Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde İngiltere başkanlığında dünyanın en iyi ekonomilerine sahip 8 ülke başkanlarının katılımıyla yapılan iki günlük G-8 zirvesi 18 Haziran günü sona ermiştir. Toplantının ana temasını gücü elinde tutan bu büyük sekizlerin Suriye iç savaşının çözümünde tutumlarının nasıl olacağını belirlemek teşkil etmekteydi.

 

Bilindiği gibi G-8; ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada ve Rusya’dan oluşmaktadır. Yükselen güç Çin bu grupta halen yer almamaktadır. İki kutuplu dünyanın liderlerinden birisi olan Rusya’yı bir tarafa koyarsak grup tamamen transatlantik ülkelerinden oluşmaktadır. Aklınıza hemen “ama Japonya” diye gelebilir. Ancak, Japonya’nın özellikle Suriye konusunda ABD ve Avrupa ile müşterek hareket edeceğine kimsenin şüphesi olmamalıdır.

 

Toplantıdaki gelişmelere bakıldığında Batı’nın Orta Doğu’da inisiyatifi nasıl ele geçireceğine dair kaygı içine olduğu anlaşılmaktadır. Orta Doğu’nun 20’nci yüzyılın başlarından itibaren yakın tarihine şöyle bir göz attığımızda aşağıdaki manzarayı görmekteyiz. Orta Doğu’nun bugünkü kırılgan sınırları 1916 yılında Sykes-Picot Anlaşması ile o zamanlar dünya lideri olan iki ülke İngiltere ve Fransa tarafından çizilmiştir. Bu iki ülkenin Orta Doğu’daki baskı ve üstünlüğünün 1956’da patlak veren Süveyş Krizi sırasında ABD’nin müdahalesi ve Mısır lehine tutunduğu tavır ile son bulduğunu ifade edebiliriz. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Rusya Orta Doğu’da karşılıklı dengelerin sağlanmasına dikkat etmişlerdir. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ABD’nin tek aktör olarak bölgede etkin olmasına yol açmıştır. ABD’nin Irak’a müdahalesi, Körfez’den petrol akışını güvence altına alma çabaları, İran nükleer programına karşı tedbirler ve Arap-İsrail sorunundaki gelişmeler bu süreçte yaşanmıştır. Bunun yanı sıra, Afganistan ve Irak’a yapılan müdahalelerde ABD istediğini elde edememiş, başarısız bir duruma düşmüştür. 2008’de ortaya çıkan ekonomik krizin getirdiği problemlerle uğraşan ABD ve Batı’nın ciddi askeri maliyetleri yüklenerek ulusal çıkarlarını doğrudan etkilemeyen sorunlara müdahale etme fikrinden uzak durduğunu görmekteyiz. Spontane olarak ortaya çıktığı ifade edilen Arap Baharı çerçevesinde Afrika ve Ortadoğu’da konuya muhatap ülke halklarının kendi geleceğini tayin etme konusundaki kararlılığı batıyı temkinli tutum izlemeye sevk etmiştir. Petrol bağımlılığı açısından ise, son derece istikrarsız olan bölgede bu tür bağlantıların gevşetilmesi konusunda bir yaklaşımın gündeme gelmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. ABD halen körfez ülkelerinde önemli askeri üslere sahiptir.

[resim1]Buradan petrol akışının güvenle sürdürülmesi, İran’ın karşıt faaliyetlerinin kontrol altında tutulması, kurulan elektromanyetik ağ ve uydu sistemi ile Orta Doğu’da havacılık faaliyetleri dahil her türlü haberleşme ve hareketin gerçek zamanlı olarak izlenmesi sürdürülürken, bütün bu faaliyetler ulusal çıkarlar açısından mercek altına alınmaktadır. Doğrudan milli çıkarları etkilemeyen krizlere eskiden olduğu gibi körlemesine müdahil olma arzusu son derece düşük hale gelmiştir.

 

İşte yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı ABD ve Batı’nın Orta Doğu’ya olan ilgisi şimdilik durağan pozisyondadır. Yapılan G-8 toplantısında bu düşüncelerin gölgesi altında gelişmiştir. Toplantı sonuç bildirgesinde Suriye sorununun müzakereler yoluyla çözülmesi iradesi ortaya konulmuştur. Bununla beraber, Başer Esad’ın yer almadığı bir platformun oluşturulması fikrinin kabul edilmediği yine Rusya’nın inisiyatifinin etkin olduğu ve görülmektedir. Başkan Barack Obama ile Viladimir Putin arasında yapılan ikili görüşmelerde Esad’ın çekilmesinin sağlanması konusunda tek muhalif olan Putin’in ikna edilmesinin mümkün olmadığı basın yayın organlarında yer almıştır. Yapılan görüşmelerde büyük olasılıkla Esad’ın Kimyasal silah kullanması ve halkı üzerinde katliama varan şiddet uygulaması nedeniyle BM Güvenlik Konseyi’nde “Koruma yükümlüğüğü-R2P” kapsamında bir karar çıkartılması ve bu çerçevede amborgodan askeri müdahaleye kadar uzanan bir spekturumda gerekli müdahalelerin BM şemsiyesi altında yapılması konusu tartışılmış ancak Rusya Başkanı V. Putin’in ikna edilememiştir.

 

Ortak hareket konusunda fikir birliği sağlanamayınca Ağustos ayında muhalifler ve Esad rejimi temsilcilerininde katılacağı bir görüşmenin Cenevre’de yapıması konusu gündemde yerini almıştır. Suriye’de bulunan Lübnan Hizbullahı’nın ve el-Kaide unsurlarının her iki taraf tarafındanda ülkeden çıkartılması talebi ile Suriyeli göçmenlere 1.5 milyar dolar yardım kabul edilmiştir.

 

Sonuç olarak, G-8 toplantısında alınan kararlar Suriye konusunda mevcut olan ABD-Rusya didişmesinin halen sürmekte olduğunun açık bir göstergesidir. Daha evvel gündemde olan fakat uzlaşma konusunda bir takım sıkıntıların ortaya çıkmasıyla ertelenen müzakere siyasetinin devam ettirileceği ortaya çıkmıştır. ABD’nin belirttiği “kimyasal silah kullanma” gibi kırmızı çizgilerin söylemler dışında bir etkisinin olmadığı ve inandırıcılığını kaybettirdiği söylenebilir.

 

ABD ve Transatlantik ülkelerinin BM şemsiyesi dışında Suriye’ye bir askeri müdahale fikrine sıcak bakmadıkları bir realite olarak gündemde yerini almıştır. Batı’nın petrol çıkarı olduğu Libya olayında Kaddafi’nin yaptığı ve katliam olarak kabul edilen olaylara karşı kararlılıkla hareket eden G-8 üyesi ülkelerin aynı kararlılığı Suriye’ye karşı gösteremediği anlaşılmaktadır. Halbuki Libya Suriye yanında önemsiz bir kriz olarak kalmaktadır. Batı Libya’da BM “Koruma Yükümlülüğü- R2P” kavramını süratle uygulamaya koyarken, Suriye’de bu konuda eli kolu bağlı bir vaziyette kalmaktadır. Nedeni BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olan Rusya’nın veto edeceğine dair kararlı bir karşıt tutum göstermesidir. Bu günkü BM yapısı içinde Rusya evet demedikçe “R2P” konusunda herhangi bir BM kararının çıkması olası değildir. Bu nedenle bu aşamada direnç gösteren Rusya’nın istekleri öncelik almaktadır.

 

Ağustos ayında yapılacak toplantıda Esad rejiminin muhalifler karşısında masada yer alması aslında gösterdiği direncin bir zaferi olarak algılanabilir. Rusya desteğinde Esad masada güçlü bir elle yer alacaktır. Kimyasal silah kullanması veya sivilleri öldürmesi batı karşısında müzakerelerde taviz vermesini gerektirmeyecektir. Esad’ın masada sonuna kadar direneceğine hiç şüphe yoktur. Amacı, 2014’de seçime gidilerek muhtemelen kendisinin de katılacağı bir sistemle seçimlerin yapılarak Suriye’de yeni bir siyasi yapının oluşturulmasıdır. Bunun gerçekleştirmek için içeride ve dışarıda var gücüyle yükleneceği bilinmelidir.