İnsanlık pulluğun icadından bu yana niceliği artırma hevesinde oldu. Daha çok toprak sürüldü, daha çok tohum toprağa atıldı. Pulluk da bugünkü teknolojiler gibi aynı şeyden çok sayıda üretebilmenin yolunu açan antik bir teknoloji diyor Bill Gates.

 

1913 yılında ortalama insan ömrü sadece 34 yıldı. 1973 yılında 60 yıldı. Bugün ortalama insan ömrü 72 yıla ulaştı. İnsanlık elindeki teknolojilerle ortalama insan ömrünü uzatmanın yollarını keşfetti. Belki daha da uzayacak ortalama ömür… Daha uzun yaşadığımız için artık nitelik konusuna da eğilmeye başladık. Nicelikten vazgeçmeden belki de insanlık tarihinde ilk kez niteliğe de odaklanmaya başlanıldı. Bill Gates, 20 yıl sonra teknolojinin odağında daha müreffeh bir insan ömrü yaratmak olacağını belirtiyor.

 

“20 yıl sonra temel problem daha kaliteli hayat koşulları oluşturmak olacak” diyor Bill Gates. Nasıl daha fazla mutlu olabiliriz? Diğer insanlarla ve doğayla anlamlı bağlantılar nasıl kurabiliriz? Nasıl daha huzurlu bir hayat yaşayabiliriz?

 

Kısacası teknoloji 20 yıllık dönemde hastaneleri, hastalığı iyileştirmeye çalışan kurumlar olmaktan çıkarıp, sağlıklı yaşamaya rehberlik eden kurumlar haline dönüştürecek. Bir düzine yeni teknoloji yazıyor ve konuşuyoruz ancak bulunduğumuz coğrafyanın en büyük problem alanlarına odaklanıp bu yeni teknolojilerle nasıl çözümler geliştirilebileceğimize bakmak gerekmiyor mu aslında? Kendi coğrafyamızda yaşam kalitemizi nasıl arttıracağız? Ve bunu nasıl sürdürülebilir kılacağız?

 

Buradan yola çıkarak ülkemiz için iki temel mega problemi düşündüm.

 

Depremleri Öngörebilmek

 

Ülkemiz kuzeye doğru hareket eden Afrika kıtasının baskıları sebebiyle neredeyse tamamıyla deprem bölgesi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi 240 istasyonu ile yılda 10 binden fazla deprem gözlemliyor. Bu tüyler ürperten bir rakam değil mi? Bugün gökyüzünde oluşacak ölümcül fırtınaları öngörmemizi sağlayan teknolojiler var. Ancak depremler konusunda hala hiçbir öngörü söz konusu değil. Türkiye yeni teknolojileri kullanarak deprem alanında yapacağı çalışmalarla sadece kendi geleceğimiz için değil, dünya için de büyük bir katkıda bulunabilir. Bu da savunma sanayimizin parçası olarak sınıflandırılabilir. Geliştirilen deprem teknolojileri 20 yıl sonra hem ülkemize güven verirken hem de ihraç ettiğimiz yüksek teknolojiler olarak karşımıza çıkabilir.

 

Tuzdan Arındırma

 

Ülkemiz yakın gelecekte su fakiri ülkeler arasına katılacak. Özellikle bu hızda kaynakları kullanmaya devam edersek. 1990’da 3 bin metreküp civarında olan kişi başına su miktarı, 2030-2040’lardan itibaren 700 metreküpe kadar gerileyecek. Su fakirliğine giden bu yolda alınabilecek ilk önlem kaynakları daha akıllıca kullanmak. Bunun yanı sıra alternatif su kaynakları da yaratılması gerekiyor. Deniz ve okyanuslarda bulunan tuzlu su içilebilir su miktarından yaklaşık 50 kat daha fazla. İsrail dünyanın en büyük deniz suyundan içilebilir su üreten tesislerine sahip. Günlük kullanılabilir su ihtiyacının büyük bir kısmını bu şekilde karşılıyor. Ancak bu sistem oldukça yüksek enerji harcadığından çok da kullanılabilir bir sistem değil. O halde büyük bir fırsat var. Yeni membrane ve elektrokimyasal teknolojilerle daha az enerji tüketen sistemler tuzlu sudan kullanılabilir su üretmenin yolunu açabilir. Hem çok çalışmak hem de biraz iflah olmaz optimistler olmak zorundayız.

 

Bu temel sorunların çözülmesinde devletin ön ayak olması önemli. Bu sadece hibe vererek değil, stratejik desteklerin de sağlanması ile mümkün olabilir. Bu iki probleme Türkiye kaynaklı sunulacak çözümler hem kendi milli sıkıntılarımıza çözüm olacak, hem de bu çözümleri ihraç etmek kaydıyla yüksek teknoloji ihracatına katkıda bulunabilecektir. Kurduğumuz ulusal hayaller mega problem alanlarında yeni teknolojik çözümler geliştirmeyi ve üretmeyi kapsamıyorsa doğru hayaller değildir.

 

(Bu analiz 21 Mayıs 2019 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)