Aşırı İslami akıma mensup teröristler Suriye’de gazetecilerin kafalarını uçurdular. Pakistan’da daha geçtiğimiz günlerde 132 okul öğrencisinin ölümüne neden oldular. İngiltere ve Kanada’da görevlileri öldürerek, Avusturalya’da kafe baskını yaptılar. Irak’ta her gün onlarca kişinin ölmesine neden olan eylemlerde bulunuyorlar. Dileğimiz bu gibi dinimizi bir cinayet makinası gibi gösteren eylemlerin bir an evvel sona ermesidir.

 

Şimdi ise, Paris’te Fransa’nın en ünlü ve dünyaca tanınan “Charlie Hebdo” isimli karikatür mecmuasının merkezine yaptıkları baskınla 12 kişinin ölümüne, onlarca kişinin yaralanmasına neden oldular.  Eylemi, yapanların “Yemen el Kaide’sine mensup olduklarını” eylem sırasında bağırdıkları belirtilmektedir. Burada yine İslamafobia veya İslam karşıtı düşünce etkisiyle ilk akla gelen aşırı İslamcı örgütlerin masum halkı katlettiğidir.

 

Yapılan eylemler masum ve hayatını kalemi ile kazanan insanlara karşı yapılmış ciddi bir katliamdır. Fikirleri ve düşünceleri nedeniyle ve bunları ifade ediş tarzı ile ilgili hiç kimsenin böyle bir muameleyi hak etmediğini düşünenlerdenim. Eğer gücün varsa beğenmediğin düşünce fikir ve ifade tarzlarıyla aynı şekilde karşı koyarak haklılığını ortaya koymanın en doğru ve dürüst bir yol olduğunu değerlendirmekteyim. Öncelikle “AMASIZ” bir şekilde bu katliamı ve yüce dinimizin bu şekilde istismar edilerek kullanılmasını en derin kalbi hislerimle “KINIYORUM”.

 

Nitekim Fareed Zakaria Washington Post[1] gazetesinde yazdığı “”Blasphemy and the law of fanatics” isimli makalesinde İslam’da “küfre karşı” herhangi bir eylemi belirten bir ayet olmadığını ifade etmektedir. Bu tür bir eylemin dini siyaset için kullanan politikacılar veya din adamları tarafından ortaya çıkartıldığı sonucuna ulaşmaktadır. Buna karşı İncil’de “Leviticus 24:16: Lord’a (Tanrı’ya) küfreden bir kimse ölümle cezalandırılır. Bütün topluluk onu taşlamalıdır. Yabancı veya yerli doğumlu olsun veya olmasın küfrettiği vakit öldürülürler” şeklinde bir ayet olduğundan bahsetmektedir. Durum bu merkezdeyken gerçeğin tamamen ters bir şekilde yaşandığını ıstıraplı bir şekilde izlemekteyiz. Yazar, Hristiyan batı bu tür bir suçlama ve uygulamayı kaldırmış, İslam kendi mezhepler arası çatışmasını ve istikrarını sağlama problemlerini unutmuş ve yüce Kur’an’da olmayan bir kavram için Hristiyan dünyasını cezalandırma yoluna gittiğini iddia etmektedir. Gerçekte bunun kökenine inip nedenlerini araştırdığınızda, sömürgeciliğe, emperyalizme ve ayrımcılığa, daha da ötesi geri kalmışlığa olan öfkenin siyasi platformda dinin istismarı ile şekil bulması olduğu sonucuna ulaşmakta zorluk çekilmediği görülecektir. İslam dini bugün kendilerine “Cihadiler” denilen kesim tarafından istismar edilmektedir. Bu çocukların kullanılmaları bu istismarın bir sonucudur.  

 

Gelgelelim işin Fransa ile ilgili tarafına. Bu eylemciler doğma büyüme Fransız ve Fransız vatandaşıdır. Fransa’da doğmuş Cezayir asıllı Fransız vatanı evlatlar, yani vatandaşları. Vatandaşlıkları sonradan herhangi bir Arap ülkesinden göç ederek gerçekleşmemiş. Köken olarak İslami eğitim, terbiye, İslami bir sosyal yaşam içinde büyüyerek, Fransız toplumuna katılmamışlardır. Muhtemelen orada doğdular veya anne ve babaları onlar küçük yaşta öldükleri için bu çocuklar Fransız devletine ait yetimhanelerde büyütülmüşler. Kısacası Fransız sosyal, kültürel, ahlaki değer ve algılamalarına, örf ve adetlerine göre eğitilmişlerdir. Bu yetimhanelerde herhalde İslam dini hakkında herhangi bir eğitim alma imkânları olamamıştır. Diğer eylemci, markette öldürülen siyahi Fransız vatandaşı da muhtemelen aynı yollardan geçmiştir.

 

Bildiğim kadarıyla Fransızlar aslında oldukça koyu Katolik olduklarından, yetimhaneler rahibelerin kontrolünde, Katolik dini esasları ve öğretileri ışığında çocuklara kol, kanat germektedirler. Diğer bir değişle, eylemcilerin yetişmelerinde İslami bir girdinin yer alması mevzu bahis dahi olmamıştır. Bu insanlar temelde Hristiyan ve üstelik Katolik felsefe ve dini öğretisine göre yetiştirilmişler ve Fransız toplumuna katılmışlardır.  

 

Peki ne oldu da bunlar sonradan İslami uçlara mensup birer militan olarak ortaya çıktılar? sorusunu sorduğumuzda, bu sorunun cevabını Fransa’nın kendi sosyal, ekonomik ve etnik yapısındaki dengelerde aramak gerektiğini düşünüyorum. Fransızlar aslında ırkçılığa, etnitisiye karşı olduklarını söyleseler de, gerçekte halk arasında spontane olarak “Beyaz Fransızlar ve diğerleri” şeklinde bir ayrımcı algılama gelişmiştir. “Beyaz Fransız” halkı kendisini üstün görür. Hatta bu Belçikalılara karşı dahi bir Fransızın kendisini üstün gördüğü intibağı ile ortaya çıkabilir. Doğal olarak bu Fransızlarda “KİMLİK” sorununu ortaya getirmektedir. Beyaz olamayan Fransızlar doğma büyüme Fransız vatandaşı olsalar da, bu kimlik bunalımı yüzünden kendilerini dışlanmış olarak hissetmektedirler. Özellikle, Cezayir’in bağımsızlığını kazanması sırasında Fransız vatandaşı olmak isteyen Cezayirlilerin Fransa’ya taşınarak, belirli bir kuşak sonrası tamamen Fransız vatandaşı olması Fransızlarda ki bu dışlayıcı algının gelişmesine öncü olmuştur. Beyaz Fransızlar arasında kimlik oluşumu “ben gerçek Fransızım ve benim dışımda ötekiler vardır” algılaması ile oldukça ön plana çıkmıştır. Bu konuda toleranslı davrandıklarını ifade etseler de gerçek uygulama böyle değildir. Siyahi veya Arap kökenli bir Fransız vatandaşı ABD’de siyahi vatandaşın bugün sahip olduğu eşitlik kavramına hiçbir zaman sahip olma durumunda değildir.

 

Konuya bu açıdan bakıldığında Kuaçi kardeşlerin davranış şekli “kimlik” bunalımına düşmüş ötekileştirilen Fransızların bir eylemi olarak görülmektedir. Doğru dürüst bir iş güç sahibi olamamış bu kardeşler. Tenleri ve fiziki görünüşleri nedeniyle diğer Fransızlar tarafından devamlı hor görülüp dışlanmalarının intikamını başka bir alana, aslında yetişmeleri ile ilgili olmayan ancak fiziki görünüşleri nedeniyle kendilerine yaftalanan bir alanla ilgilenmelerine zorla ve zorlanarak itilmişlerdir. Düşünün, eğer bu kardeşler yetimhanede almış oldukları Katolik kökenli eğitim sonrası Fransız devletinin desteği ile iyi bir eğitim alarak, doğru dürüst bir iş güç sahibi olsalardı ve Fransız beyazları tarafından kendileri gibi kabul edilselerdi İslami uçlarla ilişki kurmayı ve böyle bir eyleme gitmeyi düşünürler miydi? Bu oldukça düşük bir ihtimal olarak görülmektedir.

 

Günümüzde bu kimlik meselesini en iyi Amerika Birleşik Devletleri’nin çözdüğüne şahit olmaktayız. 72 milletten ayrı ırklara ve farklı dini görüşlere sahip olsalar dahi orada herkes Amerikan vatandaşı olmakla gurur duyar. Çünkü Amerika kıtasına Kızılderililer dediğimiz yerliler hariç herkes dışarıdan gelmiştir. Siyah-Beyaz çatışması da uzun mücadeleler sonunda halledildiğinden, siyahi olan Amerikalılar arasından bugün ABD’nin en üst kademelerinde görev yapmakta olan insanları görmekteyiz. ABD ortak bir Amerikan kimliği yaratmıştır. Bu gün İslam’ı kabul eden siyahların aşırı uçlarla irtibata geçip vatanlarında İslam adına herhangi bir eylemi gerçekleşmesi uzak bir ihtimal gibi durmaktadır. 11 Eylül eylemini dahi Arap kökenlilerin gerçekleştirdiği hepimizin malumudur. Bugün siyahların, İspanyolların, Çinli kökenlilerin ve bunun gibi diğerlerinin bu ülkede büyük ölçüde kimlik sorunu yaşamadan hayatlarını idame ettirdikleri herkesin kendisini Amerikalı olarak tek bir “kimlik” altında tanımladığı bir gerçektir.

 

Fransa’nın da bu konuda şapkasını önüne koyarak değerlendirmesi ve ülkede ayrımcılığı yol açan bu “kimlik” sorununu bir şekilde çözmesi gerekmektedir. Ülkede oluşan bu felaketin ana nedeni bence öncelikle bu “kimlik” sorunudur. Dolayısıyla aslında Fransız vatandaşı olan ancak kendilerini bir Fransız gibi hissetmeyen bu kardeşler beyaz Fransızlara karşı hırs ve kinlerini bir şekilde açığa vurma ihtiyacı duymuşlar. Bunlar ellerindeki kartları açmışlar ve koz olarak hangi enstrümanı kullanabileceklerini değerlendirmişlerdir. Sonuçta, en kolay ve güncel olan “İslam” dinini istismar eden aşırı uçların eylemlerini kendilerine öç alma vasıtası olarak seçmeleri bu felaketin ülkede oluşmasına yol açmıştır. Avrupa’da ortaya çıkan İslam karşıtı hareketlerin bu gibi ortamların ve istismarların gelişmesine katkıda bulunacağı Batı tarafından herhalde dikkatle değerlendiriliyordur.  

 

Muhtemelen bugünün Fransa’sında ve diğer Avrupa ülkelerinde bu duygular içinde olan bir sürü beyaz olmayan Fransız (Avrupa) vatandaşı mevcuttur. Bunlar kimlik sorunlarının sıkıntısını bir şekilde hissediyorlardır. Fransa ve Batı bu konuyu İslam’ın bir eylemi olarak görürse oldukça büyük bir yanılgıya düşer. Eylemin İslam dini hakkında en ufak bir bilgisi olmayan insanların belirli bir süreç içinde Fransa’da yaşadıkları tecrübeler sonunda zorlanması ile ortaya çıkması gerçeği mercek altına alınırsa karşılığında daha büyük bir yol alınabileceği gerçeği Kabul edilmelidir. İnancıma göre; eylemi gerçekleştiren bu Fransız vatandaşları eğer ellerinde el Kaide gibi bir imkan olmayıp başka bir şey olsaydı, mutlaka onu kullanarak bir şekilde bir eylem gerçekleştirecekleridir.

 

 


[1] Fareed Zakaria, “Blasphemy and the law of fanatics”, Washington Post, 08/01/2015,

http://www.washingtonpost.com/opinions/fareed-zakaria-blasphemy-and-the-law-of-fanatics/2015/01/08/b0c14e38-9770-11e4-aabd-d0b93ff613d5_story.html