Sentetik Kürt kimliğinin büyük bir başarıyla Kürt halkına monte edilmesinin sonucunda Türklükleri bütün tartışmalara son verecek kesinlikte kanıtlanmış olsa dahi Kürtler, Türküz demeye çekineceklerdir. Çünkü Türklükle Kürtlük birbirine öylesine hasım ve karşıt hale getirilmiştir ki Türklüğü kabullenmeleri akıl ve duygu sınırlarının çok ötesine taşınmıştır. Oysa Türklerle Kürtlerin yakınlığının bin yıldır birlikte yaşamaktan da öte olduğu gen araştırmalarından çıkan sonuçlarla kanıtlanmıştır. Kanıtlanan bir diğer gerçekle Mezopotamya’nın en eski halkının sadece Kürtler ya da onların soyundan geldiklerini iddia ettikleri mazide kalmış halklar olmadıklarıdır.

 

Kürtle Türkün arasındaki bağı bizim dışımızdaki diğer bazı olaylarda görmek mümkün değildir. Onlarınki tarihi geçmişinden, üzerinde yaşadığı topraklarda egemen oluşundan ayrıca genetik olarak da farklıdır. Bir Fransız ile bir Korsikalının veya bir Bask’ın genlerinin ayrı olduğu bunun sadece bir örneğidir.

 

Yaratılan naylon Kürt etnisitesinin temel dayanaklarından olan Kürt dili ve Kürt tarihi konusunda da benzeri tespitler bulunmaktadır. Doğal olarak Kürt etnik milliyetçiliğinin karşısına bilimsel kanıtlarla çıkanlar bulunuyor. Ama bizzat kendileri de Kürt tarihi, Kürt dili konularında aynı açmazı yaşamaktadırlar. Kürt kimliğinin mimarı olan batılı araştırmacılar özellikle dil ve tarih konusundaki eksikliklerini gidermede zorlanmaktadırlar.

 

Üstelik genetik bilimi onların yarattıkları bu sentetik kimliğin uydurma oluşunu kanıtlamaktadır. Öyle sloganlarda söylendiği gibi Kürtler bu toprakların yegâne sahibi değillerdir. Bugünkü husumetlere rağmen bu topraklarda diğer milletlerle kaynaşmış olduğumuzun kanıtı gen araştırmaları sonuçlarıdır. Ermenistan Kemik İliği Bankası yöneticisi Savak AVAGIAN’ın başında bulunduğu Ermeni bilim adamlarının araştırmaları Ermeni ve Türk genlerinin yüksek ölçüde birbirlerine uydukları sonucuna varmıştır. Aynı şekilde Kürtlerin de aynı gen havuzunda olduğunu görmüşlerdir. (1)

 

ABD’de gen araştırmaları yapan ve biyoteknoloji alanında faaliyet yürüten National Center for Biotechnology Information’ın (NCBI) araştırma sonuçlarından bizi ilgilendirenlere göz attığımızda şu dikkat çekici bilgiyle karşılaşıyoruz: Kürtler ve Ermeniler genetik olarak Türklere ve diğer Orta Doğu halklarına çok yakındırlar. (2)

 

Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Ahmet TAŞAĞIL, Ankara Üniversitesi’nde 2-3 Mart 2010 tarihleri arasında yapılan Avrasya Sempozyumu’ndaki konuşmasıyla Türk ve Kürdün, Zazanın aralarındaki tarihi bağı açık verilerle ortaya koymuştur. Bu konuda verdiği çarpıcı bir örnekte Taşbaba’ların Göktürk’lerde ve Zaza’larda aynı olduğunu bildirmiştir.

 

Birçok araştırmacının kitaplaştırdığı araştırma sonuçları da Orhun Yazıtları’nı kanıt olarak göstermektedirler. Yazıtlardaki bazı harflerin bugün kaybolmaya yüz tutmuş olan bir gelenekle Türkmen, Kürtleşmiş Türkmen ve Kürt kadınlarının yüzlerine, ellerine dövme olarak işlendiğini bildirmektedirler. Özellikle Gaziantep ve Urfa yörelerinde sıkça karşılaşılan sadece bu kanıt bile Türkle Kürdün birbirini ne kadar eski bağlarla bütünleştirdiğini ortaya koymaktadır.

 

Kürt kimliği konusundaki tezlerin inandırıcı hale getirilmesi için Selahattin Üniversitesi ile Paris Kürt Enstitüsü tarafından 6-9 Eylül 2006 tarihleri arasında “Kürt Çalışmaları Dünya Kongresi” başlıklı bir konferans yapıldı. Buraya dikkat; konferans, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın destekleriyle gerçekleştirildi. (3)

 

“1920-1945 Oryantalizmin Etkisi Altında Kürt Kimliğinin İnşası” başlıklı bir sunum yapan İsviçre’den tarihçi ve sosyolog Jordi Tejel GORGAS’ın ileri sürdüğü görüşler Kürt kimliğinin yaratılmasındaki zorlamayı gün ışığına çıkarıyor. Kürtlere kimlik hazırlanıp giydirilmesini “imagined community-tasarlanan toplum” olarak tanımlıyor. Onun açıklamalarıyla; “Imagined community” İngiltere ve Fransa’nın etkisi altında Irak ve Suriye’de gerçekleştirilmiştir. Kürt hareketi, Kemalistlere göre hain olan Kürt aydınlarının sığındıkları Suriye’den yani sürgünde boy vermiştir.

 

Burada ifade edilen bir hareketin milli olmayıp, sömürge ve manda yönetimlerinin yetiştirmesi olduğunun itirafıdır. Bu önemlidir, diğer taraftan maddi hata da yapılmaktadır. Çünkü ülkesine ve milletine ihanet edenler Suriye’ye sürgüne gönderilmemişlerdir. Arkalarında büyük acılar çeken bir Kürt halkı bırakarak canlarını kurtarmak üzere Suriye’ye kaçan isyancılardır. Tıpkı ÖCALAN’ın yaptığı gibi bizzat kendi irade ve kararlarıyla kaçmışlar ve canlarını Fransızlara emanet etmişlerdir.

 

Sosyolog-tarihçi GORGAS, eski doğu bilimcilerin aksine yenilerinin doğunun içerisine girdiklerini, eskilerin uzak kalışlarını ortadan kaldırdıklarını bildirmekte ve devamında; yeni doğu bilimcilerin imparatorlukları için çalışan İngiliz ve Fransız ajanlar olduklarını açıklamaktadır. Bu açıklamanın hemen ardından bugünkü “Kürdistan” haritalarının yeni doğu bilimci ajanlar tarafından hazırlanmış olduğu gerçeğini hatırlayalım.

 

Eski doğu bilimciler, Kürtleri kaba ve hırsız bir millet olarak tanımlarmış. Adı geçen araştırmacı ise değişim sayesinde bu yargının yerini Kürtlerin soylu ve cesur insanlar olduğuna bıraktığını söylüyor. Yanlış ve samimi olmayan bu görüşün aksine bizce yargıdaki bu değişimin nedeni Kürtleri daha iyi tanımalarından değil de toprağın altında yatan petrol denizini keşfetmiş olmalarındandır.

 

Kürtlerin tarihini, kültürünü ve edebiyatını İngiliz ve Fransızların yazdıkları bizzat araştırmacı tarafından ifade edilmektedir. Demektedir ki Irak’ta İngilizlerin yaptıklarının aynısını Fransızlar Suriye’de yapmışlardır. Söz konusu alanlardaki çalışmalarını 1960-1970’lere kadar yazmaya devam eden önde gelen isimler, Roger LESCOT, Pierre RONDOT ve Peder Thomas BOIS’dır. Zorlama Kürdoloji yaratmayı ise mükemmel bir ifadeyle anlatmaktadır: “government anthropolgy-devletin yönetimindeki insan bilimi”.

 

Government anthropology ışığında yaratılan Kürdün etnik kimliğini kullanabilmesinin batıyla yakın ilişkilere ve “backward Orient-çağdışı doğu” olan Arap’lardan uzak duruşuna bağlı olduğunu belirtip, bu doğrultuda tavsiyelerde bulunmaktadır. Tavsiyeler bugünkü Arap-Kürt düşmanlığının nedenlerini öyle uzakta aramaya hiç gerek olmadığının kanıtıdır. Çalışmalar çok yönlü olarak yürütülüyor. Husumet-kimlik yaratılırken diğer tarafta o zamana kadar Rusların elinde olan Kürt etnisitesine karşı batı tarzı Kürt etnisitesi yaratılması bulunuyordu. Yine bir başka tarafta “mirror-image effect-aynada yaratılan görüntü etkisi” ile Kürdün karşısına hasım olarak Türk yerleştiriliyordu.

 

Çalışmaların başlıca unsuru olan Kürt seçkinleri GORGAS, “westernised” yani batılaştırılmış olarak tanımlıyor. Biz ise bundan, eskinin duracağı yeri bilmeyen aşiret reislerinin, şeyhlerinin yerine kullanıma alınan seçkinlerin ehlileştirildiklerini anlıyoruz. Westernised Kurdish elites ile başlayan süreç “Hommus Kurdicus” adıyla anılıyor. Yani ilk Kürt tipini yaratmak.

 

Ara verilmeden devam eden zoraki kimlik yaratıp monte etme çalışmalarının bir ayağı Avrupa Konseyi’nde de (AK) devam ediyor. Tam da Türkiye yeni anayasa tartışmalarıyla çalkalanırken 17 Temmuz 2007 tarihinde Avrupa Konseyi’nde “Diyarbakır/Sur’daki Yerel Demokrasi” konulu kongre düzenlendi. Daha ilk bakışta kongreye sunulan ve webden duyurulan raporda yer alan hususların neredeyse siyasi PKK’lıların açıklamalarıyla bire bir aynı oldukları dikkati çekiyor. Kürtçe ile ilgili bölümdeyse, bu dilin geçerli bir iletişim dili olmadığı görüşüne karşı çıkılarak aksinin doğruluğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Oysa bütün bu tartışmalardan önce basit bir soruya cevap verilmesi hızlı bir çözüm olacaktır. Kürtçe Mezopotamya’da mı yazıldı yoksa Petersburg Üniversitesi’nde mi, Paris, Berlin ve Stockholm Kürt Enstitüsü’nde mi yazıldı? Soru kadar cevabı da basit! (4)

 

Bu soruya biz cevap verirsek yanlı olur diyelim ve cevabını kendilerine bırakalım… Lozan Konferansı’nda Musul ve “Kürt Meselesi”nin görüşülmesi sırasında Kürtler ve dilleri konusunda İngilizlerin ileri sürdüklerine bakalım. Kelimesi kelimesine:

 

“Kürtler, çoğunlukla okuma-yazma bilmemektedirler; bizim başlattığımız Kürt yazısıyla öğretimin çok gelişmesine de vakit bulunamamıştır. Şimdiye kadar, güney Kürdistan’da yazılı hiçbir Kürt dili yoktu.” (5)

 

Bizim için büyük bir ayıp olan Kürtçülük ve Kürt araştırmaları konularındaki bilgilerimizin neredeyse tamamı sömürgeci ve ayırımcı kapısından giren yabancıların bulundukları iddialardan oluşmaktadır. Dil konusundaki bilim uzmanlığı tartışılmaz olan Prof. Dr. Ahmet BURAN, bu konudaki açlığımıza cevap vermektedir. Kürtçenin üzerindeki yabancı belirleyiciliğini sergileme konusunda son derece yararlı bilgiler sunmaktadır. “Dil coğrafyası”, “yerleşme tarihini, tarih sorunlarını aydınlatan bilgilerin önemli ipuçlarının sağlanmasına yardımcı olur. “demektedir.

 

Sözlerini olduğu gibi aktaralım: “Bugün Urfa yöresinde yaşayan Badıllı (Beğdili), Birecik’teki Barakların; Diyarbakır’ın Karacadağ yöresinde yaşayan Terkân (Türkân) ve diğer yörelerdeki Badılların; Mardin yöresindeki Dahilcan ve Suruç yöresindeki Banazan aşiretinin arasındaki Beğdili oymaklarının Viranşehir ve Siverek yöresindeki Karakeçili aşiretlerinin Batı ve Orta Anadolu’daki kolları gibi başlangıçta Türkçe konuştuklarını Ziya GÖKALP 1922 yılında Diyarbakır’da çıkardığı Küçük Mecmua’da belirtmektedir. “ (6)

 

Yaratılmaya çalışılan Kürt tarihi konusunda da benzeri açmazların olduğunu görmekteyiz. Bu durum bizzat Kürtçü tarihçilerin de gözünden kaçmıyor. AK’de 7 Temmuz 2006 tarihinde yapılan kongrede, Kürtlerin Kültürel Durumu konulu raporun görüşüldüğü toplantıda bu konu ele alınmıştır. Kürt tarihçi ve yazar olan Mehrdad IZADY’nin, Kürtlerin tarihini kanıtlayacak verilerden yoksun oldukları açıklamasına yer verilmiştir. Kürtçü araştırmacının sözleri şu şekildedir:

 

“Peşinen kabullenilen bir sıkıntı olmasa da dünyanın her hangi bir yerindeki bir müzede Kürdü tanımlayan arkeolojik bir obje olmaması şaşırtıcı bir gerçektir.” Demek ki dünyada Kürt kimliğini kanıtlayacak bir tek arkeolojik eser bulunmuyor. Yani sentetik Kürt tarihinin aksine Kürdün geçmişi sanıldığı kadar uzağa gitmiyor. (7)

 

Bu gerçeğe bizzat bulunduğumuz bir gözlemle katıldığımızı belirtelim. Dünyanın sayılı müzelerinden olan Louvre’da dünya üzerinden gelmiş-geçmiş her uygarlığa ait eserler sergilenmektedir. Hatta öyle ki bazılarının çokluğu nedeniyle müzenin katları ayrılmıştır. Bunca zenginliğe rağmen tek bir Kürt çanağına rastlamak mümkün değildir. 16. Yüzyıldan itibaren batılı misyonerlerin Ortadoğu’ya, Mezopotamya’ya dağılmalarıyla birlikte Kürtçeyle olmamakla birlikte Kürt edebiyatının birkaç örneğine rastlıyoruz. Ama daha öncesi yok! İnsanoğlunun 15 bin yıl önceki atasının kafatasını bulan arkeoloji, bir tek Kürt çanağını bulamıyor.

 

2006 yılında Erbil’de Fransa Dışişleri Bakanlığı ile K. Irak Kürt yönetiminin yardımlarıyla gerçekleştirilen Kürt Çalışmaları Dünya Kongresi’nde yapılan sunumlarda söz konusu açmaz değişik açılardan ele alınmıştır.

 

Tarihçi Boris JAMES, sunumunda İsmet Şerif VANLI’nın, Ortaçağ’daki Kürtlüğü araştıranın bulunmadığından, bu görevden kaçınıldığından şikâyet ettiğini bildirmiştir. Bilindiği gibi iki yıl önce hayatını kaybeden İ. Şerif VANLI, Kürtçülerin daima saygı duydukları önde gelen bir araştırmacıdır.

 

Kürtlerin tarihteki bazı kavimlerin soyundan geldikleri konusundaki varsayımların doğru olmadığını eski Arap kaynaklarına dayandırarak açıklayan araştırmacı, artık günümüzde Lur’ların Kürt olmadıklarının bilindiğini söylemiştir. Şhabânkara (Şabankara) kavminin de Kürt olmadığını eski Arap kaynaklarıyla açıklamıştır. Bir başka yanlışı daha düzelten B. JAMES, 1193 yılında Akra Kalesi’nin (İsrail sınırları içerisinde kalmıştır) Frenklerin rehin aldıkları kale komutanı al-Mashtûb’un hikâyesinden yola çıkmaktadır. O döneme ait kaynaklarda Al-Mashtûb’un Hakkârili bir Kürt olduğunu belirterek, Kürt kavramının sosyal bir sınıfı anlattığını, amir ve mal sahibine karşı olanlar için kullanıldığını, Kürt sınıfının çok yoksul olduğunu, etnik bir sınıfı tarif etmediğini açıklamıştır.

 

Araştırmacı Kürt etnik milliyetçiliğinin köşe taşlarından birisi olan Newroz efsanesinin bir başka kültürden alınma olduğunu Arap kaynaklarından aldığı bilgiyle açıklıyor. Efsanenin aslında bize Dehak olarak öğretilen zalim kralın adı Bayûrasf, vezirinin adıysa Armâ’îl’dir.

 

Kürtlerin tarihin karanlıklarında kalan bugün şehirleşmiş kavimlerle aynı hayat tarzını yaşadıkları iddialarına da açıklık getiren B. JAMES, Erbil’in Muzaffar al-dîn Kûkburî tarafından yönetildiğini, Kürtlerin ise çevredeki dağlarda yaşadıklarını, soygun ve talanla geçindiklerini bildirmektedir. Diğer Kürtçü tarihçiler de bilgi doğrultusunda tespitlerde bulunmaktadırlar. Kürtlerin Süleymaniye ve Erbil’e 1950 yılından sonra yerleşmeye başladıklarını söylemektedirler. (8)

 

Altı asırdan beri süregelen etnisite-kimlik yaratma çabalarının sonucunda Kürtçülüğün bugün ulaştığı nokta normal karşılanmalıdır. Normal olmayan dün Osmanlı’nın bugün de Türkiye’nin kendi Kürdünü yabancıların insafına terk etmiş olmasıdır. Batı kamuoyunun inanmışlığı ise ayrı ama yine bize ait bir ayıptır. Batılı Kürtçülüğün sentetik tarafını görmemekte, Katolik-Protestan, Bask-İspanyol ve Fransız, Tamil-Sinhala etnik kavgasıyla aynı olduğunu düşünmektedir. Biz birey ya da devlet olarak gerçekleri anlatmadığımız için Türkün Kürtle arasındaki bağdan haberi yoktur.

 

 

Dipnotlar

 

(1) http://www.hurriyetdailynews.com/default.aspx?pageid=438&n=turks-armenians-share-similar-genes-say-scientists-2009-12-24

(2) http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12392505

(3)http://institutkurde.org/en/conferences/kurdish_studies_irbil_2006/Jordi+TEJEL+GORGAS.html

(4)https://wcd.coe.int/ViewDoc.jsp?id=1183385&Site=Congress&BackColorInternet=e0cee1&BackColorInteranet=e0cee1&BackColorLogged=FFC679

(5) Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Eylül 1987, Lozan Konferasında Musul ve Kürt Meselesi (III), s. 51

(6) Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Dil Atlası, Prof. Dr. Ahmet BURAN, Biyografi net

(7) http://assembly.coe.int/ASP/Doc/XrefDocDetails_E.asp?FileID=11316

(8) http://institutkurde.org/en/conferences/kurdish_studies_irbil_2006/