Beşar ESAD’ın ve Suriye’nin bugünkü haline bakınca, bir babanın evladına yapabileceği en büyük kötülüğün elleri ve ayakları bağlıyken kucağına verdiği kristal topu taşımakla görevlendirmesi  diye düşünmemek elde değil. Baba Esad’ın ölümüne kadar Suriye, Türkiye’de halkı isyana kışkırtan Kürtçülere kucağını hep açtı. İhsan Nuri Paşa, Nuri Dersimî bunlardan en tanınmış olanlardır. Suriye, ülkemizdeki bölücü-yıkıcı örgütlerin basın-yayın faaliyetlerinden başlayıp, saldırı-sabotaj eylemlerine kadar her türlü konuda yardım etmiş ve destek vermiştir. Lübnan ve Filistin’i bırakalım, Suriye’nin polis ve istihbarat gücünün neleri yapabileceğinin görülmesi için tek başına bu bilgi bile yeterlidir. Bugüne kadar ülke güvenliğinin temel politikası; komşularındaki etnik-dini-mezhep ayırımcılığını beslemek, içeride ise sahip olduğu aynı hassasiyetini polis ve istihbarat gücüyle baskı altında tutmak oldu.

          

Suriye’nin güvenlik güçleriyle istihbarat örgütünün yetkilerinin ve çalışma alanlarının genişliğini bilmeyen bir kimsenin olduğunu sanmıyorum. Rejime karşı olan her kıpırdanış bu gücün gözünden kaçmaz. Her ne kadar karar makamı olarak bir meclisi bulunsa da devlet tek adam yönetimi altında olduğundan her hangi bir olağanüstü gelişme karşısında gerekli tavır hiç zaman geçirilmeden alınabilir. Son olayların yaşandığı döneme kadar kitle iletişim kanalları ilgili birimlerin denetimleri altında olduğundan istenmeyen bir faaliyetin önünü kesmek gayet kolaydı.

          

Örtülü faaliyetler konusunda böylesine uzmanlaşan ve denetimi böylesine sıkı bir şekilde uygulayan bir ülke olduğu halde Suriye’de nasıl olup da, halk hareketlerinin bir anda bütün etnik ve dini muhalifleri ateşlediğinin iyi değerlendirilmesi gereklidir. Üstelik arkasında güçlü bir bölge ve batı desteği varken bir anda ipin ucunu kaçırma noktasına gelmesi son derece önemlidir.

          

Suriye’nin çok iyi gördüğü noktalar olduğu kadar gözünden kaçırdıkları da vardı. Bölgesindeki ve içerideki gelişmeleri doğru analiz ettiği halde, çok daha etkili olduğunun farkına varmadığı küresel gelişmelerin üzerinden atladı. Güvenliği sağlamanın fiziki sınırlardan ibaret olduğu hatasına düştü. Sanal dünyanın, kitle iletişim araçlarının etkisini ve hızını kestiremedi. Küresel güçlerin icadı olan ve onların denetimi altında tutulan ilişki ve iletişim kanallarının kendisine ait olan bölümünü kapattığında sorunu çözdüğünü sandı. Hiçbir sınırın bulunmadığı bu yasağın ilişki ve iletişim kanallarında sadece birkaç harfin yerinin birkaç rakamla değiştirilmesi halinde hiçbir işe yaramadığını anlamakta zorlandı. Basit bir cep telefonuyla çekilen görüntünün bir anda tüm dünyaya iletildiğini önceleri farkedemedi.

          

Elbette gelişmelerin öncesi de vardı… Öncelikle Suriye’nin rejim muhalifleri batının çıkarlarıyla hep barışık olan küresel çapta etkili “ insan hakları” ve “demokratik HDÖ (STÖ)”leriyle ilişkiliydiler. Muhalifler ya da hasımlar bunlar aracılığıyla ülke dışında seslerini duyurmaktaydılar. Ülke içinde ise birkaç çıkış dışında eylemsiz örgütlülük içerisinde faaliyet göstermekteydiler. Zorda kalıp da Suriye’den kaçan muhalifler batının kollayıcı kanatları altında ülkelerinde bulunduklarından çok daha etkili bir şekilde çalışmalar yapmaktaydılar.

          

Diğer taraftan bölgedeki ESAD ve Şii muhalifi ülkeler, Suriye ile olan ekonomik ve kültürel içeriği ağırlıklı olmak üzere diplomatik ilişkilerini iç muhaliflerle işbirliğine dönüştürerek başarıyla kullandılar. Bugün gördüğümüz gibi Lübnan’ın Dürzileriyle Dera’nın halkının arasındaki bağlantının somut kanıtı izlemekte olduğumuz olaylardır. Ülkenin Sünni halkının Şii yönetime olan husumetinin Suudiler tarafından beslenip, harekete hazır tutulduğu gözler önündedir. Düne kadar üzeri örtülü olan bu gerçek Halep, Humus hatta Şam şehirlerine sıçrayan isyanlarla ortaya çıktı. ESAD’lar ile görülecek hesabı olan İsrail ve batılı çevrelerin Suriye’deki yerleri unutulmamalıdır.

          

Bugün Suriye ısrarla olayların arkasında yabancı parmağı olduğunu iddia ederek tüm ülkeyi etkisi altına alan bir komploya kurban edilmeye çalışıldığını vurguluyor. Ancak batı kamuoylarının kanaatlerinin oluşmasında kesin belirleyici rolü bulunan basın-yayın organları bu savunmayla adeta dalga geçmekteler. Haberlerinde, köşe yazılarında isyanın düpedüz bir halk hareketi olduğunu yaymaktalar. Ortadoğu’yu iyi tanıyan gazeteci Robert FISK; her akşam devlet televizyonunda isyancıların kafasını kestikleri, gözünü oydukları genç Suriye askerlerinin cenazesi gösteriliyor, ama nedense üçyüzden fazla sivil ölüye ait tek bir cenaze görülmüyor, diyerek proganda savaşının iki tarafından birini ortaya koymaktadır. Açıkça görülmektedir ki, burada da Şam kaybeden taraf olmaya en yakın olandır. Yine R. FISK’in bildirdiğine göre; Suriye’de isyanı yeşertmek amacıyla Lübnan’daki yandaşlara, eski Suudi istihbarat başkanı olan Turki bin Abdul Aziz tarafından imzalanmış 300 bin dolarlık çeklerin dağıtıldığı öne sürülüyor. Henüz olaylara başlamadan önce, bir devletin yönetiminin henüz sorgulanmaya başlanmadığı zamanlarda böyle bir bilgi, içte ve dıştaki işbirlikçilerin ahlâksızlığını kanıtlamak için yeterlidir. Ancak olağanüstü duruma geçişten sonra aynı bilginin inandırıcılığı kalmayacak ve hasım olan diğer taraf inkâr edecek hatta kolayca geçiştirilecek asılsız bir iftiraya dönüştürecektir.

          

Suriye’nin arşivlerinde benzeri yabancı etkisini kanıtlayacak bilgi ve belgeler bulunduğundan hiç kuşku duyulmamalıdır. Devlet organlarının dışında kullanılmasına zaten imkân olmayan bu bilgi ve belgelerin artık kullanılmaları halinde bile pratik bir yararı olmayacaktır. Olaylar çığrından çıktığı için bugünden sonra bunlara dikkat eden olmayacaktır. Tüm dünyanın gözünde Suriye demokrasi mahrumu ve muhalifleri de onun kurbanları olarak kabul edilecektir.

          

Coğrafyanın, tarihin ve günümüzdeki ortak kazanımlarımızın yollarımızı kesiştirdiği bu ülkedeki olaylar son derece gerçekçi bir şekilde değerlendirilmelidir. Çıkarılması gereken ders şu olmalıdır: Yıllarca dikkatli ve planlı bir mühendislikle yaratılan etnik veya mezhep bilincine dayalı toplumun harekete geçirilmesi için küçücük bir kıvılcımın yeterli olduğu hiçbir zaman, ama hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır. Ateşlemenin zamanına başkalarının karar vereceğinin duyarlılığı içinde bir an bile boşa geçirilmeden, kamudüzeninin yasal işleyişini, politik ve insani ilişkileri sinsi amaçlarına kullananların faaliyetleri deşifre edilmelidir. Maddi ve sosyal veya siyasi statü uğruna toplumun dönüştürülmesine, katmanlarının birbirinden ayrıştırılmasına hizmet edenlerin yasal serbestlikten yararlandıkları kanallar, hukukun serbestçe işletilmesiyle kesilmelidir. Yasaklamanın bir yararının olmadığı ortadadır. Kitlelerin arkasına sığınanların önce toplumsal düzenin, sonra da hukukun işleyişine engel olma girişimlerine kesinlikle hoşgörü gösterilmemelidir. Olaylar başlayana kadar ülkenin her köşesini denetliyormuş gibi görünen Şam yönetiminin kısa bir süre içerisinde kararlılığını yitirdiği unutulmamalıdır. Yıllardır başkaldırması için bilenen bir küçük grup, tepeden aşağıya yuvarlanan kartopu misali daha yolun yarısındayken yıkıcı bir güce ulaşacaktır. Sonuçta sokağa dökülmeye zorlanan halkın karşısında duran devletin meşruiyeti sorgulanmaya başlanır. Bir kargaşa anında toplumda var olan dengesizliklerin, anlaşmazlıkların gözardı edildiklerinden mi ya da yetersiz kalınmasından mı var olduklarının tartışılmasının bir önemi yoktur. Önemli olan bu sorunları kişisel statüleri için işbirliği halinde kullananların, içerisinde barındırdıkları toplumdan ayıklanmalarıdır. Kamu düzeninin devamı ve hukukun geçerliliğinin korunması sayesinde çatışmadan medet umanların oyunları bozulacak ve toplumsal uzlaşma kendiliğinden gelecektir.