Türkiye’de önce iç politika gündeminin yoğun olarak tartışıldığı ve ardından da uzun bir bayram tatiline girildiği hafta sonuna doğru 19-20 Kasım 2010 tarihinde Portekiz’in Başkenti Lizbon şehrinde NATO zirvesi toplanacaktır. Zirve’nin en önemli gündem maddesi “Yeni Stratejik Konsept” çerçevesinde Füze Savunma Sistemi olacaktır. Türkiye’nin de önemli rolleri üstlenmesi ve topraklarını bu projeye açması istenen bu proje ülkemizde yeterince tartışılmadan ve kamuoyu ile paylaşılmadan kabul edilecek gibi görülmektedir.

 

Füze Kalkanı Projesi aslında dönemin ABD devlet başkanı Ronald Regan tarafından “Yıldız Savaşları” ismi ile gündeme getirilmiş ve Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru gidilen bu süreçte Sovyetler Birliği ile bir yarışın başlamasına sebep olunmuştu. Ancak SSCB’nin ekonomik ve teknolojik imkanlarının bu yarışa dayanamaması ve var olan diğer sebeplerle SSCB yıkılmış dolayısıyla da sistem otomotik olarak devreden çıkarılmıştır.

 

Yıldız Savaşları Projesi o dönemde raflara kaldırılsa da tamamıyla iptal edilmemiştir. Zira bu proje aradan geçen onca süre sonrasında Goerge W. Bush tarafından Füze Kalkanı Projesi olarak gündeme getirilmiştir. Proje başlangıçta Doğu Avrupa’ya konuşlandırılmak istenmiştir. 2005-2008 yılları arasını kapsayan o dönemde olası tehditler sıralamasında İran, Kuzey Kore ve Rusya Federasyonu sayılmakta ancak, görünürde bir tek İran ile Kuzey Kore dillendirilmekte idi. Bu sebeple de Rusya bu projeye olası bütün gücü ile karşı çıkmış ve kendisi için büyük bir tehdit olduğunu ifade etmiştir. O dönem Rusya Federasyonu devlet Başkanı olan Vladimir Putin yaptığı açıklamada şöyle demiştir: “Eğer tehdidin kaynağı İran ise bu kalkan projesini Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirmenizin bir mantığı yoktur. Zira buraya yerleştirilen bir sistem doğrudan Moskova’yı hedef alır. Eğer siz gerçekten de İran’a karşı bir sistem kurmak istiyorsanız gidin müttefikiniz olan Türkiye’ye kurun. Zira Türkiye hem sizin müttefikiniz ve hem de İran’ın yanıbaşındadır.”

 

Putin’in bu ifadesi ve arkasından Kremlin’in kararlı tutumu ile değişen bölgesel şartlar Füze Kalkanı Projesi’nin Türkiye’ye doğru yönelmesine sebep olmuştur. Bugün bu projeye Türkiye’ye hem de ABD’ye göre reddetmesi çok daha güç olacak NATO şemsiyesi altında kurulmak istenmektedir.

 

İran’ın elinde nükleer başlık da taşıyabilecek füzelerin menzillerine bakıldığında ABD’ye yönelik bir tehdidin olmadığı, AB’nin de ancak bir kısmını hedeflediği gözlenmektedir. İran’ın en büyük ticaret ortağının AB olduğu da dikkate alınırsa İran’dan AB’ye yönelik fiili bir tehdit sözkonusu değildir. Öyleyse NATO’nun ve ABD’nin büyük bir acelecilik ve baskı ile Türkiye’ye bu sistemi kurmasındaki hedef nedir? Kanaatimizce İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırı hazırlığı mevcuttur. Böyle bir durumda İran’ın füze atacağı hedefler ise İsrail ve ABD’nin bölgedeki askeri üs ve noktalarıdır. Dolayısıyla da fiilen NATO üyesi olmayan İsrail ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığı Türkiye’yi büyük bir riske sokarak koruması altına verilmektedir.

 

Türkiye şimdi bir taraftan İsrail’i koruyacak radar sistemi ve füze rampalarına ev sahipliği yaparak bu ülke ile ilişkilerinin düzeltilmesi ve diğer taraftan da İran ile son dönemlerde gelişen ilişkilerinin bozulması hedeflenmektedir. ABD ve NATO ise “bir taşla iki kuş vurmaya” hazırlanmaktadır.

 

Bu proje ile Türkiye her halükarda kaybeden, ABD ve İsrail ise kazanan taraf olacaktır. Zira Türkiye’nin bu projeye “evet” demesi durumunda da kayıplarımız olacaktır, hayır demesi durumunda da kayıplar yaşanacaktır. Türkiye beklenildiği üzere bu projeye evet derse:

 

·         ABD ile ilişkiler düzelecek, ama İran ve Ortadoğu ile ilişkilerde sıkıntılar ortaya çıkacaktır.

·         AKP’nin komşularla sıfır sorun ve Ortadoğu ülkeleri ile yakınlaşan ilişkileri çelişkiler yaşayacaktır. Zira burada bir samimiyet sorgulaması ortaya çıkacaktır. Bir yandan İran ve Suriye’nin tehdit olmadığı vurgusu yapılırken, diğer yandan da bu ülkelere karşı Füze Kalkanı Projesi’ni topraklarına yerleştiren Türkiye’nin bölgesindeki politikalarında inanılırlık sorunu ortaya çıkacaktır.

·         İsrail ile kamuoyu önünde iç politika yatırımı ile yapılan bütün gerginlik süreci de havada kalacaktır. Zira bu projenin aslında İsrail’i korumayı amaçladığı açıktır.

 

Türkiye’nin projeye “hayır” demesi durumunda;

 

·         Batı algısında AKP’nin Türkiye’nin eksenini Ortadoğu’ya kaydırıyor görüntüsü pekişecek ve Batı’da Türkiye’ye ve hükümete yönelik baskılar artacaktır.

·         Türkiye’nin NATO savunma sistemi dışına itilmesi ve Batı’dan kopma süreci başlayabilecektir.

·         Türkiye’nin terörle mücadelede ABD ile sürdürdüğü süreç zafiyet yaşayabilecektir.

 

Görüldüğü gibi projeye evet demenin de hayır demenin de Türkiye’ye olumsuz sonuçları mevcuttur. Bu projenin bir tek olumlu yanı belki ifade edilebilir. Bu da Türkiye’nin kendi ihtiyacı olan Ulusal Füze Savunma Sistemi’nin kurulmasında maliyetler aşağı çekilebilir. Bu da elbette ki, pazarlıkların nasıl yapılacağına bağlıdır.

 

Bu proje Türk kamuoyunda yeterince tartışılmamıştır. 19 Kasım’da yapılacak zirve öncesi Türkiye’nin bu projeyi mutlaka tartışması ve bir milli karar alması gerekmekteydi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamalarına bakıldığında bu konuda Türkiye’nin bir tutum belirlediği, ancak bunu daha açıklamadığı görülmektedir. Füze Kalkanı Projesi bir savunma projesi olmasına rağmen aynı zamanda bir saldırı silahına da dönüşebilmektedir. Dolayısıyla da bu sistem ile Türkiye bir oldu-bitti ile karşı karşıya bırakılma riski ile de yüzleşebilir.

 

Kanaatimizce hükümet bu projeyi kabul etmeye meyilli gözükmektedir. Ancak bunu öyle bir formülle kabul edeyim ki, İran ile ilişkilerimi bozmayayım, Ortadoğu’da çizdiğim portre ile çelişmeyeyim ve İsrail’i koruyor duruma düşmeyeyim endişesi mevcuttur. Daha doğrusu füzelere “kılıf” aranmaktadır.

 

Bu proje çerçevesinde Türkiye’nin bazı ön şartları olduğu ve bu ön şartlar olmadan Türkiye’nin asla projeyi kabul etmeyeceği ifade edilmektedir. Nedir bu ön şartlar? Bu istekler içi doldurulabilir bir takım istekler midir, yoksa yaklaşan seçimlerin de verdiği endişe ile iç kamuoyuna yönelik bir manevra mıdır?

 

–          Basına yansıyanlardan derlendiğinde Türkiye’nin birinci ön şartının bunun bir NATO Projesi olarak getirilmesidir. Bunun bir ön şart olması absürtdür. Zira bu zaten önümüze bir NATO Projesi olarak getirilmiştir.

–          İkinci ön şart Projede tehdit kaynaklarını isminin belirtilmemesidir. Bu istek Batı tarafından kabul edilebilir. Ancak bu bir ön şart olamaz. Zira siz NATO belgelerinde istediğiniz ismi yazın veya yazılmasına engel olun bu projenin İran’dan kaynaklanan bir tehdide yönelik kurulduğu gerçeğini saklamanız mümkün değildir.

–          Türkiye için Nükleer Serpinti konusu da son derece önemlidir. İran’ın elindeki füzelerin ABD’ye ulaşması yakın 7 yıl içerisinde pek mümkün gözükmemektedir. Mevcut durumda İran Avrupa’nın ancak bir kısmına ulaşabilmektedir. İran’dan ateşlenecek bir füze Avrupa’ya ancak Türkiye üzerinden gidebilir. Kuzey Kore’den fırlatılacak füzelerde muhtemel hedef ABD’dir. Ancak ABD’nin de Pasifik üzerinden vurulması daha makuldür. Kuzey Kore Füzeleri tersten fırlatmaz. İran’ın ise Avrupa’ya atacağı füzeler Türkiye üzerinde vurulabilir. Bu durumda eğer bu füzeler nükleer başlık taşıyor ise vurulacak füzedeki nükleer başlıktan doğacak serpinti de Türkiye semalarında oluşacaktır. Dolayısıyla da bu riskten Türkiye’nin kurtulması da mümkün gözükmemektedir.

–          Komuta’nın kimde olacağı hususu da tartışılmakta ve ön şart olarak ileri sürülmektedir. NATO sistemi içerisinde düğmenin ve/veya komutanın herhangi bir ülkeye devredilmesi sözkonusu değildir. Böylesine önemdeki proje NATO ana karargahı tarafından komuta edilir. Zaten bu karargahta her üye eşit bir şekilde temsil edilmektedir. Dolayısıyla da Komuta’nın Türkiye’de olması sözkonusu değildir. Burada davul Türkiye’nin boynunda tokmak ise başkalarının elinde olacaktır.

–          İzmir’deki NATO komutanlığının kurulduğu 2000’li yılların başında da böylesi bir komutanlığın Türkiye’ye fayda sağlamayacağı açıktı. Şimdi kapatma kararı verilirken de Türkiye’nin bir kaybı olmayacaktır. Hem tam bağımsız Türkiye sloganını kullanıp ve hem de yabancı bir askeri üssün Türkiye’den gitmesine karşı çıkmak da ayrı bir çelişkiyi göstermektedir.

–          Türkiye’nin tamamını kapsaması şartı da fiziken pek mümkün olmayabilir. Zira Türkiye tehdidin tam sınırında yer almaktadır.

 

Türkiye Lizbon’da zorlu bir karar ile karşı karşıyadır. Bu kararın muhtemeldir ki, iç politikada da karşılığı olacaktır. Bu sebeple de proje Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından değil seçmen sorunu olamayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından imzalanacaktır. Türkiye kamuoyunda yeterince tartışılmayan, getirileri ve götürüleri hesaplanmayan proje sonrasında Türkiye bir oldu-bitti ile de karşı karşıya getirilebilir. Projenin acele edilmesinin altında İsrail’in ihtiyaç duyduğu savunma refleksinin etkisi büyüktür. Diğer yandan Türkiye’nin ifade ettiği ön şartların ise fiiliyatta iç kamuoyuna hitap etmekten başka da bir getirisi olduğu düşünülmemektedir.