “deneme yanılma” usulüyle bir çaba içerisine girersiniz bunun da telafisi iç politikadaki kadar kolay olmayabilir.

 

Biz İran konusuna baktığımızda bugün beliren bazı yeni risk unsurlarının daha ön plana çıktığı görmekteyiz. Bu unsurların başlıcaları şunlar olabilir:

 

Türkiye ABD’nin teşviki ile bir işe girişmiştir. ABD sonradan Türkiye’yi yalnız bırakmıştır. Bununla da kalmamış ABD Türkiye’ye attığı imzanın arkasında durmaması gerektiğini telkin etmektedir. Türkiye buna karşın pozisyonunu güçlü bir şekilde savunmaya ve karşısındakileri İran’ın niyetleri konusunda iknaya çalışmaktadır. Ankara bunun için bizzat Başbakan Recep T. Erdoğan yönetiminde bir dizi girişim içerisindedir. ABD’den Rusya’ya; Fransa’dan Hindistan’a bir dizi ülkeleri Takas anlaşmasının önemi ve yaptırım kararlarının gereksizliği konusunda iknaya çalışmaktadır. Bu durumda Türkiye’nin karşısında şöyle bir politika geliştirilebilir.

 

1.      Türkiye’ye İran konusunda baskılar artırılabilir. Türkiye’de bunun karşısında içine girdiği makasın daralmasını önlemek ve bunu bir kazanca dönüştürmek için küresel çapta lobi faaliyetlerini artırır. Bilinçli bir şekilde küresel koalisyonun oyuncuları Türkiye’nin aran baskılar karşısında girdiği ikna çabalarını bir süre daha devam ettirmesine izin verir ve bunun sonucunda da Ankara iyice taahhüt altına girebilir. Bir süre sonra Türkiye’ye “tamam biz senin kefil olduğun bu anlaşmayı bir süre izlemeyi kabul ediyoruz. Ama İran’ın atacakları adımlardan da sen sorumlusun” Bu durumda tam da İran işi Türkiye’ye ihale edilmiş olacaktır. Biz istemeden kendimizi İran üzerinde bir kontrolör, bir jandarma pozisyonunda bulabiliriz. İran’da küresel düzlemde pek ne yapacağı belli olmayan bir ülkedir. Bu sebeple de batının da çeşitli görünür ve/veya diğer usullerle icra edeceği provokasyonlar ile İran takas anlaşmasından vazgeçirilebilir. Bu süreçte ise Türkiye’den İran’a baskılarını artırması ve üstlendiği kefaletin gereğini yerine getirmesi istenebilir. Böyle bir durumda batı aslında hiçbir zahmet katlanmadan İran’ı Türkiye’ye kontrol ettirebilir. Ve/veya kendisinin yapamadığı bir işi, İran’a müdahaleyi Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirerek yapmaya çalışabilir.

 

2.      İkinci senaryoya göre ise İran zaten uranyum zenginleştirme programlarına devam edebilir. Konjonktürün elverdiği bir dönemde ise atom bombası imaline girişebilir. Bunu batılı ve İsrailli istihbarat birimlerinin tespiti durumunda çok sert yaptırımlara ve hatta bir askeri müdahale seçeneğine de başvurabilir. Bu durumda da Türkiye bir anda kendisini toprakları İran’a karşı kullanılan bir ülke pozisyonunda bulabilir. Bu ise Türk-İran ilişkilerinde onarımı güç neticelere sebebiyet verebilir.

 

3.      Üçüncü senaryoda yaptırımlara bir süre ara verilerek takas işlemi gerçekleştirilir. Ancak burada batı takas işlemi esnasında İran’da gizli bir program veya tesis tespit edebilir ve ya kendisi zenginleştirmek için aldığı veya Türkiye’de takas için tutulan az zenginleştirilmiş uranyumun İran’a verilmemesini isteyebilir. Bu durumda da İran ile ilişkilerimiz ciddi zarar görebilir. Hatta Ankara ile Tahran karşı karşıya getirilmeye çalışılabilir.

 

4.      Dördüncü senaryoya göre ise gelişmeler bugünkü gibi seyredebilir. Türkiye’nin takas anlaşmasına rağmen ABD BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu tasarıda ısrar edebilir. Bu durumda Türkiye ABD ile İran asında sıkışabilir. Türkiye’nin özellikle de iç politikadaki gelişmeleri de dikkate alarak ABD saflarına geçerek İran’a karşı oy kullanması hem bölgedeki güvenilirliğine zarar verir ve hem de küresel ve bölgesel liderlik arzuları aşağılanan bir ülke konumuna düşürülür. Aksi durumda ise Türkiye’nin eksen kayması tartışmaları arasında ABD ile ipleri iyice gerilir ve konu artık iç politikada da çeşitli gelişmelere yol açar. Nasıl ki, Hamas’ın kurulmasına İsrail önayak olduysa ve bugün de İsrail en çok Hamas’tan zarar görüyor ise, Nasıl ki, El Kaide’nin kurulmasında ABD’nin parmağı var idiyse ve sonra ABD’nin en büyük düşmanı haline geldiyse statü ve konumları farklı olmakla beraber Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti için de ABD benzer endişeler ve güdüler ile harekete geçebilir. Bunun neticesinde de Türk-ABD ilişkileri tahminlerin de ötesinde gerilebilir.

 

Şöyle veya böyle bizim ilk günden beri ifade ettiğimiz bir husus vardır. O da “bu mesele artık ABD – İran” meselesi olmaktan çıkarak ABD – Türkiye sorununa dönüştüğü tezidir. Yukarıdaki senaryoların hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin Türkiye hep bir tercih karşısında kalacaktır. Oysa Türkiye bu durum öncesinde böyle bir tercihi yapmak durumunda değildi ve her iki tarafa da eşit yakınlıktaydı. Demek ki, dış politikada her zaman arabuluculuk ve kefil olma durumu faydalı değildir. İyi bir şey olsaydı bizden önce Rusya, Çin gibi bölge güçleri bu konuda zaten aracı olurlardı… Yukarıdaki senaryolar içerisinde ilk senaryonun ve son senaryonun gerçekleşmesi en olası senaryolar olduğunu da belirtmek gerekir.

 

Bundan birkaç yıl önceki Putin’in dış politikaları Türk dış politika yapıcılarını ve özellikle de Başbakan Erdoğan’ı etkilemiş görünmektedir. Rusya Başbakanı Vladimir Putin’de çok değil geçtiğimiz yıla kadar İran’ın en yakın müttefiki durumundaydı, ABD’ye karşı Güney Amerika çıkarması yapmaktaydı ve bölgede bugün Başbakan Erdoğan’ın söylemine benzer bir dış politika söylemini yüksek sesle ifade etmekteydi. Ancak Rusya artık değişiyor ve orta vadede de ABD’ye yakın bir çizgiye gelmesi ihtimali yüksektir. Yükselen Çin karşısında bölgede dengeler değişiyor. Rusya eski müttefiki Çin’i artık tehdit olarak algılıyor ve bunu ABD ile dengelemeyi yeğliyor. Böyle bir ortamda Türkiye’nin daha dikkatli bir dış politika planlaması içerisinde olması gerekir.

 

Dış politikada aktif olmak, oyun kurucu olmak bu tür riskli arabuluculuk girişimleri ile değil, birkaç hamle ötesi de hesaplanan uzun vadeli stratejiler ile mümkün olabilir. Aksi takdirde siz başka bir hesapla ve hatta teşvikle bir işe sokulursunuz ve ihale size kalabilir…