İslam karşıtı aşırı sağcı Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar (PEGIDA) örgütünün, Hollanda’nın Utrecht kentindeki Ulu Cami önünde yapmayı planladığı barbekü ve domuz çevirme etkinliği belediye tarafından yasaklandı. PEGIDA’nın bu kararı ise İslami çevrelerde bir provokasyon olarak algılandı. Avusturya’nın sağ popülist koalisyon hükümetinin, yedi camiyi kapatma, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı iki imamın oturma izinlerini iptal etme ve 40 imamı da sınır dışı etme sürecini başlatma kararına eleştiriler yağdı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’a “Yeniden bir haçlı-hilal mücadelesi başlar ki, bunun sorumlusu da sen olursun” sözleriyle tepki gösterdi.

 

Hollanda’da ve Avusturya’da artan İslam karşıtlığı sonucu alınan kararları ve bunların Türkiye – Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerine etkilerini Doç. Dr. Can Ünver, TÜRKSAM için değerlendirdi.

 

Avrupa’da gittikçe artan popülizm ve İslam fobisi her gün yeni boyutlara ulaşıyor. PEGIDA Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Yurtseverler Birliği adı altında bundan birkaç sene evvel Almanya’da kurulmuştur. Daha sonra diğer ülkelere de yaygınlaşan bir “vatandaş hareketidir”. Hangi çizgide ve hangi istikamette olduğu ortadadır. Yeniden ırkçılığı hortlatan popülizmle beslenen dolayısıyla siyasal yaşamı da çok ciddi biçimde etkileyen bir harekettir. Bu hareket, Hollanda’da da var. Hollanda aslında biraz daha hoşgörülü, yabancılara karşı saygılı bir görüşe sahip gibi olmakla birlikte son zamanlarda, özellikle 2001’den sonra burada Avrupa’da ilk defa Fransa’yla birlikte aşırı sağcı Neo-Nazi olarak değerlendirilebileceğimiz siyasi hareketler başladı. Sonuçta, Neo-Nazilerin Hollanda’da güçlü bir tabanı var. Rotterdam’da tabiri caizse edepsiz bir harekete kalkışmaları oradaki vatandaşlarımız açısından da çok üzücüdür. Gerçi gerekli tepkiyi gösterdiler, daha sonra tam iftar saatinde diyanet camisinin karşısında domuz mangalı yapmaktan vazgeçmek zorunda kaldılar. Bunlar tabi toplumu geren, toplumsal huzuru bozan ve son derece yakışıksız tavırlar ve davranışlardır. Ancak, görülen odur ki, Hollanda’da ve diğer ülkelerde merkez siyaset genellikle bunlara bir hoşgörüyle yaklaşıyor. Aslında kendi bindikleri dalı kestikleri düşüncesi içerisindeyim ayrıca gittikçe de artan bir tehlikeyle de karşı karşıyalar. Sanki eğer böyle davranırlarsa sağa kaymış olan oyları tekrar kazanacaklarını düşünen o ana akım siyasi partiler aslında çok büyük bir yanılgı içindeler çünkü onlara büsbütün destek olmuş oluyorlar.

 

“Sebastian Kurz, Popülizmden Besleniyor”

 

Avusturya da maalesef Almanya’daki bu işi önde götüren ülkelerden bir tanesi. 9-10 milyon nüfusu var ve içinde çok da Türk ve Müslüman yok ama burada her yerden daha fazla bir Türk ve Müslüman düşmanlığı son yıllarda iyice kendini belli etti. Çok genç yaşta başbakan olan Sebastian Kurz biraz da popülizmden besleniyor ve hiç tereddüt etmeden parlamentodaki aşırı sağ partiyle bir iktidar ortaklığına gidebildi. Hâlbuki 70’li yıllarda Avusturya son derece liberal bir yapıdaydı. Mesela o yıllarda, sosyal demokrat parti genellikle iktidardaydı. Bruno Kreisky gibi savaş sonrası Avrupa’nın yetiştirdiği en önemli siyaset adamlarından biri orada başbakandı fakat çok ilginç bir şekilde aslında toplumun alt katmanlarında var olan ve varlığını hep sürdürdüğü anlaşılan bir aşırı sağ hareket birden bire üste çıkıverdi. Daha sonra şaibeli trafik kazasında hayatını kaybeden Jorg Haider isimli bir politikacı, liberal partiyi ele geçirdikten sonra hükümet ortağı bu partiyi iyice sağa kaydırdı ve Avrupa’da bir milli arıza merkezi haline getirdi. Avusturya, ciddi bir biçimde aşırı sağında kaynak ülkelerinden biri haline geldi. Şimdi Almanya ve Avusturya’nın da birbirleriyle çok yakınlıkları var. Almanya bazen kendi yapamadığı şeyleri Avusturya’ya yaptırıyor ve yaptıklarına hiçbir şekilde eleştiri getirmez. Dikkat ediyoruz; sanki bir laboratuvar gibi Avusturya Müslümanlara karşı bir tavır içerisine girdi. Bu Almanya tarafından mutlaka tasvip ediliyor. Edilmediğine ilişkin bir açıklama olmadığı gibi sessiz kaldılar ve yarın öbür gün bunu acaba biz nasıl yapabiliriz diye şimdiden düşünmeye başladıklarından eminim. İmamları sınır dışı etmek çok radikal bir harekettir. Eğer bir camide hatalı bir davranış görmüşseniz onunla mücadele edersiniz. Örneğin, okul kötü diye tamamen okulu kapatma gibi bir tavır olabilir mi? Olamaz. Bunu kabul edemeyiz. Zannediyorum camilerden bir tanesinde çocuklara şehitlik temsili yaptırmışlar bu tür şeyler o camileri yöneten o camilerdeki din görevlilerinin biraz daha hassas biraz daha dikkatli olmalarını da gerektiriyor. İçinde bulundukları toplum kati suretle sempati duymamışlardır. Şimdi gayet açık bir şekilde düşmanca tavırların içine girmiş olan bir toplumda Müslümanlara karşı, Türklere karşı bir de böyle onları tahrik edici veyahut koz verici bir takım tavırlar içerisine girmenin de yanlış olduğunu söylemek lazım. Şimdi bunu derken camilerin kapatılmasını ve imamların sınır dışı edilmesini kesinlikle tasvip etmiyor ve mümkün olmadığının da altını çizip tekrarlıyorum.

 

“Türkiye’nin Gerekli Tedbirleri Alması Gerekiyor”

 

Sonuç olarak maalesef iyi bir noktaya doğru gidilmiyor. Buna karşı Türkiye’nin de buna karşı bir takım yaptırımları olabilir. Aslında bundan sonra normalleşme beklemekte mümkün değildir. Avrupa Birliği konusunda Avusturya zaten Türkiye’ye karşı en karşıt tutumu takınan ülkedir. Türkiye’nin aslında gücü ile mütenasip olmayan bir rakiptir. Rakip de değil bir hasım haline gelmiştir. 9-10 milyonluk küçük bir Avusturya Türkiye’ye kafa tutmaya kalkıyor. Bundan kendisinin de çok fayda gördüğünü sanmıyorum ve görmeyecektir de… Ben Türkiye-Avusturya ilişkilerinin bundan sonra çok kısa bir süre içerisinde düzelebileceği kanaatinde değilim. Esas canımızı sıkan üzen bizi ve aslında Türkiye’nin de üzerinde en çok durması gereken konu orda yaşayan vatandaşlarımızın iki arada bir derede kalıp bir takım zararlar görmeleridir. Bu kabul edilmesi mümkün olmayan bir şeydir. Bununla ilgili olarak da mutlaka Türkiye’nin gerekli tedbirleri alması gerekiyor ve gerekli siyasetin yeniden belki de düzenlenmesi gerekiyor. Tabi bu işleri, şu anda, Türkiye’nin seçim ortamında söylemek kolay, yapmak zordur ama seçimden sonra bunlar mutlaka gündeme gelecektir çünkü birçok ülkenin sanki bir boşluktan da istifade eder gibi bir halleri var. Yani bu tür tavırlar aslında bizi üzer ama bize çok zarar veremeyecektir. Ama dediğim gibi oradaki insanlarımızın da bundan zarar görmemesi en önemli temennimizdir.

 

“Türkiye’de Bir Kilisenin Kapatılması AB’de Nasıl Yankı Uyandırdı?”

 

Avrupa Birliği bu tür şeyleri artık kanıksamış vaziyette, yani tutup da niye böyle yapılıyor diye hiçbir yerden bir itiraz bir eleştiri gelmiyor. Avrupa Birliği içerisindeki ülkeler zaten birkaçı hariç Türkiye’nin oraya entegre olması konusunda son derece menfi düşünceler besliyor ve ona göre tavır alıyor. Dolayısıyla bu durum Avrupa Birliği’ni çok üzmez, üzmeyi bırakın bunu tasvip ederler. Camiinin içerisinde yanlışlık yapılmışsa, bir kişi yanlışlık yapmışsa, camiyi tümüyle kapatmanın o camiden istifade eden orda ibadetlerini yapan insanların tümünün cezalandırılması anlamına geliyor ki, hem liberal demokrasiden, insan haklarından ve din-vicdan hürriyetinden söz edeceksiniz, ondan sonra da böyle hareketler yapacaksınız… Şimdi düşünün bakalım Türkiye’de bir tek kilisenin kapanması acaba nasıl bir yankı uyandırırdı? Avrupa’da ya da söz gelişi herhangi bir kilisenin papazlarının sınır dışı edilmesi vs. nasıl bir tepki ile karşılanırdı Avrupa’da? Onun için bunlar son derece yakışıksız, çağdaş olmayan, faşistçe tavırlar ve bu şekilde kabul etmek mümkün değil.

 

“Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri, Orta Vadede Arzulanan Seviyede Gelişmeyecektir”

 

Türkiye ve AB arasındaki ilişkiler çok donuk bir şekilde ilerliyor. En son bu göçmen krizi meselesinde bir yakınlaşma olmuştu. Geçtiğimiz günlerde Yunanistan ile ilgili olarak yapılmış olan Geri Kabul Anlaşması FETÖ’cü askerlerin iadesini reddetmesi, onlara sığınma hakkı vermesi gibi Yunanistan’ın diğer konulardaki tavırları nedeniyle Türkiye tarafından askıya alındı. Ondan önceki hafta AB’den bir heyet gelip bu vize meselesini konuşma, hatta birazda olumlu bir hava estirmeye başlamışlardı. Arkasından gelen haberler, Yunanistan ile anlaşmasanız vizeyi unutun şeklinde olmuştu. Yani sürekli bir dayatma bir tehdit bir olumsuz tavır bu şekliyle Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde ne kadar gidebileceğiniz ben de bilemiyorum. Çok ümitli olmadığımız bir konudur ama Türkiye tavrını değiştirmeden “Vazgeçmedik biz bu işten” demeye devam ediyor ama karşı tarafın ne kadar gönülsüz olduğu ne kadar aslında olumsuz bir portre içerisinde olduğunu görmemek için kör olmak lazım. Onun için Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri, orta vadede arzulanan seviyede gelişmeyecektir. Böyle zaman zaman gerginlikler artar. Tek tek ülkelerle de artar, Avrupa Birliği ile de artar. Böyle bir dönemden geçiyoruz.