Dünya 2011’in ikinci ayından itibaren “Arap Baharı” diye isimlendirilen Arap halklarının ülkelerindeki nasırlaşmış diktatöryal yönetimlere karşı çıkarak kendi haklarına sahip olma çabası ile meşgulken ve onlara sempati ile yaklaşarak, gerekli yardımları sağlamaya çalışırken, diğer taraftan Gazze’de Filistin halkının ezilmesine seyirci kalmaktadır. Bilindiği gibi Gazze’de yönetimin Hamas elinde olması ve Hamas’ın terörist bir organizasyon olarak kabul edilmesinden dolayı, ABD ve diğer batı ülkelerinin yanı sıra bu bölgenin hemen yanı başında ki Mısır dahi bu bölgeyi ambargo altına alarak Hamas’ı yıldırmak için elinden geleni yapmaktadır. Neyse ki Hüsnü Mubarek’in devrilmesiyle Gazze’ye karşı biraz yumuşama temayülü Mısır tarafından ortaya konulmuş ve sınır koşulları gevşetilmiştir. Son olarak, Filistin’de düşman kardeşler konumunda olan El Fetih ile Hamas’ın geçtiğimiz günlerde masa başına oturarak, düşmanlıktan vazgeçmeleri ve ortak hareket etmeleri konusundaki anlaşmaları dikkatleri bir nebze olsun tekrar Filistin sorununa çekmeyi başarmıştır.

 

Halen Mısır’ın Refah sınır kapısının insani geçişlere açılmasına rağmen, giren yardımlar Gazze halkının ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediği ve Gazze’de büyük bir insanlık dramı yaşandığı artık herkes tarafından bilinmektedir. Bu durumun insan haklarına saygılı olduğunu ve bunu korumaya yönelik her türlü tedbiri alacaklarını Libya için BM nezdinde ilan eden ABD ve Batı için büyük bir utanç kaynağı olduğu bir gerçektir. 2008’deki İsrail saldırılarında hasar gören yaklaşık 20 bin bina halen onarılamamıştır. Bu binalar içerisinde okullar, evler, işyerleri, hastaneler ve hatta bakanlık binaları bile bulunduğu ifade edilmektedir. Ayrıca yaşayan halkın açlık sınırının altında bir yaşam koşulları altında hayatlarını idame ettirdikleri bilinmektedir.

 

ABD Başkanı Obama’nın 2009 Haziran ayında Mısır’da vermiş olduğu sözlerden birisi Bağımsız bir Filistin Devletinin kurulması olmasına rağmen, İsrail‘in Kudüs ve Batı Şeria’da yerleşimlere kendi bildiği gibi devam etmesi ve Kudüs dahil hiçbir konuda taviz vermeye yaklaşmaması nedeniyle, bu güne kadar bir anlaşma sağlanamamıştır. Başkan Obama geçen hafta yapmış olduğu konuşmasında ise eski konuşmasını tekrardan başka bir yenilik getirememiştir sorununun çözülmesi konusunda.

 

Filistin Devleti Kurulması için Çabalar

2002 yılında Madrid’de kurulan ve Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa Birliği'nden oluşan, "Dörtlü" Orta Doğu'da çözüme yönelik bir “yol haritası” ile süreci yeniden canlandırmaya çalışmıştır. Bu kapsamda ABD Başkanı George W. Bush 24 Haziran 20002 tarihinde İsrail ve Filistinlilerin barış içinde yaşayacakları iki devletli bir yapıyı oluşturmayı hedefleyen bir yol haritasından bahsetmiştir. Belirlenen yol haritası üç aşamalı olarak gerçekleşecekti;

 

Birinci safha (2003 Mayıs ayına kadar olan süreyi içerecek); Filistinlilere yapılan vahşetin durdurulması ve politik reform yapılması, İsrail’in Filistin’e ait şehirlerden çekilmesi ve yayılmayı içeren inşaatların durdurulması.

 

İkinci safha (Haziran- Aralık 2003 arasında); Bir uluslar arası konferans toplanarak, aşağıdaki konularda çözüm arayacaktı. Filistin ekonomisini iyileştirme için bir süreç başlatılması, bölgesel su kaynakları, silahların kontrolü ve Arap ülkelerinin İntifada öncesi İsrail ile olan ilişkilerini tesis ederek, belirlenen hudutlar içinde bir Filistin devletinin kurulmasının sağlanması,

 

Üçüncü safha (2004-2005 yılı arasındaki dönemde); İkinci bir uluslar arası konferans düzenlenerek, çatışmaların önlenmesi ve oluşturulan yapı için sürekli statü tesisi anlaşmalarının yapılması için, nihai sınırların belirlenmesi, en önemli konu olan Kudüs’ün statüsünün çözülmesi, mülteci sorunları ve Arap devletleri ile İsrail arasında barış anlaşmaları yapılmasını içermektedir.

 

Ortaya konulan yol haritası Arap ülkeleri tarafından desteklenmesine rağmen, Mayıs 2003’te Ariel Şaron’un yeni yerleşimcilere yer temini için İsrail’in inşaat yapması gerektiği ve bu yüzden yeni yol haritasının kabul edilmesinin mümkün olamayacağını açıklaması ardından Filistin karşı hareketlere başlamıştır.

 

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush, temmuz ayı ortasında İsraillilerle Filistinliler arasında barış görüşmelerinin yeniden başlatılmasını tartışmak üzere uluslararası bir toplantı yapılması çağrısında bulunmuştur. Amerikalı yetkililer, konferansın 27 Kasım'da Annapolis kentinde düzenleneceğini açıklamışlardır. Annapolis Konferansı ile Başkan George W. Bush’un “Barış için Yol Haritası” kapsamında İki Devletli Çözüm gündeme gelmiştir. İmzalanan ortak deklarasyona göre her iki taraf, nihai amaç olan “Filistinlilere bir Filistin yurdu, İsraillilere bir İsrail yurdu olacak iki devletli bir çözümü hedeflediklerini” açıklamıştır. İki devletli çözümü ABD, İsrail ve Filistin’de El Fatih kabul etmiş, Hamas karşı çıkmıştır. Ancak, prensipte anlaşılmasına rağmen üç temel konuda ciddi görüş ayrılıklarının olduğu ortaya çıkmıştır. Bunlar; Kudüs’ün statüsü, sınırları ve Mescidi Aksa, müstakbel Filistin devletinin sınırları ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimi ve Filistinli mültecilerin geri dönmesi sorunları olarak özetlenebilir. Batı Şeria’da İsrail’in yerleşime açması görüşmeleri zora sokmuştur. 2009’dan itibaren ABD ve AB İsrail hükümetine Filistin devletinin kurulması ve iki devletli çözüm için verdiği sözü tutması konusunda baskıya başlamıştır. 2009 Mart ayında AB yetkilileri yeni seçilen hükümetin müstakbel Başbakanı olan Netanyahu’nun Filistin devletini kabul etmesi veya sonuçlarına katlanması gerektiği konusunda açıklama yapmışlardır.

 

4 Haziran 2009’da ABD Başkanı Barak OBAMA Mısır’da Müslüman Dünya’sına yaptığı açıklamada, iki devletli çözümü desteklediğini açıklamıştır.

 

14 Haziran 2009 tarihinde İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Bat İlan Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada ilk olarak Ürdün nehrinin Batı’sında bir silahlardan arındırılmış bir Filistin devletinin kurulacağından bahsetmiştir. Netanyahu’nun 2009 Haziran ayı sonunda yapmış olduğu açıklamada, “Birleşik Kudüs’ün Yahudi halkının ve İsrail devletinin başşehri olduğu ve bu şehirde İsrail egemenliğinin tartışılamaz” olduğunu ifade etmesi kriz yaratmış ve Filistin Müzakerecisi Saeb Erakat Doğu Kudüs Filistin devlerinin başşehri olarak belirlenmez ise, iki devlet arasında barışın gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını söylemiştir. Netanyahu’nun bu açıklamaları ABD ile İsrail arasında gerginliğe sebep olmuştur.

 

Görüldüğü gibi ABD desteğine rağmen işlemi gerçekleştirme çabaları kör dövüşü gibi sürdürülmektedir.

 

Dünya’nın dikkatinin mutlaka bu yöne çevrilmesi ve Arap Baharının rüzgarı ile birlikte Filistin Devletinin açması için gerekli tomucuklar bu ortamda yeşermesi gerekmektedir.

 

İkinci bir yardım gemisi girişiminin zamanı mı?

 

İşte “Gazze Yardım Gemisi” Dünya’nın gözünü bu gerçeğe çevirmesi için bir simge durumuna gelmiştir. Arap Baharı’nın Filistin adına ayağa kalkması ve sesini duyuramayan Filistinlilerin sesinin ve varlığının gösterilmesi için bu girişim son derece önemli olarak ele alınmalıdır.

 

İHH İnsani Yardım Vakfı, Gazze’ye hareket edecek ikinci ‘‘Özgürlük Filosu’’ ile birlikte 1000 tonluk yardım gemisini Gazze’ye göndereceğini belirtmiştir. Gemi’de gıda, inşaat malzemesi, tekstil ürünleri ve ilaç bulunacaktır. İkinci Özgürlük Filosu ile beraber Gazze'ye gitmek üzere yola çıkacak olan 1000 tonluk yardım gemisi Mısır’ın Ariş limanına yanaşacak ve buradan yardım malzemeleri buradan kamyon ve tırlarla, Mısır’da yaşanan halk devriminin ardından açılan Refah sınır kapısından Gazze’ye sokulacaktır. İHH tarafından Gazze’ye gönderilen yeni yardım gemisindeki inşaat malzemeleri öncelikli olarak hasarlı binaların onarımı için kullanılacağı açıklanmıştır.

 

Madrid'de biraraya gelen Avrupa, ABD, Kanada ve Uzak Doğu ülkelerinden sivil toplum kuruluşlarının İsrail'in Mavi Marmara gemisine saldırısının yıldönümünde Gazze'ye yeni bir yardım konvoyu gönderme kararı almışlardır. Konvoya "Free Gaza", "Ship To Gaza", "Avrupa Kampanyası" gibi girişimlerin çatısı altında Yunanistan, İsveç, Fransa, Hollanda, İngiltere, Belçika, Almanya, Norveç, İrlanda, İtalya, İspanya, ABD, Kanada ve Malezya gibi ülkelerdeki aktivistlerin yanı sıra Avrupa parlamentosundan daha çok parlamenter ve yine farklı dinlerden daha fazla din adamının katılacağı belirtilmiştir. Bu kez 15 kadar yardım gemisinin batı ülkelerinin limanlarından yola çıkacak, İsrail'in Gazze'ye uyguladığı ambargonun sürdürülemeyeceğinin vurgulanacağı ifade edilmektedir.

 

 

Mavi Marmara gemisine İsrail tarafından yapılan baskının yıldönümünde yapılacak olan bu girişimi hem İsrail ve hem de girişimciler açısından değerlendirirsek aşağıdaki sonuçlara olaşabileceğimiz değerlendirilmektedir.

 

İsrail açısından;

 

·Yapılacak yeni girişim daha Mavi Marmara konusundaki BM incelenmesi sonuçlanmadan yapılması İsrail’i telaşlandırmıştır. İsrail bu harekete karşı nasıl bir yöntem uygulayacağı konusunda net bir tavra sahip değildir.

 

·Yine askeri bir müdahale sonucunun bu çok uluslu halktan oluşan konvoya nasıl bir etki yapacağı ve Dünya gözünde nasıl bir reaksiyonla karşılaşacaklarını İsrail kestirememektedir. Bu bakımdan hareketin yola çıkmadan önce engellenmesine çalışılmıştır. Bunun için İsrail dışişleri İspanya, İngiltere, İrlanda gibi ülkelerle birebir görüşerek bu ülke vatandaşlarının uyarılmasını istemiş ve bunun yanında Birleşmiş Milletler genel sekreterine konvoyun engellenmesi için müracaatta bulunmuştur.

 

·İsrail bu konvoya geçiş izni verirse, uygulamış olduğu ambargo de facto olarak yürürlükten kalkacaktır. İsrail bundan sonra muhtemelen kontrolü kaybedecektir. Engellemeye çalışırda zayiat oluşursa, bu durumda halen inceleme safhasında olan Mavi Marmara hadisesine ilave yeni bir durum ortaya çıkacağı için, uluslar arası camianın tepkisini çekecek ve BM’de aleyhine olan durumu pekiştirecektir. Bu ise İsrail’in hiç arzu etmeyeceği bir durumdur.

 

·Konvoy başarılı olur da herhangi bir silah mühimmat kaçakçılığı olmadığı anlaşılırsa, İsrail’in Hamas kozu elinden kayacaktır. Zaten El Fetih ile anlaşması ile zora giren Hamas kartı İsrail için geçersiz hale gelebilecektir. Bu durumda masaya otururken sıkıntılı bir pozisyonda olacaktır.

 

·Herşeyden önemlisi yardım konvoyu Filistin ve Gazze için bir simge durumuna gelecektir.

 

Yardım Konvoyu açısından;

 

·Arap Baharı rüzgarı ile Dünya’nın dikkatini Filistin’e çevirmesi açısından olumlu fakat oldukça riskli bir girişim olarak görünmektedir.

 

·İsrail’in uyguladığı insanlık dışı ambargonun Mavi Marmara hadisesinden sonra bütün iyi niyet temennilerine rağmen İsrail tarafından kaldırılmak şöyle dursun iyileştirilmemesine karşı bir tepki olarak görülebilir. Mısır’daki yeni yapılanmada Filistin taraftarı bir tavrın ortaya çıkmasına neden olabilir.

 

· İsrail’in bu çok uluslu konvoya karşı tavrı ülkeler tarafından dikkatle izlenecektir.

 

·Götürülen yardımlarla Gazze halkı daha iyi koşullara kavuşabilecek ve bu arkasından diğer yardım girişimlerini beraberinde getirebilecektir.

 

·Artan ilgi sonunda İsrail’in baskısı ortadan kalkabilecektir.

 

Yukarıda yapılan değerlendirmelere aklımızdan geçen daha birçoğunu ekleyebiliriz.

 

Her ne kadar ABD gönderilen yardım konvoyunun Filistin sorunun çözümüne herhangi bir katkısının olamayacağı değerlendirmesine rağmen, Libya’da kaybetmekten korktukları petrol için insan haklarını bahane ederek, muhaliflere parasal yardımda bulunma kararı alan ABD ve Avrupa’nın fiilen buraya el atarak, bu insanlık dramına son vermesi gerektiği düşünülmektedir.