13 Temmuz 2009        Enerji Stratejileri

 

Yıl M.Ö. 586’dır. Babil Krallığı en ihtişamlı dönemlerini yaşamaktadır. Kral II. Nabuccodonosor gücünün doruğundadır ve kendisine yeni hedef olarak Kudüs’ü seçmiştir. Bu amaçla Kral Nabucco Kudüs kentinin kapılarına dayanmıştır. Kudüslüler kenti korumak için ilginç bir savunma taktiği uygulamaktadır. Nabucco’nun daha önce öldü sanılan kızları Abigaille ile Fenena, aslında Kudüslülerin elindedir. Kudüslüler Fenena’yı barış için rehin tutmaktadırlar. Kudüs’ün etkili ismi İbrani Başrahibi Zaccaria, Nabucco’nun kente girdiğini haber alınca, Fenena’yı öldürmek ister. Ancak bu emeline ulaşamadan engellenir. Zira Kudüs Kralı’nın oğlu Ismaele Fenena’yı sevdiği için onun öldürülmesine izin vermez. Kenti işgal etmek için Kudüs kapılarına dayanan Kral Nabucco’nun kızına aşık olan ve onun hayatını kurtaran İsmaele vatan haini ilan edilir. Diğer esir kız Abigaillee ise aslında Nabucco’nun öz kızı olmadığını düşünmekte ve krallık tacını ele geçirmeyi planlamaktadır. Ayrıca Abigaille, Fenena-İsmaele aşkından rahatsızdır, çünkü o da İsmaele’i sevmektedir.”

 

Hikayede M.Ö. 586 yılında Kudüs’te ve Babil’de yaşanan ve tarihte “Babil Esareti” diye bilinen bir olay anlatılmaktadır. Avusturya’nın İtalya’yı işgali sırasında Giuseppe Fortunino Francesco Verdi (Parma, 1813-Milan 1901) tarafından yazılan dört perdelik Nabucco operasında, aşk, entrika, savaş ve mücadele gibi bugünün petrol ve doğal gaz oyununun vazgeçilmez öğelerinin tamamı kendi yerini almıştır. Müzik tarihinin en iyi opera bestecilerinden biri olan Verdi “Nabucco Operası”nı sanki bugünkü Nabucco Projesi için yazılmıştır.

 

AB Enerji Bakanlarının 2003 tarihinde Viyana'daki toplantısında ilk temsili 1842 yılında Milano’daki Scala Tiyatrosu’nda gösterilen “Nabucco Operası”nı izlemeleri “Enerji Güvenliği” konusunda sıkıntılı olan ve yeni arayışlar içerisinde olan AB Enerji Bakanlarının yeni kaynak arayışlarında verilecek isme ilham kaynağı olur. AB’ye doğal gaz getirecek olan boru hattına Nabucco Doğal Gaz Boru Hattı ismi verilir.

 

Nabucco Operası daha sonra Türkiye’de de sahnelenir. Ancak bu sadece operayla sınırlı kalmaz ve AB Enerji Bakanları Türkiye’ye Nabucco Projesi’nde başrolü verirler. Proje kısaca Hazar Bölgesi ve Orta Doğu doğal gaz rezervlerini Avrupa pazarlarına ulaştırmayı öngörmektedir. Türkiye-Bulgaristan-Romanya-Macaristan-Avusturya Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’de diyebileceğimiz Nabucco Projesi konusunda bugüne kadar Enerji Bakanlığı tarafından yapılan çeşitli açıklamaların dışında fiili olarak bir ilerleme sağlanamamıştır.

 

Bulgaristan’dan başlayıp Romanya, Macaristan güzergahını izleyerek Avusturya’ya ulaşması planlanan bu hattın toplam uzunluğu 3.300 km’dir. (Türkiye kısmı: 1.558 km.) Nabucco Doğal Gaz Boru Hattı’nın minimum 25 maksimum 31 milyar m3’lük yıllık taşıma kapasitesine sahip olması öngörülmektedir. Hattın 2012'de faaliyete geçmesi hedeflenmektedir. Hattın toplam maliyetinin yaklaşık 5.8 milyar dolar olması hesaplanmaktadır.

 

'Nabucco' hattı, Hazar havzasından ve Orta Doğu’dan gazın Türkiye/İstanbul üzerinden Güney Avrupa`ya taşımayı öngörmektedir. Bu proje kapsamında alınması düşünülen Azeri gazının zaten Şahdeniz projesi ile 2007`de Türkiye’ye getirilmiştir. Nabucco Projesi tam anlamıyla başladığı takdirde Azeri gazında herhangi bir sorun yaşanmaz. Sorun bir tek Azeri gazının yeterli miktarda olup olmaması ile ilgili olabilir. İran ile anlaşmamız zaten var ve halen bu ülkeden gaz almaktayız. Ancak ABD’nin İran’a ambargo uygulaması konusundaki tavrı ortadadır. İran ile ilgili bir diğer sorun da bu ülkenin yeni gaz yataklarına yatırım yapamaması sebebiyle özellikle kış aylarında İran’ın kendisinin bile gaz sıkıntısı çekmesidir. Irak’ın bu aşamada projeye dahil olması konusunda girişimler mevcuttur. Ancak öncelikle bu ülkede iç istikrarın sağlanması gerekmektedir. Bu ise kısa vadede pek olası gözükmemektedir. Irak’da istikrar sağlandıktan sonra projeye katılması olasıdır. Mısır ile Şubat ayı ortasında İstanbul’da Mısır doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması konusunda TERGAS isimli şirketin kurulmasına ilişkin mutabakat zaptı imzalanmıştır. Bu konuda da bir sorun gözükmemektedir. Burada asıl önemli olan sorun Trans-Hazar projesiyle Türkmen gazının Türkiye ve Avrupa`ya taşınmasındadır. Bu konuda uzun süredir konuşulmasına rağmen fiili olarak net bir adım atılamamıştır. Hazar’ın statüsü sorunu ve Türkmenistan ile Azerbaycan arasında Hazar kaynaklarının paylaşımı gibi diğer temel sorunların da mevcudiyeti Türkmen gazını bu aşamada pek mümkün kılmamaktadır. Bölgenin en zengin doğal gaz üreticisi ülkesi olan Türkmenistan’ın, ardından ise Özbekistan ve Kazaksitan’ın katılımı olmadan ise bu proje fazla bir anlam ifade etmemektedir. Elbette ki, Rusya’nın da bir şekilde projeye dahil edilmesinin mümkün olması durumunda projenin hayata geçme şansı yükseltir.

 

3 bin 300 kilometrelik bu boru hattı projesinde şu anda, Avusturyalı OMV, Bulgargaz, Macar MOL, Rumen Transgaz ve Türk BOTAŞ yer alıyor. Alman RWE Gaz Şirketi 5 Şubat’ta Viyana’da yapılan ve Enerji Bakanı Hilmi Güler’in de katıldığı bir toplantıyla Nabucco’nun altıncı ortağı olmuştur.

 

Fransız şirket Gas de France bu projeye katılmak istemektedir. Ancak Fransa’nın 1915 yılı olayları ile ilgili olarak Türkiye’ye karşı tutunduğu olumsuz ve maksatlı tavrı nedeniyle bu konuda sorunlar yaşanmaktadır.

 

AB Enerji Bakanları yukarıda da ifade edildiği gibi Nabucco Projesi’nde başrolü Türkiye’ye verir ama kendileri yardımcı oyuncu bile olmak istemezler. Başta Almanya, Fransa, İtalya, Bulgaristan ve Yunanistan olmak üzere neredeyse bütün AB üyesi ülkeler Nabucco Projesi’ne rakip olan Rus alternatif hatlarının ve özellikle de Güney Akım Projesi’nin iştirakçisi durumundadırlar. İtalyan ENİ şirketi bu projelerin finans ve inşaat işlerinde aktif olarak yer almakta, Güney Akım’ın hayata geçmesi için temel geçiş anlaşmalarını imzalamaktadırlar. AB üyesi ülkelerin hepsinin Rusya ile bir şekilde doğal gaz anlaşmaları varken ve her geçen gün yeni anlaşmalar imzalarken Türkiye’ye Rusya ile rekabet etme görevi biçilmiştir. Aslında bugüne nasıl gelindiğine bakmakta fayda vardır. Zira biz Rusya ile doksanlı yılları saymazsak 2006 yılına kadar tam bir balayı havası yaşamaktaydık.

 

500 yıldan fazla bir süredir (1492 yılından beri) diplomatik ilişki içerisinde olduğumuz, bu süre zarfında çeşitli defalar sıcak ve soğuk savaşlar yaşadığımız Rusya ile ilişkilerimizde 2007 yılından beri bir duraksama ve yeniden rekabet sinyalleri alınmaktadır. Aslında SSCB’nin dağılmasından sonra diğer cumhuriyetlerle beraber bağımsız olan Rusya Federasyonu ile ilişkilerimiz başlangıçta gayet sıcak bir şekilde devam ederken 1993 yılından itibaren çok sert bir rekabet havasına girmişti. O dönemde Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerine olan ilgisinin Rusya’da Pantürkist bir hareket olarak algılanması ve ondan da önemlisi Hazar bölgesi enerji kaynaklarının paylaşılması ve Batı pazarlarına ulaştırılması güzergahların tespitinde Türkiye ve Rusya’nın karşı karşıya gelmesini kaçınılmaz kılmıştı. Bu sebeple de doksanlı yıllar boyunca çok büyük bir rekabet yaşanmıştı. 1997 yılına gelindiğinde enerjinin iki ülke arasında rekabet yerine işbirliğine dönüşebilmesi umudu doğmuştur. Bu sebeple Rusya Başbakanı Viktor Çernomirdin Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Mavi Akım Doğalgaz Hattı anlaşması imzalanmıştır. Devam eden süreçte Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol İletim Hattı’nın da artık Türkiye üzerinden geçeceğinin belirginleşmesi bu alanda rekabeti zaten anlamsız kılmıştı. Bununla beraber 11 Eylül süreciyle dünyadaki birçok denge de değişmeye başlamıştı ve karşılıklı rekabetin her iki ülkeye de faydadan çok zarar getirdiği ise bu süreçten önce anlaşılmaya başlamıştı.

 

1999 yılında iki ülke arasında imzalanan “Teröre Karşı İşbirliği Anlaşması” Doğalgaz alanında yapılan anlaşma ile yumuşama sürecine giren ilişkilerde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Ardından imzalanan Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı ise artık rekabetin anlamsızlığını ve işbirliğinin gereğini atılan imzalarla teyit etmiştir. Bu Eylem Planı ile sadece karşılıklı olarak işbirliği yapılmakla kalmayacak üçüncü ülkeler de bu işbirliğine dahil edilecekti. Bu anlaşmayla iki ülke arasında rekabet konusu olan Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinde işbirliği amaçlanmıştır. Yine bu dönemde devreye konan Komşu ve Çevre Ülkeler Stratejisi ile iki ülke arasındaki sorunlar ekonomik ve ticari araçların ön plana alınması ile çözüm yoluna konulmaktaydı. Zaten doksanlı yılların başında ekonomik ve ticaret siyasetin önündeydi ve hatta önünü açmaktaydı.

 

2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle “Türkiye’de İslamcılar iktidara geldi” gibi bir korkuya kapılan Kremlin’in bu korkusunun boşuna olduğu kısa sürede anlaşılınca ilişkilerde yeni bir dönemin önü de açılmış oldu. Ve elbette bu süreçte Rusya’da da iktidar değişmişti. Dış politikayı hala SSCB metotları ile götürmeye çalışan Boris Yeltsin yerine dış politikada bölge ve bölgeselciliğe önem veren Vladimir Putin iktidara gelmişti. Putin iktidarının ilk yıllarında yakın çevre daha öncelikli olduğundan Türkiye, Rus dış politikasında hak ettiği yeri alamamıştı. Ancak ilerleyen yıllarda Kremlin yönetimi Balkanlar-Karadeniz ve genel olarak “Güney Hattı’nda” önceliği ve önemi Ankara’ya verme kararı almıştı. 2004 yılı Aralık ayında ilk defa bir Rus Devlet Başkanı olarak Putin Ankara’yı ziyaret etmişti. Ardından Ocak ayında Başbakan Erdoğan Moskova’ya gitti. Daha sonra Soçi görüşmeleri ve Samsun’da Mavi Akım Hattı’nın açılışında bir araya gelindi. İlk defa iki ülke liderleri arasında telefon hattı açıldı ve Türk Başbakanı Rus liderin en çok telefonda görüştüğü liderler arasında yer aldı. Başta Irak olmak üzere birçok bölgesel konuda iki ülke dış politikası benzer nitelik göstermeye başladı. 2003 yılında TBMM’de yapılan oylamada ABD’ye Irak vizesi verilmeyişi Moskova’da Türkiye’ye duyulan güveni daha da artırdı. Bu hadise Moskova’da Soğuk Savaş döneminden kalma “Türkiye bölgede NATO ve ABD’nin bir uzantısıdır ve her zaman onlarla beraber hareket eder” şeklindeki önyargıyı da yıkmış oldu. Bu hadise Kremlin’in Türkiye politikasının değişmesinde önemli dönemeçlerden birisi oldu.

 

Türk-Rus ilişkilerindeki yakınlaşma çabalarından bir diğeri Karadeniz’de yürütülen ortak ve yakın ilişkilerdir. ABD’nin Montrö Boğazlar Anlaşmasını delerek Karadeniz’de askeri üs edinme isteğine Rusya ile beraber direnen Türkiye’nin bu çabası ikili ilişkilerdeki önemli satırbaşlarından birisi haline geldi. Bununla beraber İstanbul’da yapılan bir konferansta ise Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Tuncer Kılıç Paşa Türkiye-Rusya-İran ittifakı önererek Rusları bile şaşırttı.

 

Bu süreçte Rusya için önem arzeden Çeçenistan konusunda Ankara ile Moskova arasında sıkı bir diyalog sağlandı. Abdullah Öcalan’ın Rusya’dan sığınma taleplerine olumsuz yanıt verilerek gönderilmesi (her ne kadar PKK’yı terör listesine almamasına ve Duma’da sözde Ermeni tasarısını kabul etmesine rağmen) iki ülkeyi daha da yakınlaştırdı. Türkiye için önem arzeden bir başka konu olan Kıbrıs konusunda BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi olan Rusya’nın klasik Rum yanlısı tavrını yumuşatmaya başlaması (Annan Planı’na karşı oy kullanmasına rağmen) Ankara’da bazı umutların doğmasına sebep oldu. İlk defa KKTC’li birisi Putin tarafından Başbakan Erdoğan’ın heyetinde Kremlin’de karşılandı ve doğrudan bazı görüşmeler başlatıldı. Putin’in Ankara ziyaretinde iki ülke ilişkileri “Derinleştirilmiş Stratejik İşbirliği” olarak tanımlandı ve Stratejik Ortaklığa doğru önemli adımlar atıldığı kaydedildi.

 

Bütün bu gelişmeler içerisinde Rusya için son derece önemli olan ve bizzat Başkan Putin tarafından takip edilip lobi çalışması yapılan 145 adet saldırı helikopteri projesine Erdoğan helikopteri ile katılan Rusya’nın bu ihaleden elenmesi Ruslar açısından ilk hayal kırıklığı olarak değerlendirilebilir. Ardından Mavi Akım 2 anlaşması önerisinin Ankara’da yeterince ilgi görmediği ortaya çıktı. Buna mukabil Türkiye’nin üzerinde durduğu Nobucco Hattı ile bu alanda Rusya ile rekabetin önü açıldı. Ruslar Türkiye’nin önerdiği Samsun-Ceyhan yerine Bulgar-Yunan hattı olan Burgaz-Dedeağaç’tan yana tavır takındılar. Aynı zamanda 2007 yılı içerisinde KEİ zirvesi için İstanbul’a gelen Putin Mavi Akım 2 hattı önerilerinin yeterince destek görmemesi üzerine Türkiye’yi by-pass eden ve Karadeniz’in dibinden geçerek Bulgar-Yunan hattı vasıtasıyla Avrupa’ya ulaşacak yeni bir doğalgaz hattının yapımına başlanacağını ilan etti. Bu aslında Türkiye ile Rusya arasında doksanlı yıllar boyunca süren enerji rekabetine yeniden dönüleceğinin de önemli işareti oldu.

 

Türkmenistan ve Kazakistan’ı ziyaret eden Putin’in ardından bu ülkeleri apar topar ziyarete çıkan Enerji Bakanı Hilmi Güler her ne kadar sadece “dostlar bölgede görsün” mantığıyla hareket ederek kamuoyuna oynasa da Rusya’ya biz de varız mesajı olarak yansıtılmaya özen gösterildi. Ardından “biz elimizi gizli tutuyoruz diyerek” adeta Kremlin’e meydan okundu. Kısa bir süre sonra İran ile yeni bir doğalgaz niyet anlaşması imzalandı ve Rusya’nın Orta Asya zaferine karşılık verilmeye çalışıldı. Bu anlaşmanın bir kısmı Türkmen gazını almayı içermekteydi. Basında İran anlaşması “Rusya’ya gol” olarak değerlendirildi. Oysa Türkmen gazını İran’dan alarak kendi kalemize gol attığımız gözlerden kaçtı, kaçırıldı…

 

2004-2006 yılları arasında son derece başarılı bir yükselme grafiği çizen ikili ilişkiler 2007 yılında yeniden enerji temelli rekabete yönelmeye başladı. Bunun ardından Kıbrıs Rum Kesimini ziyaret eden Rus Dışişleri Bakanı Rum yanlısı açıklamalarda bulundu. Bunları takiben Yunanistan ile Rusya arasında yaklaşık 2 milyar dolarlık silah alım anlaşması yapıldığı basına yansıdı ve Yunan Başbakan Moskova’ya resmi ziyarete gitti. Soğuk Savaş döneminde dahi NATO üyesi olarak SSCB’den silah alan yegane ülke olan Yunanistan bu geleneği bozmadı ve Rusya’nın çok önem verdiği silah alan müşterileri içerisindeki yerini koruyacağı mesajını vermeye başladı.

 

Her ne kadar ekonomik ve ticari ilişkilerimiz rakamsal olarak iyi gitse de bu alanda bazı göstergeler ilerisi için bazı tereddütleri ortaya çıkarmaktadır. Bunlardan ilki Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) Moskova'da yaptırdığı ve kamuoyunda yatırımcı şirketin adı nedeniyle “TOBBTİM” olarak bilinen Türk Ticaret Merkezi’nin satışa çıkarılmasıdır. 2004 yılında faaliyete geçen ve 2005 Ocak ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açılışını yaptığı Merkezin iki ülke arasındaki ticarette köprü görevi görmesi amaçlanıyordu. Bir diğer nokta da Moskova’nın parekende ticaretinde önemli bir rol oynayan Türk Migros’un Ramstore adıyla açmış olduğu mağazalar zincirinin Fransız Auchan Grubu’na satılmasıdır.

 

Bugün gelinen noktada Rus dış politikasında öncelik verilen ülkeler arasında yer alan Türkiye ile işbirliğinden çok rekabete doğru bir eğilimin baş gösterdiği ve Türkiye’nin 1999 yılından başlayan ve 2004-2006 yılları arasında yoğunlaşan bölgede Rusya dış politikasında sürdürdüğü başat rolün Yunanistan’a geçmek üzere olduğunu ifade etmek mümkündür. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin tarihine de baktığımız zaman şu olgu ile karşı karşıya kalmaktayız. İki ülke ya işbirliği yapmakta ve ya rekabet etmektedir. Bölgesel coğrafik, jeopolitik ve stratejik gerekçeler bu işbirliği ve rekabet tercihini bu iki ülke karşısında bir tercih olarak koymakta ve işbirliği yapılamadığı durumda rekabetin kaçınılmaz olabileceği gerçeğini gözler önüne sermektedir. Bu sebeple 2007 yılının son aylarından başlayarak (eğer karşılıklı olarak önlem alınmazsa) Rusya ile o eski günlerdeki gibi hızlı bir rekabet sürecine girdiğimizi ve bu rekabetin giderek artan bir eğilim gösterebileceğini gözlerden uzak tutmamak gerekmektedir.[1]

 

Rusya’nın Güney Akım Projesi Nabocco hattının önünü kesmek için ortaya atılmış bir projedir. Hatırlanacak olursa doksanlı yılların başlarında Türkmen doğalgazını Türkiye’ye getirecek Trans-Hazar Doğalgaz Boru Hattı Projesine karşılık Rusya Mavi Akım Hattını önermişti.O dönem Gazprom'un eski Yönetim Kurulu Başkanı Rem Vayhirev Eylül 1999'da Parlamentoda (Duma) yapılan "Rusya'nın Uluslararası Yatırım Projelerine Katılımı" konusundaki toplantıda yaptığı konuşmada, Mavi Akım Projesi'nin Rusya doğalgazının ihracatının artırılmasındaki özel önemine dikkati çekmiş, bu projenin gerçekleşmesi durumunda Türk pazarına gaz ihracatını en az iki katına çıkaracaklarını ve bunun da boru hatlarını çeşitlendirerek üçüncü ülke aracılığı olmaksızın doğrudan Türkiye'ye verme olanağı sağladığını belirtmiştir. Vayhirev bu hususların yanı sıra, ABD'nin desteklediği Trans-Hazar boru hattı ile rekabet tehlikesine de dikkat çekmiştir. Vayhirev'e göre; "Bu iki projenin rekabetinde ilk başlayan kazanacaktır. Nitekim tarih Vayhirev'i haklı çıkarmış ve kazanan taraf Rusya olmuştur.

 

Gerçekten de inşasına erken başlanan Mavi Akım Hattı bu yarışmayı kazanmıştı. Şimdi benzer durumun Güney Akım ile Nabucco arasında yaşandığı görülmektedir ve Rusya benzer bir taktikle Güney Akım’ın anlaşmalarını birer birer imzalamaya başlamaktadır. Aslında Rusya Güney Akım projesinden önce Türkiye’ye Mavi Akım 2 hattını önermişti. Ancak bu Naboccu hattına zarar verir düşüncesiyle Türkiye tarafından sıcak karşılanmadı. Burada sıkça tekrar ettiğim bir hususa yine değinmek istiyorum. Nobuccu aslında AB’nin enerji güvenliğini temin edecek bir hattır. Güney Akım alternatif boru hattı olmasına rağmen alternatif bir kaynak değildir. Bu hatla AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığı daha da artacaktır. Ancak buna rağmen AB’nin Nabucco hattında Türkiye’ye yeterince destek vermediği kanaatindeyim. Bu hat daha çok ABD’nin teşvikiyle yürümektedir. O da yeterince değildir ve zayıftır. Burada aslında AB’nin ortak bir enerji politikasının olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Bugün Güney Akım Projesi AB için sadece bir alternatif boru hattıdır. Bunun dışında hiçbir özelliği yoktur. Kaynak yine Rusya olunca bu boru hattı alternatif kaynak konumunda değil ve AB ülkelerinin Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaz, tam tersine artırır. Ancak buna rağmen birçok AB ülkesi bu projeyi açıkça desteklemektedir.

 

Son günlerde Rusya’nın girişimleriyle Nabucco’nun şansının iyice azalmaya başlaması ABD’yi harekete geçirmiştir. ABD enerji diplomasisini yeniden canlandırmak için 1998 ve 2001 yılları arasında Amerika Birleşik Devletlerinin Aşkabat büyükelçisi olarak çalışmış Steven Mann’i Avrasya Koordinatörü olarak atamıştır. Mann ise geçtiğimiz hafta Aşgabat’a giderek Türkmenistan Devlet Başkanı Gurbanguli Berdimuhamedov ile bir araya gelmiştir. Keza aynı şekilde AB’nin de koordinatör atamasında bulunduğuna da şahit olunmuştur. AB bu amaçla Hollanda eski Enerji Bakanı Jozias van Aartsen’i AB'nin özel koordinatörü olarak atamıştır.

 

Türkiye AB’nin enerji güvenliği için Rusya ile rekabete girişirken AB üyesi ülkelerin neredeyse tamamının Rusya ile enerji anlaşmaları var ve her geçen zaman yeni anlaşmalar imzalamaktadırlar. AB üyesi İtalyan ENİ firması Nabucco’ya darbe vuran Güney Akım projesinin ana üslenicisi durumundadır. Yine AB üyeleri Yunanistan ve Bulgaristan Rusya ile Güney Akım Projesini imzalamıştır. Bütün bunlara baktığımızda Rusya ile kapışan ve sorunlar yaşayan ülkenin sadece Türkiye olması burada biraz düşündürücüdür.

 

Türkiye’nin boru hatları stratejisi vizyon açısından eksiktir. Türkiye genel bir enerji stratejisinden yoksundur. Son 10 yıldır enerjinin bir dış politika aracı olarak kullanıldığı, enerji diplomasisi diye bir kavramın artık dış politikanın öncelikleri arasında yer aldığı ve ülkelerin güvenliğinde enerjinin son derece önemli bir yere geldiğinin dikkate aldığımızda Türkiye’nin yukarıda ifade edilen gerçeklerin tam olarak farkına varamadığı görülmektedir. Enerjide kaynak çeşitlenmesine gidilememiş, Türkiye için hayati olarak niteleyebileceğimiz Hazar Bölgesi enerji kaynaklarında insiyatif tamamıyla Rusya’ya bırakılmıştır. Ayrıca Samsun-Ceyhan Boru hattı da doğmadan ölmüştür. Bu alanda gerekli girişimler yapılamadığı için boğazların by-pass edilmesi bir süre sonra Türkiye’nin by-pass edilmesi ile neticelenmiştir. Burgaz-Dedeağaç hattı Türkiye’ye galip gelmiştir. BTC ve Şahdeniz Gazı dışında elle tutulur hiçbir başarı mevcut değildir. Bu iki proje ise zaten çok önceden hayata geçirilmiş projelerdi.

 

Rusya’nın son hamlelerinden sonra İran’la “dostlar alışverişte görsün” mantığı ile anlaşmalar imzalamak veya Yunanistan ve İtalya ile olmayan Türkmen gazı üzerine anlaşmalar imzalamak boru hatları politikasında başarı sayılmaz. Bunu bir “gol” olarak da değerlendirmemek lazım. Olsa olsa bu tür hadiselerin detayına vakıf olmayan Türk kamuoyuna bir gol atılmıştır. Bu anlaşma İran’daki bazı sahaların işletilmesi hariç “havada” bir anlaşmadır. Aslında bu bir anlaşma da değildir. Sadece niyet protokolüdür. Siz İran ile Türkmen gazının Türkiye ve Batı pazarlarına getirilmesi için anlaşma yapıyorsunuz ama Türkmenlerin bu anlaşmadan haberi yok. Diğer taraftan ABD’nin İran ambargosu devam ediyor ve sizin ana hedefiniz Türkmen gazını İran üzerinden değil Azerbaycan üzerinden getirmektir. Dolayısıyla kendi ana stratejinize de gol atmış oluyorsunuz.

 

Aslında Türkiye’nin atabileceği çok fazla adım da kalmamıştır. İzlenen yanlış strateji son 1 yıl içerisinde Türkiye’nin bir çok açılımlarının önünü tıkamıştır. Yapılması gereken şey ikinci mavi akım hattını gerçekleştirmek ve karşılığında ise Rusları Samsun-Ceyhan’a ikna etmekti. Bu yapılamadı. Yapılması gereken öncelikli iş Azerbaycan ve Türkmenistan ile masaya oturtarak bir an önce Trans-Hazar hattını devreye almaktır. Burada sorun gibi görülen Hazar’ın Statüsü sorunu ise aslında çözülme aşamasına gelmiştir. Bu alanda da bölge ülkeleri teşvik edilmelidir.

 

Burada neler yapılabilir. Öncelikle vurgulanması gereken bir husus vardır. Türkiye doksanlı yıllar boyunca Rusya ile enerji temelli rekabet yaşamıştı. Bu rekabet ikibinli yıllarda işbirliğine dönüşmüştü. Ancak 2006 yılından beri iki ülke arasında yeniden enerji temelli bir rekabet başlamıştır. Bu durumun önüne geçilmesi ve Rusya’nın Güney Akım’dan vazgeçirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Zira Rusya’nın önerdiği Mavi Akım 2 hattı kabul edilmeli ancak bununla beraber Rusya’ya da Mavi Akım 2 ile beraber Nabucco’nun yapılması ve Rusya’nın bu projede yer alması istenmelidir. Bu durumda hem Rus gazı ve hem de Hazar bölgesi gazı Türkiye’ye iki farklı kaynaktan gelerek birleşecek ve her iki taraf da kazanacaktır. Aksi takdirde Türkiye’nin bölgemizde oynanan büyük enerji oyununun yavaş yavaş dışına itilmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Zira Hazar bölgesinin anahtarı bugün Rusya’nın elindedir. Bu anahtara ortak olmak için ise AB ve ABD’nin çok güçlü desteği gerekmektedir. Adı geçen ülkelerin ise bu desteği Türkiye’ye vermeleri ihtimali çok yüksek gözükmemektedir.

 

 NOT: Bu yazı 06.02.2008 tarihinde yayınlanmıştır.

 

Dipnotlar

 

[1] Sinan Oğan, “Rusya Federasyonu’nun Bölge Politikasında Ağırlık Merkezi Türkiye’den Yunanistan’a Kayıyor”, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=2&yazi=1365, 25 Aralık 2007.