İsviçre’de imzalanması beklenen Türkiye-Ermenistan protokolleri ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. Bu ve bundan sonraki yaşanacak benzeri muhtemel krizler Ermenistan’ı yakından tanıyanlar için elbette beklenen bir gelişmeydi. Belki de bu süreçte beklenilmeyen husus Türkiye’de özellikle de bazı tv kanallarında yaşanan “Protokol Bayramı”ydı. Yorumcular son derece romantik, naif ve ümit doluydu. Ancak biz TÜRKSAM olarak yaptığımız analizlerde sürekli bu riske vurgu yapmakta, Türkiye’nin politikasını “her şey yolunda giderse” üzerine kurduğu, Ermenistan’ın uluslararası camiada sözüne çok fazla güvenilen bir ülke olmadığı, hatta bazı hususların Ermenistan’ı bile aştığı ve krizin Ermenistan tarafından ve/veya bölgedeki diğer güçler tarafından çıkarılabileceği vurgusunda bulunmuştuk. Maalesef bu konudaki haklılığımızı göstermek için çok fazla beklemedik ve daha imza aşamasında kriz çıktı. Krizin çıktığı saatlerde Haber Türk Tv kanalında yaptığımız analizde krizin imza sonrası konuşma metninde Türkiye’nin Dağlık Karabağ sorununa yapacağı vurguya Ermenistan’ın itirazı üzerine çıkmış olabileceğini belirttik ve nihayet haklı da çıktık. Krizin çözümünde de Ermenistan ile beraber Türkiye’ye baskı yapılacağı ve Türkiye’nin geri adım atmasıyla krizin çözüleceğini öngördük. Muhtemeldir ki, krizin çözümü de bu öngörümüzde belirttiğimiz senaryo üzerinde gelişecektir.

 

Bu kriz bize göstermiştir ki, Ermenistan’ı ve Dağlık Karabağ sorununu Türk bürokrasisi ve Türk uzmanları yeterince tanımamaktadırlar. Sorunun derinliğini ve detaylarını da anlamaktan uzak olunduğu görülmektedir. Dolayısıyla da bundan sonraki süreçte medyamızın ve hükümetimizin duyulmak istenen romantik ve naif sözler ve raporlar yerine gerçekçi analizlere ve risk uyarılarına kulak vereceklerini ümit ediyoruz. Zira bu kriz bizim “Protokol bayramı” yapanları çok hazırlıksız yakalamıştır.

.

Bu kriz yine bize göstermiştir ki, bu protokoler ve sonrasında yaşanacak süreç hiç de kolay olmayacaktır ve Türkiye için önemli riskler taşımaktadır. Bu sebeple aşağıda belirtitğimiz risklerin mutlaka dikkate alınması gerekmektedir.

.

Türkiye-Ermenistan Maçı, Protokol, Açılım ve Türkiye İçin Riskler

.

Ermeni açılımının mihenk taşı olan “Protokoller” 10 Ekim 2009 tarihinde İsviçre'nin Zürih kentinde geniş bir uluslararası katılımla imzalanacaktır. Protokolün imza töreninde Türk, Ermeni ve ev sahibi olarak İsviçre dışişleri bakalarının yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ve AB Politika ve Güvenlik Yüksek temsilcisi Javier Solana'nın da katılması beklenmektedir. Protokole yönelik yüksek katılım uluslararası toplumun bu konuya verdiği önemi göstermektedir.

 

Türkiye’nin son yıllarda gerçekleştirdiği dış politika uygulamaları arasında en geniş baskı ve dış desteği hiç şüphesiz ki, “Ermenistan Açılımı” almıştır. Daha bu açılım hakkında resmi herhangi bir bilgi sızdırılmamışken, 6 Nisan 2009 tarihinde, ABD Başkanı Barack Obama bizzat Ankara’ya gelerek TBMM’de yaptığı konuşmada açıkça ya “Açılım” ya da “Soykırım” diye adeta Türkiye’yi tehdit etmiştir. O tarihte Obama seçim propagandası döneminde Ermeni Sorunu’nu “soykırım” olarak tanıyacağı yönündeki tavrına işaret ederek “bu konudaki görüşlerinin değişmediğini” ancak, bir Ermenistan Açılımı yapılması durumunda 24 Nisan’da Ermeni Sorununa “soykırım demeyeceğini ifade etmiştir. Ankara bunun üzerine 2007 yılından beri İsviçre’nin hakemliğinde yürütülen Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinin 23 Nisan 2009 tarihinde bir Yol Haritası ile duyurmuşlardır. İçeriği açıklanmayan Yol Haritası gereği iki ülke arasında bir protokolün imzalanması ve protokol gereği de sınırların açılması planlanmıştır.

 

Danışma Süreci

 

23 Nisan 2009 tarihinde açıklanan “Yol Haritası”ndan bu güne geçen süre zarfında bu konu Türkiye-Azerbaycan ve Ermenistan ekseninde çokça tartışılmış ve/fakat ne Ankara ne de Erivan bu konuda belirlenen programdan bir sapma yapmamışlardır. Erivan’da zayıf muhalefet tepkisi Ermeni yönetimini geri adım attıramamıştır. Türkiye’de ise hükümet bir taraftan güçlü bir siyasal ve toplumsal muhalefetle karşılaşırken, diğer taraftan da Azerbaycan’ın muhalefeti ile zor anlar yaşamıştır. Ancak ne içerideki muhalefet ve ne de Azerbaycan’ın baskıları bu konuda herhangi bir geri adımı beraberinde getirmemiştir.

 

Bilindiği gibi 31 Ağustos 2009 tarihinde Türkiye ile Ermenistan arasında parafe edilen protokoller Ermenistan tarafından basına sızdırılmıştı. Bu protokollere göre öncelikle 6 haftalık bir danışma sürecinden geçilecek ve iki ülkenin kamuoyu ve siyasi partilerine bu protokol anlatılacaktı. Türkiye Azerbaycan’ı ikna edecek formüller üzerinde düşünürken Ermenistan yönetimi içeride ciddi bir muhalefet görmediği için esas olarak yurt dışındaki muhalefeti ikna için turları gerçekleştirdi. Ermenistan bunun için devlet başkanını görevlendirdi ve Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan önce Ermenistan içerisinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) temsilcileri ve Siyasi Partilerle görüştü. Ardından dünyadaki Ermeni Diasporası temsilcileri ile görüşmeye başladı.

 

Bizzat Başkan Serj Sarkisyan tarafından yürütülen bu ikna turları çerçevesinde Fransa, ABD, Rusya, Lübnan gibi ülkelerin ziyaret edilmesi ve bu ülkelerde yoğun olarak yaşayan Ermeni diasporasının ikna edilmesi hedeflendi. Sarkisyan’ın bu seferleri diaspora içerisinde beklenenin üzerinde bir itirazı da beraberinde getirmiştir. İlk defa bir Ermeni Devlet Başkanı’nın kukla/maketi diasporanın düzenlediği gösteriler sırasında dövülmüş ve hakaret edilmiştir. Diaspora’nın bu organize tepkisini gören Ermenistan yönetimi ise Türkiye ve Açılıma yönelik açıklamalarındaki dozu artırmıştır. Hatta Ermenistan Dışişleri Bakanlığı “protokollerin kendilerince hazırlandığı ve Türkiye tarafından da kabul edildiği” ileri sürülmüştür. Ancak bunlar bile diasporayı sakinleştirmeye yetmemiştir. Sarkisyan bir çok ülkedeki diaspora temsilcilerinin büyük itirazları ile karşılaştı ama görüşmeleri yarıda kesmedi ve hepsiyle görüşmeye çalıştı. Yaşam kaynağı Türkiye düşmanlığı olan diaspora ise Türkiye ile hangi şartlarda olursa olsun bir barışa karşı olduğunu bir kez daha gösterdi. Zira diasporanın yaşam kaynağı Türk düşmanlığıdır ve diasporanın elinden Türk düşmanlığını aldığınızda diaspora kendisini çıplak hissedecektir. Barışın aslında diasporanın parasal ve siyasi kaynaklarını zayıflatacağı da bilinmektedir. Ancak Ermenistan yönetimi ile diaspora arasında da bir iş bölümü yapıldığının ve yarın bir barış olsa bile diasporanın soykırım iftiralarından vazgeçmeyeceğini de unutmamak gerekir.

 

Türkiye’de ise bu konu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na havale edildi. Sayın Davutoğlu ise bu konuda STK’ları muhatap bile almadı. Sadece Siyasi Parti temsilcileri ile görüştü. Oysa Türkiye’de bu konuya hassasiyet duyan binlerce STK ve en az 2 milyon Azerbaycan Türkü yaşamaktadır. Özellikle Iğdır, Kars, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde yerleşik bulunan 2 milyon civarındaki Azerbaycan Türkünün kurmuş olduğu 50 civarında da dernek vardır. Ayrıca bu konularda çalışmalar yapan düşünce kuruluşları da mevcuttur. Ancak Kürt Açılımı konusunda STK’lar muhatap alınırken her nedense Ermeni Açılımı konusunda STK’lar muhatap alınmamıştır.

 

Moldova Görüşmeleri

 

Türkiye ile Ermenistan diplomatik kulislerinde açılımın heyecanı yaşanırken 8-9 Ekim 2009 tarihleri arasında Moldova’nın başkenti Kişinev’de yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) toplantısı esnasında Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan arasında doğrudan görüşmeler yapılmıştır. Kişinev’deki ABD Büyükelçiliğinde yapılan görüşmelere AGİT Misnk Gurubu eş başkanları da iştirak etmiştir. Ancak bu görüşmede basına açıklandığına göre herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır. Zaten bu görüşmede net bir ilerlemenin sağlanması da beklenmemekteydik. Zira Karabağ sorununun anahtarı Rusya’nın elindedir ve Rusya’da böylesi önemli bir konuda bir ilerleme sağlanacaksa bunun Moskova’da olmasını isteyecektir. Diğer taraftan yeni bir görüşme ayarlansa bile Dağlık Karabağ konusunda çok kısa bir süre zarfında ilerleme sağlanmasını beklememek gerekir. Bir ilerleme sağlansa dahi burada aşılması güç bir sorun bulunmaktadır. Çekilmenin nereyi kapsayacağı konusu hala tartışılmalıdır. Azerbaycan Dağlık Karabağ dahil işgal edilen bütün Azerbaycan topraklarından çekilmeyi şart koşarken Ermenistan Dağlık Karabağ’dan çekilmeyi tartışma konusu bile yapmamaktadır. Ermenistan Madrid Prensiplerini esas alarak Dağlık Karabağ dışında işgal edilen 7 vilayetin ise ancak beşinden çekilebileceğini bildirmektedir. Bu konuda bile Ermenistan’ın ayak sürüdüğü bilinmektedir.

 

Burada bir başka sorun ise Başbakan Erdoğan’ın Bakü’de kamuoyu önünde verdiği güvencenin içeriğidir. Hatırlanacağı üzere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, gelen tepkiler üzerine 13 Mayıs 2009 tarihinde bizzat Bakü’ye giderek “Dağlık Karabağ’da işgal sona ermeden sınırların açılmayacağı garantisini” vermişti. Oysa görüşmelerde çekilmenin bahsedildiği alanlar Ermenistan’a göre Dağlık Karabağ değil onun dışında kalan 7 vilayetten sadece beşini kapsamaktadır. Şimdi Ermenistan bu 7 vilayetten sadece beşinden çekilirse Türkiye için bu yeterli olacak mı ve sınırlar açılacak mı? Eğer böyle olursa Erdoğan’ın Azerbaycan meclisinde söylediği Dağlık Karabağ şartının uygulanmaması nasıl izah edilecektir? 

 

Protokoller Mecliste İmzalanmadan Ne Kadar Bekletebilir?

 

Protokoller 31 Ağustos 2009 tarihinde parafe edilmiştir. Bugün artık tartışmalar geride bırakılmış ve protokollerin imzası aşamasına gelinmiştir. Bu aşamada son dönemece girilmiştir. Türkiye’de hükümet siyasal ve toplumsal muhalefet temsilcilerini ikna etmeye ihtiyaç duymamıştır. Zaten protokollerin TBMM’ye gelmesi durumunda hükümetin bu protokolleri meclisten geçirmeye yetecek siyasal çoğunluğu da mevcuttur. Ancak hükümet Azerbaycan’ı ikna gibi zor bir görevi olduğunu unutmamıştır. Zira Türkiye’nin Azerbaycan’a en başından beri Dağlık Karabağ konusunda desteği mevcuttu ve şimdi sınırların açılması konusunda Dağlık Karabağ’daki işgalin sona ermesi şartının fiilen ortadan kalkması durumu Azerbaycan’ın ciddi tepkisine sebep olmaktaydı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat Bakü’ye giderek “işgal sona ermeden sınırların açılmayacağı garantisini” vermesi Türkiye’nin daha temkinli politikalar uygulamasını zorunlu kılmaktaydı. Hükümetin sayısal çoğunluğu belki TBMM’de işe yarayabilirdi, ancak Türkiye için kardeşlik bağları bir yana stratejik değeri ve zengin enerji kaynakları ile vazgeçilmez olan Azerbaycan’ı ikna etmek olmazsa olmaz şartlardan birisiydi.

 

Türkiye-Ermenistan Milli Maçı ve Azerbaycan Bayrağına Gelen Yasak

 

14 Ekim 2009 tarihinde Bursa'da Türkiye ile Ermenistan arasında dünya kupası elemeleri yapılacaktır. Maç oyuncuları ve muhtemel sonuçlarından daha fazla maçı izlemeye gelmesi beklenen Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın durumu daha fazla gündeme gelmektedir. Bilindiği gibi bu maçın ilki geçtiğimiz yıl Eylül ayında Erivan’da oynanmış ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hiçbir ön şart ileri sürmeden Ermenistan’a giderek bu maçı Sarkisyan ile beraber izlemişti. Ardından bu girişim “Futbol Diplomasisi” olarak adlandırılmıştı. Cumhurbaşkanı Gül bu maç sonrasında Sarkisyanı Türkiye’de oynanacak maça davet etmiş ancak Sarkisyan Türkiye’deki maça gelmek için bir çok ön şart öne sürmüştür. Maç Cumartesi oynanacaktır ama hala Sarkisyan’ın gelip gelmeyeceği belli değildir. Her ne kadar biz daha ilk günden Sarkisyan’ın maça geleceği tahmininde bulunsak da Ermenistan tarafından bu konuda net bir tavır ortaya konmamıştır.

 

Ermenistam Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın maça gelmesi için ileri sürdüğü şartların artık kabul edildiği de anlaşılmaktadır. Bunlardan birisi sınırların bir günlüğüne de olsa açılmasıydı. Eğer Sarkisyan karayoluyla gelecekse bu takdirde Türkiye-Ermenistan sınırının bir günlük açılmasına Türkiye’nin hazır olduğu görülmektedir. Yalnız burada bir sorun bulunmaktadır. Zira açılması planlanan sınır Iğdır’a açılan Alican kapısıdır ve Iğdır’da yaşayanların çoğunluğunu Azerbaycan Türkleri oluşturmaktadır ve karayoluyla geçecek Sarkisyan’a Iğdır’da büyük itirazların gösterileceğini tahmin etmek güç olmasa gerek.

 

Sarkisyan’ın ikinci şartı anlaşıldığı kadarıyla maçın yapılacağı stadyumda Azerbaycan bayrağının yasaklatılmasıdır. Burada tabi tam olarak netleşmeyen bir husus vardır. O da acaba Azerbaycan bayrağı Erivan’ın isteği ile mi yasaklanmıştır yoksa “Bizimkilerin” işgüzarlığı mı söz konusudur tam belli değil. Açılım sonucunda hedeflenen asıl şey Ermenistan ile Azerbaycan arasında nihai bir barış anlaşması ise Sarkisyan’ın Azerbaycan bayrağı konusundaki bu hazımsızlığına bakarak Bakü ile Erivan arasında uzun vadeli bir barış yapılabileceğine olan inancımız giderek zayıflamaktadır.

 

Bursa'da Türkiye ile Ermenistan arasında dünya kupası elemeleri maçı öncesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül taraftar gurupları ile görüşmüş ve Bursa yerel yönetim liderleri ile bir araya gelmiştir. Sonrasında alınan karar gereği maçın oynanacağı statta ve şehirde Azerbaycan bayraklarının açılması ve taşınması yasaklanmıştır.

 

Bursa valiliğince maç vesilesiyle alınan önlemler şu şekilde sıralanmıştır:

 

-Türk bayrağı dışındaki bayrak ve flamalarla stada girmek yasak olacak.

-Taraftarlar stada girerken çok sıkı şekilde aranacak.

-Taraftarlar içine sivil polisler konuşlandırılacak.

-Tahrik edici tezahürat ve pankart yasak olacak.

-Maça oturma amaçlı karton dahi sokulamayacak.

 

Anlaşıldığı kadarıyla alınan bu önlemlerin temelinde stadyumda Azerbaycan bayraklarının açılması ve Dağlık Karabağ’a mesajların verilmesine yönelik pankartların yasaklanması olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin bu “aşırı hassasiyeti” karşısında geçtiğimiz yıl Erivan’da yapılan maçta aynı hassasiyetin gösterilmediğini hatırlatmakta fayda vardır. Zira geçtiğimiz yılın Eylül ayında Erivan’da oynanan ve Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün de izlediği Ermenistan-Türkiye milli maçında Azerbaycan’a ait işgal edilmiş Dağlık Karabağ bölgesinde gayri-kanuni bir şekilde kurulan ve/fakat dünyanın hiçbir ülkesi tarafından tanınmayan işgalci Dağlık Karabağ yönetiminin sözde bayrakları yasaklanmadı ve naklen yayınla hepimiz gibi Sayın Cumhurbaşkanı da sahada seyretti. Üstüne üstlük bir de diplomatlarımızı şehit eden ASALA terör örgütünün “Ermenistan Kahramanı” ünvanlı bir zatı da protokolde oturtuldu. Ayırca sormak da gerekir, bugün yasakladığımız bayrak kimin bayrağıdır? Bu bayrak bir BM tarafından tanınan, dünyanın saygı duyduğu bağımsız bir ülkenin bayrağıdır. Bir Türk cumhuriyetinin bayrağıdır. Dolayısıyla da stada sokulmasında hukuki herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. Tersine bu bayrakları gerekçesiz bir şekilde stada sokmamak hukuki netice doğurur. Ayrıca ortadaki acaiplik anlaşılır gibi de değildir. Geçtiğimiz hafta sonu mecliste temsil edilen bir partinin Ankara’da yapılan kongresinde terör örgütü PKK’nın bayrağı olarak gösterilen bez parçaları ve elebaşının resimleri gösterildi ve hiçbir güvenlik gücü buna müdahale etmedi. Ama maça sokulmak istenen Azerbaycan bayrağına güvenlik güçleri müdahale etmeye hazırlanmaktadır.

 

Öyle anlaşılıyor ki, Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan Türkiye’ye gelmeden “ön şartları” gelmeye başlamıştır. Ve Azerbaycan bayrakları da Sarkisyan’ın isteği üzerine sahaya sokulmamaktadır.

 

Protokoller Sonrasında Türkiye’yi Bekleyen Riskler

 

Türkiye Ermeni Açılımını planlarken kendi insiyatifinde olmayan girift ve çok taraflı bir sorun üzerinde bir politika kurgulamıştır. Bu politikanın ana mantığı Rusya ve Ermenistan’ın Türkiye ile paralel politikalar izleyeceği ve bütün ülkelerin bir an önce bu sorunu çözmek isteyecekleri tezidir. Ancak bu tez birçok riski içerisinde barındırmaktadır. Türkiye’nin Ermenistan açılımı ve bu çerçevede imzalanacak protokoller Türkiye açısından aşağıdaki riskleri barındırmaktadır:

 

1.      Bu protokollerin imzalanması ve Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi Türkiye’ye yönelik soykırım iftiralarını ortadan kaldırmayacaktır. Zira Erivan bu iddialardan vazgeçse bile diaspora bu iddialarını sürdürmeye devam edecektir. Kaldı ki, Erivan yönetimi ile diaspora arasında bu konuda bir görev paylaşımı dahi mümkün olabilecektir.

 

2.      Türkiye bilmediğimiz bir şeylere güvenerek bir siyaset yürütmektedir. Ancak yürütülen bu siyaset tamamıyla Ermenistan ve Rusya’nın insafına bırakılmıştır ve işler planlandığı gibi iyimser senaryo üzere gerçekleşmediği takdirde Türkiye kendi kendisini çok fena köşeye sıkıştırmış olacaktır.

 

3.      Türkiye Dağlık Karabağ’dan çekilme şartını protokollere koyamamış, ama protokolleri fiilen mecliste bekleterek bir emniyet mekanizması geliştirmiştir. Ancak unutmamak gerekir ki, hükümetin protokolleri mecliste bekletmesi kendi üzerine inanılmaz bir dış baskıyı da beraberinde getirecektir. Protokollerin imza törenine ABD, Rusya, Fransa ve AB’den dışişleri bakanları seviyesinde katılımın olması bu konunun kolay geçiştirilebilecek bir mesele olmadığını ortaya koymaktadır. Zira Türkiye’nin protokolleri imzalayarak mecliste onay sürecini zamana bırakması ve Kıbrıs örneğinde olduğu gibi parlamentoda sorun çözülünceye kadar imzalamadan bekletmesi düşüncesinin burada pek işleyemeyeceği düşünülmektedir.

 

4.      Ermenistan muhtemelen Nisan 2010 tarihinde kadar Dağlık Karabağ’dan çekilmeyecek ve o tarihte Türkiye üzerinde yoğunlaştırılacak soykırımı tanıma baskısı ile protokolleri meclisten geçirteceğini düşünmektedir. Böyle bir gelişme karşısında Türkiye soykırımın tanınması ile protokollerin meclisten geçirilmesi arasında kalacaktır. Bu durumda protokollerin meclisten geçme ihtimali yüksek olur. Ama bu durumda Azerbaycan kaybedilir.

 

5.      Türkiye’nin Ermenistan açılımı son derece riskli bir dış politika hamlesidir ve neredeyse bütün devletlerden destek almıştır. Ancak Ermenistan küresel siyasette sözüne çok da güvenilen bir ülke imajına sahip değildir. Türkiye’nin bütün planları Ermenistan’ın iyi niyet göstermesi ve bu bahsi geçen 5 vilayetten çekilmesi üzerine kurgulanmıştır. Erivan’ın çekilme sürecini başlatıp, karşılığında Türkiye’ye alelacele sınırları açtırması ve daha sonrada çekilme konusunda ayak sürümesi durumunda Türkiye Azerbaycan’ı kaybedebilir ve bu da Ankara’nın Kafkasya politikalarının çökmesi anlamına gelir.

 

6.      Türkiye’de basına ve hükümet açıklamalarına bakılacak olursa bir bayram havasının çoktan estirildiğini görmekteyiz. Ancak bu rüyanın uzun sürmesi pek ihtimal dahilinde değildir. Zira bu konuda Türkiye için asıl önemli taraf olan Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in açıklamalarına kulak vermek gerektiği kanaatindeyim. Başkan Aliyev Moldova görüşmesi sonrasında basına verdiği demeçte Türkiye’nin verdiği söze güvendiğini belirtmekle beraber barışın aslında çok da yakın olmadığına vurgu yapmaktadır. Aliyev’e göre “her konuda anlaşma sağlanmadan hiçbir konuda anlaşma sağlanamaz” yani aşamalı barış planını Sayın Aliyev kabul etmemektedir. Ayrıca İlham Aliyev Türkiye’nin Karabağ sorunu çözülmeden sınırı açmasının Ermenistan’ı barış masasında daha uzlaşmaz bir tutum takınmaya iteceğini ve bunun sonucunda da bu sorunun istenmeyen bir yöne kayacağını daha açık bir ifadeyle savaşın devreye girebileceğini söylemektedir. Protokolü bayram havasında kutlamadan önce Sayın Aliyev’e kulak vermek gerektiği düşünülmektedir.