Yıl 2030… 1990’lı yıllarda dünyanın süper gücü olan ABD’nin bile açıkça dillendirmeye çekindiği, Kürdistan artık bağımsız ve bölgesinde önemli güç olarak kabul edilen bir devlet. Hiç şüphesiz Kürdistan hayalinin gerçeğe dönmesinde Barzani’nin büyük payı bulunuyor. O bunu yaparken politikasında birkaç unsuru hiç değiştirmedi:

 

– SSCB’den Saddam’a kadar her ülkeyle, her liderle inişli çıkışlı ilişki kurdu. Ama İngiltere, İran, İsrail ve ABD ile ilişkilerini hiç bozmadı. Aksine giderek derinleştirdi.

 

– Dağlarda yaşayan ve nüfusu bölgenin diğer etnik unsurlarına oranla oldukça az olan Kürtleri Irak’ın düzlüklerine indirip şehirleri ele geçirdi. Ele geçirdiği şehirleri Kürtleştirdi. Böylece artık eskilerde kalan Irak’ın petrol zenginliğinin üçte ikisinin üzerine oturdu.

 

– 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra birçok çatışmanın içinden geçtiği halde tek bir mermi atmadı. Buna karşılık devleti kıvrak bir diplomasiyle yoktan var etmeyi başardı.

 

– Türkiye’ye yönelik politikasını önceleri sertlik ve tehdit üzerine kurdu. Ancak gördü ki, bu politika onu kendisine daha çok düşman haline getiriyor. Değiştirdi. Yerine her fırsatta dostluk ve kardeşlik çağrıları yaptığı politikayı koydu. Türkiye’de iktidar hırsı gözünü bürümüş politikacılardan başka hiç kimsenin inanmadığı bu politika, çok olumlu sonuçlar verdi.

 

Oğul Mesut Barzani, baba Molla Mustafa Barzani’nin yaşadığı bir olayı Türkiye politikasının temel ilkesi olarak hiç aklından çıkarmadı. Dağlarda isyanla yaşadıkları yıllarda babası Araplar tarafından idama mahkûm edildi. Ayağına aracılar göndererek yardımını istediği Atatürk’ün ricasıyla cezası bağışlandı o da sürgün edildiği dağlarına tekrar döndü. O günden sonra Barzaniler Türkiye olmadan değil bağımsız Kürdistan’ı kurmak, canlarını bile koruyamayacaklarını anladılar.

 

Bu gerçeği bir tek Türkiye göremedi. 20. yüzyılın başlarında Irak ve Suriye’nin etnik ve dini bölünme yaşadığı günlerde Türkiye’de cumhuriyetle bütün cephelerde bir iç hesaplaşma gerçekleşiyordu. Daha önceden kusursuz bir şekilde çıkarılmış ülkenin fay hatları haritasını elinde bulunduran batının da yardımıyla etnik bölücü PKK, getirilip bu hesaplaşmanın baş köşesine yerleştirildi.

 

Adına demokratikleşme veya bazıları için barış süreci denilen o günlerin yaşandığı sırada PKK’nın, Türkiye iktidarının ve Barzani’nin birbirleriyle kavgasız bir şekilde çıkarlarını elde etmeleri batının gözetim ve yol göstericiliği altında devam etti. Türkiye’de kamuoyunun büyük bölümünün farkında olduğu bu çıkar paylaşımında atılan her adım ülkenin toprak ve millet bütünlüğünden bir parça kopardı. Koparılan parçalar PKK, Barzani ve Batı’nın arasında paylaşıldı.

 

Yüz yıl önceki aldatılmışlığı bir kenara bırakıp Osmanlılığı uyandırmanın ve hilafetin merkezi olmanın hayalini kuran Türkler için bunların hiçbir değeri olmadı. Onlar, ülkeyi birbirine düşman eden PKK terörünün çözümünü kardeşleri Barzani’ye havale ederek, daimi iktidarlarının önündeki engeli ortadan kaldıracaklarının rüyasını görüyorlardı. Oysa gerçekte altı yüz yıllık Kürt bölücülüğünün son adımı atılmak üzereydi. Bölücü Kürtlerin bir bölümünün aşiretten, diğer bölümünün de teröristlikten devlet olmaya geçişinde Türkiye’nin payı oldukça büyüktü.

 

Batı, ustaca yerleştirdiği bağlarla PKK’yı, Barzani’ye, Barzani’yi de PKK’ya hep muhtaç bıraktı. Kuzey Irak’ı Barzani’ye, Kuzey Suriye’yi de PKK’ya bağışladı. Ne var ki, her ikisinin de Kuzey Kürdistan’ı ele geçirmeleri vazgeçemeyecekleri bir hedefti. PKK, yıllar süren mücadeleyle bölge üzerinde silahlı bir egemenlik kurmuş durumdaydı. Barzani ise Şeyh Ubeydullah’tan sonra ele geçirdiği bölgelerdeki bağlantılarını hiç kesmedi ve bölgedeki varlığını hep devam ettirdi.

 

Resmi haritalar o bölgeleri Türkiye’nin bir parçası olarak gösterse de o, Türk vatandaşı olan Kürtleri peşmerge birliklerinde askere çağırıyor, üniversitelerinde okuyan gençlere burs veriyor, evlenenleri ihya ediyor, Mersin’de şirketleri kuruyor, Türkiye’de bölücülük peşindeki Kürt politikacıları besliyordu. Ve bütün bunlar uyuşturulmuş Türkiye’yi hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu.

 

Kuzey Suriye’nin PKK’ya verilmesi hiç uyumayan, gözü hep açık olan Barzani’nin telaşlanması için yeterli oldu. Çünkü güneyden Arapların, doğudan İran’ın, Batı’dan ise PKK’nın sıkıştırması altında kalmıştı. Stratejik zenginliğe sahip olduğu halde topraklarında savunma derinliğinden mahrum kalmıştı. Dahası elindeki petrolü dünyaya nasıl çıkaracaktı. Petrolü dünyaya çıkaramayınca batının dostluk ve desteğini PKK’ya kaptıracaktı.

 

Babasının zamanında olduğu gibi imdadına Türkiye yetişti. Ama bu kez kul değil stratejik ortaktı! Ortaklık iki tarafın da yararına gibi görünüyordu. Türkiye, büyük ortak olarak kendinden son derece emin ve gururluydu. O günlerde henüz bölgesel yönetim olan Kuzey Irak, Kuzey Suriye’deki PKK varlığına engel olacak, Türkiye’nin enerji ihtiyacının büyük bölümünü karşılayacaktı. Bu nokta Türkiye’nin paçasını kaptırdığı, Kürdistan’ın önündeki engelleri kaldırdığı dönemeç oldu.

 

Bugün artık geldiğimiz 2030 yılında tüm dünyanın resmen kabul ettiği bir Kürdistan bulunuyor ve Türkiye ise eskisi gibi büyük ortak değil. Doğal olarak gelişmeler Türkiye’nin umduğu yönde gerçekleşmedi. Bir başka ülkenin güvenliği için Barzani’nin eline silah almayacağı gün gibi aşikârken Türkiye, PKK terörüyle mücadeleyi ona havale etti. O bu hatayı sadece bir kez yapmış olduğu için haklı olarak ikincisinden kaçındı. Şimdi artık Barzani ve PKK sınırları iyice belirginleşmiş olan bölgelerine sahip çıkıyorlar. K. Irak’ta PKK’ya Barzani ses etmiyor, K. Suriye’de de PKK, Barzani’nin varlığına göz yumuyor.

 

Artık karar verici rolünü üstlendiği için Türkiye onun rahatını kaçırmıyor. Botan, Oremar bölgelerini sınırları içerisine aldığından egemenlik alanı daha da genişlemiş oldu. Türkiye’nin dış ticaretindeki ve enerji ihtiyacındaki payı büyük olduğundan istediği anda baskı uygulayabiliyor. Güney ve Güneydoğu bölgesine yaptığı yatırımlar nedeniyle ülkenin sanayi ve ticaretinde dokunulmaz bir noktaya ulaştı. Kendisine bağlı Türkiye Kürdistan’ı Partisi üzerinden ülkenin iç politikası ondan sorulur hale geldi. Batılıların tek bir Kürt milleti inşa etme çalışmalarına Evangelistlerin misyonerliklerine gösterdiği hoşgörü sayesinde dünyadaki itibarı artmaya devam ediyor. Bunlardan ayrıca Batı’nın güvenilir bir enerji ortağı olması, İsrail’in güvenliğinde anahtar rolü oynaması bölgesel güç dengesinde önemli bir üstünlük sağlıyor.

 

İçi zaten boş olan barış sürecini akıllı manevralarla kendi hesabına kazanç olarak dönüştüren PKK, sonuçta özerk Kürdistan’ı yaratmayı başardı. K. Irak ve K. Suriye ile bağlantısını Türkiye’deki özerk yönetimi aracılığıyla yürütüyor. Aradaki sınırların hukuki ve yasal bir değeri kalmadı. Böylece Kürdistan’ın üç parçasında da söz sahibi olup, kendi iradesi doğrultusunda yönetebiliyor. Gelirinin büyük bölümünü Türkiye ekonomisinden elde ediyor. Ülkenin gelişmiş bölgelerinde dağılmış halde olan işgücünden elde edilen kazanç özerk Kürdistan’a aktarılıyor. Uluslararası kurumların gönderdikleri fonların da hatırı sayılır bir ağırlığı bulunuyor. Diyarbakır diplomasi ve politika merkeziyken İstanbul ağırlıklı olarak Kürt sanatı ve kültürüne ev sahipliği yapıyor.