En son yapılan girişimlerde başarısızlıkla sonuçlanan 5+1-İran müzakerelerinin 14 Nisan 2012 tarihinde yine İstanbul’da yapılacağı hem İran ve hem de AB tarafından açıklanmıştır. Aslında İran tarafından Şam’da veya Bağdat’ta yapalım gibi sulandırma girişimleri Başbakan Erdoğan’ın İran’a karşı yaptığı ilk sert çıkış sonrasında kesinlik kazanmış ve İstanbul’da yapılacağı açıklanmıştır.

 

Aslında ok yaydan çıkmıştır.İran kararlı bir şekilde bir nükleer program uygulamaktadır. Ancak, bunun ne tür olduğu konusunda taraflar arasında bir mutabakat mevcut değildir. İran bu çalışmaların barışcı amaçlarla üretime yönelik olduğunu iddia etmektedir. ABD ve Batı ülkeleri silah üretimine yönelik olduğunu varsayarak İran’ı engellemeye çalışmaktadır. Artık yapılacak toplantılar bir uzlaşma zemini arama neviinden olacak gibi gözükmektedir. Nedeni; İran alçak zenginleştirilmiş madde üretim safhasını geçmiştir. Yüzde yirmi oranında zenginleştirme tesislerine ve dahada ötesi teknik bilgisine sahiptir. Elinde zenginleştirebileceği uranyum olduğu sürece bunu zenginleştirme yeteneğine sahip demektir. Her ne kadar 5+1 İran’dan Kum kentindeki tesisleri kapatmasını istiyor ve zenginleştirmenin %3-5’lerle sınırlı kalmasına rıza gösteriyorsa da, İran bu konuda nasıl bir tavır sergileyecek hala merak konusudur.

 

İran yapılacak toplantı ile ilgili çelişkili yaklaşımlarla puslu bir tavır sergilemektedir. İran Atom Enerji Teşkilatı Başkanı Feridun Abbasi ülkesinin tıbbi maksatlarla %20 zenginleştirme yapacağını ve devamında sınırlı alçak zenginleştirmeyi sürdüreceğini ifade etmiştir. Diğer taraftan, Dış İşleri Bakanı Ali Ekber Salihi “herhangi bir ön şartın kabul edilmeyeceğini” ileri sürerek, “önşart olursa sonucu da olur” şeklinde bir çıkış yapmıştır. Halen İran’ın elinde 100 kg. Kadar %20 zenginleştirilmiş uranyum olduğu değerlendirilmektedir. Belirtilen miktar bir nükleer silah yapımı için yeterli değildir. Batının amacı nükleer silah eldesine birkaç adım kala faaliyetleri durdurarak, mevcut syaokların ülke dışına çıkmasını sağlamak olarak görülmektedir.

Kanaatimizce İran yine programın barışçı amaçlı olduğunda israr edecek ve kendi arzusu doğrultusunda bir takım tavizler koparmaya çalışacaktır. Bu toplantıda belki eski toplantılar gibi sonuçsuz olarak kapanacaktır. Her iki tarafta birbirini şikayet edecek ve program yine İran’ın bildiği gibi sürdürülecektir.

 

İran’ın sabırlı bir şekilde ABD ve ortaklarını yola getirdiğini görmekteyiz. ABD çıkışlarını hatırlarsak; başlangıçta İran’dan kayıtsız ve şartsız zenginleştirmeye son vermesi ve tesisleri kapatması isteniyordu. Sonra bir takas mevzuu çıktı, “hadi” dediler İran’a; sen bir kısım alçak zenginleştirilmiş malzemeyi bize ver, biz sana çubuk yapıp verelim. Sonra bundan vazgeçtiler. Şimdi ise, kısmi zenginleştirme yap, bir kısım tesisleri kapat (Kum kenti yakınındaki Fardu tesisi) ve 1000 kg kadar zenginleştirilmiş malzemeyi muhafaza et. Bu çözüm önerilerine baktığımızda müzakereleden kaçan İran’ın kazanan taraf olduğunu görmekteyiz. İran sabırla uyguladığı aşındırma siyaseti ile sonunda planladığı hedefe ulaşacak zamanı kazanmıştır ve devam etmektedir.

 

Bu gidişatta kimlerin yardımcı aktör olarak rol oynadığı irdelenirse, iki bloktan söz etmek mümkündür. Birincisi İran ve onu destekleyen; Rusya ve Çin diğer taraf ise; ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’dır. Diğer tarafta ise, küçük kardeş İsrail yaramaz çoçuk olarak devamlı işlere karışma fırsatını kollamaktadır. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi Daimi üyesi olarak İran’ı desteklemeleri İran’a karşı alınması düşünülen her türlü tedbire yönelik olarak BM kararı çıkartılmasına engel teşkil etmektedir. Bu durum İran’ı oldukça güçlü bir pozisyona sokmaktadır. İran’ın Rusya ve Çin ile olan ekonomik ilişkilerine baktığımızda oldukça iyi bir işbirliği içinde olduğunu ifade edebiliriz. Sonuçta, ABD ve AB’nin İran’a karşı uygulamaya çalıştığı yaptırımlar kadik olmaktadır. Gerçekte de İran yetkilileri; yaptırımların ekisinin olmadığını, İran’ın üç yıl yetecek döviz rezervinin olduğunu açıklamıştır.

 

İran, Rusya, Çin işbirliği

 

İran Rusya ilişkilerinin Putin’in yeni dönem seçilişinden sonra daha bir önem kazanacağını söylemek doğru olur. Sovyet dönemindeki güç özlemini gerçekleştireceği sözü veren şahin durumundaki Putin ABD’nin ve AB’nin Asya kıtasına nüfuzunu önlemek için gerekli jeopolitik yapılanmayı Rusya İran ve Çin coğrafi konumlarından istifade ederek, işbirliğiyle gerçekleştirecektir. Halihazır da Rusya ve Çin’in ilişkilerinin çok dikkatli sürdürüldüğünü bilmemize rağmen böyle bir olasılığın göz ardı edilemeyeceği değerlendirilmektedir. Asya haritasına baktımızda bu üç ülkenin kıtayı tamamen bir daire gibi çevrelediğini ve orta bölüme girişi engellediği gibi, Hindistan, Pakistan ve Afganistan’ı kontrol ettiğini görebiliriz. Afganistan’da ABD ve NATO’nun çekilmesinde sonra Çin ve İran varlığı etkin olacaktır. Böyle bir işbirliğinde batının Asya’da gidebileceği en uç nokta Türkiye’nin doğu sınırı olacaktır. Jeopolitik açıdan bakıldığında ABD’nin kıtada Japonya ve Tayvan dışında varlığını gösterebileceği başka bir alan kalmaması anlamına gelmektedir. Böyle bir bloklaşma halinde batıya sırtını dönen İran, Rusya ve Çin’in desteği ile Asya kaynaklarından beslenerek, onlarca yıl ayakta durabilir ve istediği programı da uygulayabilir. ABD’nin öncelikle öngörmesi gereken böyle bir bloklaşmayı önlemesidir. Aksi takdirde kontrol edemediği bir “GÜÇ YAPISI” ortaya çıkacaktır. Bu Asya ülkelerinin hemen hemen tamamının katılmasıyla koca bir kıtanın yeniden bloklaşması ve batıya rakip olarak ortaya çıkması demektir. Daha ilerisine bakacak olursak, coğrafi yakınlıktan ve enerji güvenliğinden dolayı, Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye’nin de bu bloğa katılmasıyla, ortada yalnız Avrupa kıtası, ABD birlikteliği kalabilir. Yapılanmanın bir anda olması düşünülemez. Uzun vadede gerçekleşmesi ise, hiç göz ardı edilecek bir husus değildir. Suriye konusunda Rusya, İran ve Çin işbirliğinin bu konuda ikaz niteliğinde bir örnek teşkil ettiği ifade edilebilir.

 

ABD’ye baktığımızda, 4 Kasım seçimlerine kadar Obama’nın eli kolu bağlı durumdadır. Bu süreç içinde ABD Başkanı Obama müzakerelerin bir şekilde sürdürülmesinden yanadır. İran’a bir nevi dokunulmazlık ve müzakerelerde bir adım önde başlaması için fırsat yaratmaktadır. Bu zaman zarfında İsrail’in saldırgan bir tavır sergilemesi önleneceği gibi, zaten isteksiz olan Avrupa ülkelerininde herhangi bir silahlı müdahalesi söz konusu olamayacak demektedir. Bu durumda İran en az 6 ay daha kazanır. Nükleer program aynı hızıyla devam eder.

 

Sonuç

 

İran nükleer müzakerelerinin yeniden başlaması umut vaad etmesine rağmen sonuçta batının istediği gibi, kazan-kaybet şeklinde bir getirisinin olması beklenmemektedir. İran kaybeden taraf olmak istemeyecektir. Kazan-kazan formülü için İran’ın nelere sahip olması gerektiği konusunda taraflar asgari müşterekler üzerinde mutabakatla hazır olmadığı için bir uzlaşma sağlanması oldukça zor gözükmektedir. Gelinen noktanın daha da ilerisinde kaybeden tarafın batı olacağı ve batının iradesini sert güçle kabul ettirme yoluna gideceği değerlendirilmektedir. Bununla beraber, batının karşısında yeni bir blok oluşturulması durumu mevcuttur. Özellikle Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte, İran, Rusya ve Çin bloğu batının sert güç kullanmasının önünde bir engel teşkil edecektir. Üç ülke ile kontrol edilen Asya kıtası İran için yeterli kaynağı teşkil edecek ve ABD için ciddi baş ağrısı olacak demektir. Neticede nükleer bir İran görmeye hazır olmalıyız.