Doğu ve güneydoğuda uzlaşma, batıda çatışma ve Atatürkçü gençliğin bazı çevrelerde duyulan; ama bazılarında da kulak verilmeyen sesi özetlemesi, bugünkü durumumuzu anlatmak için yeterlidir.

 

Mayıs sonu Haziran başıyla birlikte yerleştirildiği buzdolabından Gezi Parkı adı altında kendiliğinden çıkan olayların gürültüsü arasında PKK, demokratik özerklik kararını alıp dünyaya duyurdu. Bu karar son derece önemlidir. Çünkü alanlar Türkiye’de ve dünyada yasal organlar olarak kabul edilmektedirler. Veya öyleymiş gibi görünmektedirler. Gerçek hangi şekilde olursa olsun sonuçta devletin gözünün önünde alınmıştır ve ortada buna engel olmak veya kabul etmemek gibi bir girişim bulunulmamaktadır. Bu da demokratik özerklik kararını hukuki ve meşru bir zemine oturtmaktadır. Diğer bir önemli yönüyse siyasi PKK’lıların Kandil’den dönüşlerinin hemen ertesine rastlatılmasıdır.

 

Kurum ve kişi olarak biz, terörist-bölücü-yıkıcı PKK Kürtçülüğünün siyasallaşma sürecine girdiği ilk andan itibaren bugün yaşadığımız, yarın da yaşamaya devam edeceğimiz olayları bir bir ele almıştık. Bu bakımdan en azından bizler için demokratik özerklik aslında yeni bir gelişme değildir. PKK, silahlı mücadelenin yaşandığı sıralarda alan hâkimiyetini elde ettiği bölgelerde devlete paralel bir yapılanmayı zaten gerçekleştiriyordu. “Barış süreci” ile birlikte bu faaliyetini bölgenin geneline yaymış durumda. Artık oralarda devletin mahkemelerine, silahlı kuvvetlerine, valisine, kaymakamına, polisine ve diğer alt birimlerine paralel bir PKK devleti yaratılıyor.

 

Terör örgütü, uzlaşma içerisinde Türkiye’nin bir bölümünde kendi devletini örgütlerken Batı’da da aynı denemeye girişti. Ancak karşısında yer alan güçlerin buralardaki bilinç düzeyinin yüksek oluşu aynı yolu izlemesine engeldir. Üstelik bu bölgede ülkenin karar vericilerinin kesin üstünlüğünün bulunduğu bir alana girmektedir. Bu nedenlerden dolayı doğu ve güneydoğudaki yolun aynısını izlemesinin fazlaca bir getirisi yoktur. Sonuçta Gezi’yi bir fırsat olarak ele aldı. Kendince akıllı bir taktikle bölücü-yıkıcı hedefine kilitlediği Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nu Gezi olaylarında kullanmaya kalktı. Özgürlük ve Dayanış Partisi (ÖDP) ile Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), bu bloğun belirleyici unsurlarıdırlar. Gezi’de işte bu “marjinal” grupları kullandı. Yani siyasi iktidarla doğrudan çatışmayı göze alamadı.

 

BDP, olayların ilk günlerinde “faşist güçlerle” aynı yerde bulunamayacakları açıklamasını yaptı. Bu açıklamayla, farkında olmadan bazı gerçekleri de ortaya koymuş oldu. Birincisi, Ülkücüsüyle, TGB’lisiyle, örgütsüz gençliyle ve hepsinin bileşkesi olan Atatürk’üyle Kürtçülerin karşısında yer alan cumhuriyetin temel unsurlarının tümü faşistti. İkincisi, Kürtçü politikacıların orasını burasını kesen acemi birer kasap çırağı oldukları anlaşıldı. ÖCALAN ve KARAYILAN’ın talimatları olmadan yalpalamaları her zaman mümkündü. Neticede tepeden gelen açıklamalarla gerekli düzeltme yapılarak hatadan dönülmeye çalışıldı. Üçüncüsü ise, Gezi’deki hızlı çıkışıyla “Barış süreciyle” yaratılmış olan uzlaşı ortamına zarar veren Sırrı Süreyya ÖNDER’in durumudur! İmralı heyetinde kırmızı kart görmesinden ayrıca BDP içerisinde de rahatsızlığa neden oldu. Blok bileşenlerinde yer almadan önce kendi örgütlülüğü içindeyken, başına buyruk davranışı PKK’nın sıkı örgüt hiyerarşisine hiç uymadı. Sorun şimdilik önemsizmiş gibi görünmekle birlikte Gezi’nin ileride Kürt siyasetinde yaratacağı değişimin izlerinin işareti olarak kabul edilmelidir.

 

Gezi’nin ruhu olan barışçı protesto hareketini çatışmaya sürüklemeye çalışan “Marjinal gruplardan” SDP, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ile onların alt birimleri olan ETHA haber ajansı ve Özgür Radyo doğal olarak polisin uygulamalarının hedefi oldu. Operasyonların sonucunda bu örgütlenmelerin kendilerini Gezi’ye çatışmacılık karakterleriyle monte etmeye uğraştıkları kanıtlandı.

 

Gezi’yi, hakim PKK görüşünden ayrı düşünenler de bulunuyor. Genel içerisinde fazlaca bir etkisi olmamakla birlikte bu hareketi anlamamakta direnenlerle aynı çizgide buluşmaları nedeniyle önemli görülmeleri gerekmektedir. Onlara göre bu hareket “Kürt sorununun” çözümüne engel olmak isteyen başında İran’ın bulunduğu ülkelerin yarattıkları bir hareket(!) Kemalist Alevileri, ulusalcı/milliyetçileri, Atatürkçüleri kullanıyorlarmış!

 

Gezi hareketinin barışçı ve geleceğin Türkiye’sine işaret eden gelişmeleri içinde yer alan örgütlü gruplar kendilerini iyi anlattılar. Bölücü-yıkıcı-terörist ve anarşist oluşumlarla aralarındaki farklılığı gayet açık bir şekilde ortaya koydular. Spordan, siyasete kadar hepsi sözleriyle, hareketleriyle ve de en dikkat çekici yönleri olan yaratıcılıklarıyla Atatürk’ün gençliği olduklarını kanıtladılar. Geçen yıl aynı stadyum içinde aralarına yerleştirilen yüzlerce polisle birbirleriyle çatışmaları ancak önlenen Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor taraftarları, vatan söz konusu olunca tüm bilim kurallarını alt üst ederek birleşiverdiler. Bursa’nın, İzmir’in spor kulüplerinin taraftarları da uzaktan destek verdiler. BJK Store’ların başlıca müşterisi Fenerliler oluverdi.

 

Bu gençlik içinde yeni bir oluşum ortaya çıktı ki, ne oldukları konusunda fikir yürütmek için ilerideki tutumlarına bakacağız. Bin yıldır şehit kanıyla sulanmış topraklarını Batı’nın sömürgecilerine teslim edecek, kardeşliği kan davasına dönüştürecek olanları bırakıp kardeşliği birliği sahiplenenlere saldırmalarıyla ciddi bir gelişme olduklarını ortaya koymaktadırlar. Bizim ve büyüklerimizin gençliğindeki muhafazakâr-milliyetçi karakterden farklı bir görüntü içerisindeler. Ne Milli Türk Talebe Birliği’ne, Akıncılar’a ne de Milli Görüş’çülere benziyorlar.

 

Gezi’nin en temel unsuru olan örgütsüz Atatürkçüler, kendilerinden farksız bir şekilde ülkesini, milletini seven, onun geleceğini düşünen büyük gruba seslerini duyuramayan ve kendilerini anlatamayanlar olarak sıkıntı çekmektedirler. Diğer gruplar altında bulundukları çatı sayesinde etkili olabilmekte ve önemsenmekteler. Ancak geleceğin Türkiye’sinde kendilerine büyük görevler düşecek olan bu örgütsüz Atatürkçü gençliğin de kendisini yerleştireceği bir yer olmalıdır. İktidarıyla, muhalefetiyle ve gerçek anlamda sivil toplum örgütlenmesiyle bu gençliğin sahiplenilmesi bir borçtur.