10 Haziran 2010         İran

 

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 9 Haziran 2010 tarihli toplantısında İran hakkındaki yaptırım kararı beklenildiği gibi çıkmıştır. Önceki yaptırım kararları ile kıyaslandığında en sert karar niteliğindeki tasarıya Türkiye ve Brezilya hayır oyu verirken Lübnan çekimser oy kullandı. Geri kalan beş daimi üye ve 7 geçici üyenin evet oyu ile geçen karar tasarısında Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ertuğrul Apakan’ın açıkladığı hayır oyu büyük tartışma ve endişeleri de beraberinde getirmektedir. 15 üyeli konseyde BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin ile geçici üyeler Avusturya, Japonya, Meksika, Uganda, Bosna-Hersek, Gabon ve Nijer evet oyu kullanmıştır.

 

İran halkını hedef almayan ve/fakat İran’ın yönetimini ve rejimin gücünü hedef alan akıllı yaptırımlar ile İran’ın iddia edilen uranyum zenginleştirme ve nükleer silah elde etme hedefinden saptıracağı hedeflenmektedir. Peki ama İran gerçekten de böyle bir amaç güdüyor ise bu yaptırımlar ile İran bu amacından vazgeçer mi? Kanaatimizce hayır. Yaptırımlar ile İran’ın bu hedefinden caydırılması pek mümkün gözükmemektedir. Daha önce BM Güvenlik Konseyi Aralık 2006, Mart 2007 ve Mart 2008’de İran’a yönelik 3 yaptırım tasarısını kabul etmişti. Ama bu yaptırımların hiç birisi şimdiye kadar başarılı olamadı.

 

Aralık 2006’da İran’a yönelik BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1737 numaralı karar ile; İran’la “hassas nükleer malzeme ve ekipman” ithalat-ihracatı bloke edilmiş, İran’ın nükleer faaliyetleriyle bağlantılı olan kişi ve kurumların mal varlıkları dondurulmuş, İran’ın nükleer programına herhangi bir şekilde katkıda bulunacak ekipman ve teknolojinin satışının önlenmesi istenmişti. Bu yaptırım kararının pek bir etkisi olmamıştı.

 

İkinci olarak BM Güvenlik Konseyi’nin Mart 2007 tarihli 1747 numaralı karar ile İran’ın silah ithalatı yasaklanmış, Mal varlığı dondurma uygulaması genişletilerek devlete ait olan Sepah Bankası ve Devrim Muhafızları’na bağlı firmalar da dahil edilmişti. Bu tasarının da çok etkili olduğu söylenemez.

 

Üçüncü olarak BM Güvenlik Konseyi’nin Mart 2008’de İran’a yönelik 1803 numaralı 3. yaptırım tasarısını kabul etmesi ile yaptırımlar biraz daha genişletilmiş ve önceki iki tasarıya ilave olarak İran bankalarının işlemleri tetkik altına alınmış ve Nükleer programla bağlantılı kişi ve kurumlara yönelik mal varlığı dondurma ve seyahat kısıtlaması uygulaması genişletilmişti. Ancak bu kararlar da çok etkili olmamıştı. Şimdi ise alınan dördünü karar tasarısı ile İran’a yönelik en sert tedbirlerin alınması hesaplanmaktadır. Yeni tasarıda İran'a yönelik mali kısıtlamaların daha da sıkılaştırılmasını, seyahat yasaklarının ve denetimlerin artırılmasını öngörülmektedir. Buna göre; BM silah ambargosu oldukça genişletilmekte, İran'ın nükleer programıyla ilgili olan İran bankalarına yönelik sıkı denetim ve yaptırım getirilmekte, uluslararası alanda tüm İran bankalarıyla olan alım-satım işlemlerinin sıkı denetime tabi tutulmakta ve İran'a giden ve İran'dan gelen gemilerin yasaklanan kargo taşımaları yönüne ciddi şüphe duyulması durumunda açık sularda sıkı kontrolünün yapılması hedeflenmektedir. Finansman ve seyahat sınırlamaları getirilecek şahıs ve gruplara, 40 isim daha eklenmiş,  aynı zamanda ambargo uygulanacak firma sayısı da artırılmıştır. Bu çerçevede kısıtlama getirilen şirketlerden 23 Endüstri firmasının İran’ın nükleer ve balistik füze programı, diğer 15’nin İslami Devrim Muhafızlarının adına işlem gerçekleştirmektedir.

 

İran’ın iç politik gelişmeleri çerçevesinde de bu kararın değerlendirilmesi gerekmektedir. İran’da geçtiğimiz yıl 12 Haziran’da yapılan ve büyük muhalefet gösterileri ile beraber yaklaşık 72 kişinin hayatını kaybettiği olaylar zinciri İran’da yeni bir süreci başlatmıştı. İran birçok insanın düşündüğünün aksine iç politikada ne kadar çatışma ve ayrışma olursa olsun, dışarıdan gelen her türlü müdahale karşısında birleşebilen bir ülkedir. Yine sanıldığının aksine İran’da mevcut rejim ve muhalefet arasında Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması konusunda ciddi bir fikir ayrılığı mevcut değildir.

 

İran’a yönelik bu yaptırım kararları öncelikle bir sonuç vermeyecek ve İran’da amaçlananın aksine rejimi, devrim muhafızlarını ve Besiç paramiliter kuvvetlerini güçlendirecektir. Dolayısıyla da İran bu hadiseleri öncelikle iç politika açısından kullanacak ve 12 Haziran’ın yıldönümünde hazırlanan büyük gösterilere fazlaca müsamaha göstermeyecektir. İran Bu çerçevede artık demokrasi ve rejime yönelik eleştirileri “Amerikan ajanlığı” sınıfına sokarak eleştirilerin önünü kapamaya çalışacaktır. Bu çerçevede Türkiye’de İsrail’in Gazze’ye yardım götüren gemilere yaptığı insanlık dışı saldırılara neden izin verildiği yönündeki eleştirileri “İsrail avukatlığı” ile suçlayan kesimlerle İran’ın demokrasisine yönelik eleştirileri “Amerikan ajanlığı” suçlamaları ile aynı mantıksal çerçevede hareket ettiği görülecektir.

 

Yaptırım Kararında Türkiye’nin Hayır Oyu Vermesinin Muhtemel Sonuçları

 

Normal şartlarda Ankara’nın son birkaç ayki gidişatına bakıldığında hayır oyu vereceği beklenebilen bir durumdu. Ancak yine de Türkiye’nin köprüleri bu denli atmayacağı düşünülmekteydi. Hiç olmazsa çekimser oy kullanarak hem tepkisini göstermesi ve hem de küresel sistemin dışına çıkmaması beklenmekteydi. Ancak beklenilenin aksine Türkiye’nin bu küresel başkaldırısının bir karşılığının da olması beklenmelidir. Türkiye’nin ileri sürdüğü “İran ile imzalanan Nükleer Takas Anlaşması’nın arkasındayız” sözünün muhtemelen fazla bir geçerliliği olmayacaktır. Zira bu anlaşmayı onaylayacak merci olan Viyana Grubu anlaşmayı kabul etmemiş ve dolayısıyla da bu anlaşma hukuken hükmünü yitirmiştir. Kaldı ki, İran’ın da önceden açıkladığı gibi bu anlaşmadan çekilmesi muhtemeldir.

 

İran ve Hamas Türk dış politikasında son dönemde ön plana çıkan konuların başında gelmektedir. Diğer taraftan da Türk dış politikasında duygusallığın ve romantizmin de hakim olduğun u görmekteyiz. Bırakınız BM Güvenlik Konseyi’ni Arap coğrafyasında bir sandık koysanız ve Ortadoğu ülkelerine Hamas ve İran konusunda bir oylama yapsanız Arap ülkeleri her iki konuda da büyük bir oranda hayır cevabı vereceklerdir. Öyle ise Hamas ve İran konusunda hem AB’yi, ABD’yi, Rusya ve Çin’i ve hem de Arap ülkelerini karşımıza alacak bir inadı neden sürdürüyoruz?

 

Son günlerde yeni bir dünya düzeninden, yeni bir sistemin kurulduğundan falan da bahsedilmektedir. Ancak bunun böyle olmadığı, dünyada değişen çok fazla bir şeyin olmadığı ve hatta değişenin biz olduğumuzun da farkına varmakta zorlandığımızı da vurgulamak gerekir. Dünya sisteminin ve bölgesel düzeninin değişmesi ancak büyük savaşlar ve/veya SSCB gibi blokların çöküşü sonrasında mümkün olabilir. Bu çerçevede kimsenin hayal görmemesi gerekir. Dünyada ve bölgemizde hiçbirşeyin değişti falan yok. Eğer bu değişimden kastedilen İsrail’in Gazze’ye ablukayı yumuşatması ise bunun bedelinin de Türkler ve Türkiye için çok ağır olduğunun bilinmesi gerekir.

 

Bir başka durum daha vardır ve bilinmesi gerekir. ABD ve Ortadoğu’daki sorunların mimarı olan İngiltere’nin İsrail’in terör örgütü gibi hareket eden ve Ortadoğu’daki bütün süreçleri bloke eden mevcut Netenyahu hükümetini değiştirmeyi istediği bilinmektedir. Korkarım ki, Türkiye burada kaldıraç gibi kullanılmaktadır. Ama pek bunun farkında değiliz…

 

İsrail ve ABD ile köprüleri atmamamız, Arap liderlerinin rejimlerine tehdit hale gelmemiz ve Batıdan dışlanmamızın bize somut getirisini pek görmemekle beraber neleri götürebileceğini sıralamak mümkündür. Bunları şu başlıklar halinde sıralayabiliriz:

 

·         Öncelikle Türkiye’nin terör ile mücadelesi zarar görecek ve zaifiyet gösterecektir. Bu çerçevede bazı terör örgütleri özellikle İsrail gizli servislerinden istihbarat desteği alabileceklerdir. Bu çerçevede askeri noktalara yüksek can kaybına sebep olabilecek ve Türkiye’yi zayıf ve çaresiz gösterebilecek saldırılarda yoğunlaşma olabilir. Örneğin bu çerçevede Türk savaş uçağı ve/veya helikopterleri düşürülebilir. Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde saldırılar yoğunlaşabilir. SSCB’nin son Ankara Büyükelçisi Albert Çernişev’in “camdan evi olanlar komşularının bahçesine taş atmamalıdırlar” sözünün hatırlanmasında fayda vardır. Elbette ki, bizim evimiz camdan değildir. Türkiye’nin harcı kuvvetlidir. Ama sorunsuz bir yapıda olduğumuz da iddia edilemez.

·         ABD’de sonbaharda yapılacak seçimlere paralel olarak Ermeni sorunu ABD Temsilciler Meclisi’ne gelebilir ve bu defa sorunsuz bir şekilde gündeme alınabilir. Ayrıca küresel düzeyde bir Ermeni-Yahudi lobileri koordinasyonunda saldırılar başlatılabilir. Türkiye'nin de Ermeni ataklarına karşılık verebilmek için Ermenistan ile sınırları açma konusunda daha radikal adımlar atabilir. Bu ise Azerbaycan ile ilişkilerimizi yeniden sıkıntıya sokabilir.

·         İsrail ve ABD’nin güçlü olduğu finansal sahalarda Türkiye’ye yönelik operasyonlar yapılabilir.

·         Türkiye küresel düzeyde yalnızlaştırılabilir. Türkiye’nin İran ve Hamas ile beraber anılması onun küresel kredibilitesini muhakkak ki, olumsuz etkileyebilecektir.

 

Peki, bu durumdan hiç çıkış yolu yok mudur? Elbette ki, vardır. Birçok köprü yakıldığı için yenisinin inşası pek kolay olmasa da mümkündür. Örneğin İran konusunda Türkiye’nin tavrı İran’ı dünyaya sadece Türkiye üzerinden açılacak bir pozisyona getirmiştir. İran’da nükleer programı geliştiren Rusya’nın bile sırtını döndüğü İran’dan bu desteğin mutlaka bir ekonomik karşılı alınmalıdır. Örneğin daha ucuz doğalgaz ve/veya ihalesin bazı alanlar. Biz al ya da öde şartı ile İran’dan almadığımız doğalgazın parasını bile öderken bu kadar aldığımız riskin karşılığı olmalıdır. Diğer taraftan İran’ın dışlanması, radikalleşmesi ve dünyadan tecrit edilerek daha tehlikeli bir sürece sürüklenmesinin önünde Türkiye bir “Emniyet Sübabı” görevi görebilir. Bu görevi de batı ile ilişkilerinde yeniden bir pazarlık unsuruna dönüştürebilir.