Tunus’ta Yasemin Devrimi yaşandığında ilk akla gelen soru bu devrimin domino etkisi yapıp yapmayacağı idi. Zira Kuzey Afrika’da stratejik bir ülke olmayan Tunus’ta yaşanan bir devrimin eğer domino etkisi olmayacaksa tek başına bu hadise bölgesel ve küresel bir mana taşımazdı. Tunus devrimi sırasında bu hadisenin en çok bu yanı tartışıldı. Bu tartışmalar sırasında biz Tunus’ta yaşanan hadiselerin sıradan bir işsiz üniversite mezunu işportacılık yapan gencin protesto amacıyla kendisini yakması ve buradan tamamıyla iç dinamiklerle hareketlenen bir devrim olmadığını ifade etmiştik. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 2006 yılı sonuna kadar dünyada yaşanmış bütün halk hareketlerini yakından incelemiş ve bunu Turuncu Devrimler ismi ile 2006 yılında bir kitap olarak yayınlamıştık. Bu sebeple de dünyada daha önce meydana gelen halk hareketlerinin hiçbirisinin bağımsız iç dinamiklerle izah edilemediğini görmüş ve bu sebeple de bu tür halk hareketlerinin dış bağlantılarını vurgulamış ve dolayısıyla da Tunus’taki Yasemin Devrimi’nin domino etkisinin kuvvetle muhtemel olduğunu belirtmiştik.

 

Bugün de görmekteyiz ki, Mısır’daki eylemler bir domino etkisinin neticesidir. Ancak bu domino etkisinin bütün Kuzey Afrika’ya ve Ortadoğu’ya yayılması asıl Mısır’daki ayaklanmanın devrime dönüşmesi durumunda yaşanacaktır. Bu sebeple Mısır son derece önemlidir. Mısır da Mübarek rejiminin artık sonu gelmiştir. Bu gösteriler neticesinde olmasa bile bu yılın Eylül ayında yapılacak seçimlere kadar Hüsnü Mübarek’in iktidardan uzaklaştırılacağı ve oğlu Cemal’in de yerine getiremeyeceğidir.

 

Mısır’da 28 Ocak 2011 tarihinde Cuma namazı sonrasında başlayan gösterilere Mısır polisinin sert müdahalesi ve sonrasında Mısır ordusunun daha yumuşak müdahalesine rağmen ölü ve yaralı sayısı hayli yüksektir. Her ne kadar şu ana kadar ölü sayısının 6 olduğu açıklansa da bizim ulaştığımız bilgilere göre ölü sayısı 50’nin üzerindedir. Hatta bazı kaynaklar bu rakamı üç rakamlı ifade etmektedir.

 

30 yıldır iktidarda olan Hüsnü Mübarek 29 yıldır Mısır’ı olağanüstü hal kanunları ile yönetmektedir. Mısır başta olmak üzere bölgede sindirilen ve korkutulan halk ilk defa artık yapacakları gösteriler ile iktidarları devirebileceklerini görmüşlerdir.

 

Mısır’daki ayaklanmasında ve aslında bütün bölgedeki ayaklanma girişimlerde kritik öneme sahip olan nokta bu ülkelerdeki ordu komutanlarının tutumu olacaktır. Şimdilik Mısır ordusu ilk hamlelerini iktidardan yana kullanmıştır. Ancak Mısır’da ordunun orta ve alt kademeleri ilerleyen süreçte komuta kademesi dışına çıkabilir. Elbette bu süreçte Mısır Genelkurmay Başkanı Korgeneral Sami Enan başkanlığındaki üst düzey bir Mısır askeri heyeti de ABD‘de bulunması acaba bir tesadüf müdür? Böylesi önemli hadiselerde tesadüflere çok fazla inanmayan birisi olarak Sami Enan’ın ABD ziyaretinin de dikkatle takip edilmesi gerektiği düşünülmektedir. Ancak Enan’ın bir haftalık planlanan ziyaretini olaylar üzerine yarıda keserek ülkesine hareket etmesi sebebiyle Genelkurmay Başkanının dönüşten sonra ordunun genel tutumunun nasıl olacağını gözlemlemek gerekir. Bu arada son gelen bilgilere göre sadece Genelkurmay başkanı değil, aynı zamanda Mısır Savunma Bakanı Mareşal Hüseyin Tantavi’nin de ABD’de olduğu ortaya çıkmıştır.

 

Mısır’daki gösterilerde önemli olan bir diğer nokta gösterici-asker ilişkisidir. Zira Mısır’da polisin tam anlamıyla Mübarek rejiminin emrinde olduğu, rejimi korumak için sert tedbirlere el atmaktan çekinmediği ve polise oranla askerin daha tarafsız ve gösterilere karsı tutumunun da daha yumuşak olduğu görülmektedir. Bu sebeple de göstericiler polisin çekilmesi ve askerlerin devreye girmesini istemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Şimdi Mısır sokakları büyük oranda ordu kuvvetlerine teslim edilmiştir.

 

Diğer taraftan bu ülkelerin gösterileri yatıştırması için verecekleri tavizin kritik önemde olduğunu söyleyebiliriz. Tunus tecrübesi de bize göstermiştir ki, diktatörler bir defa taviz vermeye başladılar mı, bu artık göstericilerin kazancına dönüşen süreci başlatmaktadır. Zira Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali gösteriler şiddetlendiğinde iki yardımcısını ve bir de içişleri bakanını kurban vererek kurtulmaya çalışmış, bu hareketi ise diktatörün iktidarının çöküşüne sebep olmuştur. Burada Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in taviz konusundaki tavrı önem kazanmıştır. Ancak Mübarek’in gösterilerin yapıldığı 28 Ocak günü gece geç saatlerde yaptığı açıklamada “Hükümeti görevden alacağını söylemesi ve demokratik bazı adımların atılacağını” ifade etmesi onun da taviz vermeye başladığını göstermiştir. Taviz’i alan göstericilerin bundan sonra durmayacağı ve Hüsnü Mübarek’i daha fazla taviz vererek sonuçta devrilmeye gidecek süreci başlatmaya çalışacakları anlaşılmaktadır.

 

Hadisenin boyutlarına da bakmakta fayda vardır. Birincisi bu bölgede bir ABD – Fransa rekabeti vardır. ABD bu son hamlesi ile Fransa’nın Afrika’dan silinmesi anlamına gelmektedir.

 

İkinci önemli husus şudur ki, birçok yorumcu bu ayaklanmaların aşırı radikal unsurları iktidara taşıyacağı öne sürülmektedir. Bu ise ABD ve Batının çıkarına değildir denmektedir. Bu fikir ilk bakışta doğru gibi gelmektedir. Hatta bunun böyle olması ihtimali de yüksektir. Ancak unutulmaması gerekir ki, ABD ve Batı bugün sürece müdahale ederek yönlendirmektedir. Mısır’da Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) örgütü gibi radikal dinci partiler bugün olmasa bile bir süre sonra iktidara çok kanlı iç çatışmalar neticesinde gelecekti. Zira ülkedeki baskı bu kesimi her geçen gün büyütmektedir. İhvan-ı Müslimin’in süreç sonunda iktidara gelmesi kaçınılmazdır. Bu ise ne ABD ve Batı’nın ne de İsrail’in işine gelmemektedir. Hatta bu durum bir kabusa dönüşecek süreçleri de beraberinde getirebilir. Bu sebeple de şimdi yapılacak ayaklanmalar ile iktidar “Hibrit” hale getirilebilir ve dolayısıyla da aşırı unsurlar geniş tabanlı bir koalisyon içerisinde eritilebilir. İşte bu sebeple de ayaklanmalar Batı tarafından desteklenmekte ve yönetilmektedir.

 

Üçüncü boyutta ise bu ayaklanmaların domino etkisinin Mısır’dan sonra şiddetlenmesi ve İran’a kadar uzatılması planıdır. İran’ın nükleer çalışmalarını Batı ile koordine etmemesi ve yaptırımların da istenilen neticeyi vermemesi İran’da bir rejim değişikliğini Batı için kaçınılmaz kılmaktadır. Şimdi Tunus’tan estirilen devrim rüzgarı Mısır’da hızlandıktan sonra İran kapılarına dayanacaktır. Dolayısıyla da İran’ın bu sürecin dışında kalacağı düşünülmemelidir.

 

Elbette ki, bu sürecin bir yanında da bölgede artan Şii etkisinin İsrail ve Batıda yarattığı rahatsızlığın bir şekilde kırılması isteğidir. Şimdi bu sürecin ilerleyen noktalarında bir Şii-Sunni çatışması ortaya çıkarılırsa buna da şaşırmamak gerekmektedir.

 

Tunus’ta Yasemin Devrimi olduğunda birçok televizyon programına yaptığımız değerlendirmelerde şunu da ifade etmiştik. Mısır’da yeni yıl öncesi Kiliselere yapılan saldırılar tesadüf değildir. Bu saldırılar bir takım hazırlıkları bize göstermektedir. Dolayısıyla şimdi başlayan bu süreçte bir Müslüman-Kıpti çatışmasını da tetiklenmek istenebilir.

 

Türkiye’nin Tutumu

 

Türkiye son yıllarda yaşanan benzer hadiselere farklı tepkiler vermektedir. Örneğin İran’da geçtiğimiz yıl yapılan seçimlerde tartışmalara sebep olan seçim sonuçları daha belli olmadan Mahmut Ahmedinejad’ı alelacele tebrik ederek muhalifler nezdinde Ahmedinejan’ın elini güçlendirmiştir. Türkiye bu gösterilere de hiçbir zaman yeşil ışık yakmamış hep İran rejiminin yanında durmuştu.

 

Lübnan’da Hizbullah’ın hükümetten çekilmesi durumunda ise hemen devreye girerek hükümetin Saad Hariri başkanlığında kurulması ve Hizbullah’ın da destek vermesini istemişti. Türkiye Lübnan krizinde “ters köşeye” yatırılsa da en azından aktif bir performans sergilemiştir. Türkiye’nin benzer girişimlerini Irak’da hükümetin kurulması sırasında ve Suriye ile İsrail ve Batı arasındaki arabuluculuk girişimlerine de adeta “balıklama” dalmıştı. Ancak Tunus’ta Yasemin Devrimi gerçekleştiğinde Ortadoğu’da hareketli politikadan yana olan AKP hükümetinin sessiz kaldığını kaldığını ve nasıl bir politika izlemesi gerektiği konusunda kararsız durduğunu gördük. Şimdi Mısır konusunda da Türkiye net bir tavır içerisinde değil. Ama bununla beraber Mısır’da göstericilerin elinin giderek güçlenmesi üzerine Türkiye’nin de bölgede “demokrasi” vurgusu yapmaya başlamıştır. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Toplumların uzun süre istikrar adına kapalı toplum halinde tutulmaları çok güç oluyor. Önemli olan bu taleplerle ülkelerin istikrarı arasında doğru bir ilişki kurabilmedir. Türkiye, elinden gelen her türlü çabayı Tunus ve diğer ülkelerdeki kardeşlerimiz, dostlarımız komşularımız için göstermeye devam edecek. Önemli olan bu taleplerin meşruiyet çizgisi içinde ve tamamıyla siyasal alanda, bu ülkelerin genel siyasi seyrinde çatışmalara yol açmaksızın tamamlanabilmesidir. Bunlar haklı taleplerdir ve çağdaş toplumda gözardı edilemeyecek taleplerdir. Şeffaflık, hesap verilebilirlik bugün bütün uluslararası toplumda kabul gören değerlerdir.” Açıklamadan da görüldüğü gibi Türkiye artık bölgede demokrasi taleplerine cevap verilmesi gerektiğini söylemektedir.

 

Tunus’taki yasaklı En Nahda Hareketi’nin Londra’da sürgünde yaşayan lideri Gannuşi’nin Türkiye’ye canlı verdiği bir röpörtajda aynen şunları ifade etmiştir. “Türkiye’de daha önce baskıcı bir laikçi rejim vardı. Şimdi bu rejim değişmiş ve Ilımlı İslam modeli getirilmiştir. Biz bu çerçevede Türkiye’yi model almaktayız.” Görüldüğü gibi Türkiye’deki mevcut hükümet ve “Ilımlı İslam Modeli” Ortadoğu halklarına model olarak sunulmaktadır. Türkiye’nin Gazze sorunu sebebiyle İsrail ile yaşadığı sorun Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Arap sokaklarında sempatisinin artmasına sebep olmuştur. Ancak aynı oranda Arap rejimleri Türk modelini kendileri için hep tehdit olarak görmüşlerdir. Şimdi yaşanan bu hadiselerden sonra Türkiye’nin son yıllarda Genişletilmiş Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde dönüşüm için bir model olarak hazırlandığı da görülmektedir.

 

ABD’nin Tutumu

 

Tunus’ta olduğu gibi Mısır’da da ayaklanmanın arkasında ABD’nin olduğu anlaşılmaktadır. Ancak ABD’nin Mısır’daki süreci yakından takip ederek durumun gidişatına göre tutum belirlediğini görmekteyiz. Başlangıçta Mısır’daki hükümeti istikrarlı bulan ABD, ayaklanmalar hız kazanınca çark ederek farklı tonda açıklamalar yapmaya başlamıştır.

 

ABD Başkanı Barack Obama gelişmeler üzerine durumdan endişeli olduğunu ve her iki tarafından şiddetten kaçınması gerektiğini ifade etmiştir. Obama'nın önceki açıklamalarında Mısır'ın bazı sosyal koşullarda reforma gitmesi gerektiğini belirtirken bir taraftan da iktidar değişikliği ihtimalini de açık tutmuştur. Ancak ABD Başkanı Obama, Mısır'daki gelişmeleri değerlendirmek üzere ulusal güvenlikle ilgili danışmanları ile bir toplantı yapmıştır. 40 dakika süren toplantıya Başkan Yardımcısı Joe Biden ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon'ın da katıldığı belirtilirken, Beyaz Saray sözcüsü Robert Gibbs'in ise Mısır hükümetine, protestocuların ifade hakkına saygı gösterilmesi ve kapatılan internet erişiminin yeniden açılması çağrısı yapmıştır. Reuters'e konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi, ABD'nin Mısır'a vermeyi taahhüt ettiği 1,5 milyar dolar tutarındaki yardımı, ülkede yaşanan olaylar nedeniyle gözden geçirdiğini belirtmiştir. AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, Mısırlı yetkililerden hükümet karşıtı eylemlerde tutuklanan protestocuların derhal serbest bırakılmasını istemiştir.

 

Sosyal İletişim Ağları ve Halk Ayaklanmaları

 

Dünyada gelişen teknoloji ve sosyal iletişim ağlarının giderek halk tabanlarına kadar yayılması ve Tunus gibi baskıcı rejimlerin bu iletişim araçları üzerinde tam bir denetim sağlayamamaları Wikileaks, Twitter, Facebook, Dailymotions ve Youtube gibi ağların bu rejimler üzerinde ciddi birer tehdit haline geldiğini görmekteyiz. Bu tür baskıcı rejimler fiziki manada insanların bir araya gelmesini engellese de, sanal alanda insanların iletişim kurmasını, örgütlenmesini ve birbirlerini etkilemesini önleyememektedir. Bu çerçevede Tunus’taki devrimin hızlı bir şekilde tamamlanmasında ve Mısır’da da bütün baskılara rağmen insanların örgütlenmesinde bu sosyal ağların tesiri büyük olmuştur.

 

Facebook ve Twitter üzerinden gençlerin organize olmalarının ve Wikileaks belgelerinde Tunus Devlet Başkanı ile eşinin yolsuzluklarının açıkça belirtilmesi ve ABD’nin de Tunus liderinden kurtulmak istediği şeklindeki yazışmaların sızdırılmasının da etkili olduğu düşünülmektedir. Yine aynı şekilde Mısır liderinin çocuklarının lüks içerisindeki yaşamlarını ifşa eden sızıntılar da oldukça etkili olmuşur.

 

Tunus devriminde etkili olan Wikileaks sızıntılarında 2006 ve 2009 yıllarında ABD’nin Tunus Büyükelçiliğinden Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği ve Wikileaks’a sızan raporlarda Büyükelçi’nin 2006 yılındaki mesajında “Başkan ve ailesi, iktidarları süresince yolsuzluklardan elde ettikleri servetleriyle ayrılıp bir Avrupa ülkesinde emeklilik hayatı sürmeyi planlıyor” denilmiştir. Büyükelçinin 2009 yılında “Bin Ali’nin gitmesi için beklenen fırsatın Obama yönetiminin politikaları sayesinde mümkün olabileceği” yazılmıştır. Büyükelçi, tavsiyeler bölümünde ise muhalefet partileriyle görüşmelere hız verilmesi gerektiğini, Avrupalı müttefiklerin de Tunuslu gençlerle temasa geçmek konusunda teşvik edilmesinin önemli olduğunu ifade etmiştir.

 

Wikileaks sitesinin yayınladığı gizli Amerikan diplomatik belgelerinde Tunus bir 'polis devleti' olarak tasvir edilmiş, Bin Ali ise 'halk ile iletişimini kesmiş bir lider' olarak tanımlanmıştı. Radikal İslami hareketlere karşı sert duruşu, Bin Ali'nin ABD'nin küresel terörle mücadelede müttefikleri arasında yer almasına yol açmıştı.

 

Tunus’da yaşanan protesto gösterileri esnasında ABD Başkanı Barack Obama’nın Tunus halkına yönelik destek mesajları da bu ayaklanmanın başarılı olmasında etkili olmuştur. ABD Başkanı Barack Obama Tunus’ta gerçekleşen devrim sonrasında yaptığı açıklamada “Tunus’ta görüşlerini barışçıl yollarla dile getiren yurttaşlara karşı şiddet kullanılmasını kınıyorum, bundan ötürü üzüntü duyuyorum ve Tunus halkının cesaretini ve onurlu duruşunu alkışlıyorum” demiştir. Yine ABD Başkanının benzer mesajları Mısır için de vermeye başladığını da görmekteyiz.

 

Mısır’da Siyasal Parti ve Hareketlerin Mısır Siyasetindeki Güç Dengeleri

 

Mısır'da yaşanan ayaklanmaların ülkeyi bir devrime götürdüğü anlaşılmaktadır. Bundan sonraki süreçte Mübarek’in devrilmesi sonrasında ülkeyi nasıl bir sürecin beklediği ve ülkedeki siyasal ve askeri güç odaklarının ayrıca ele alınmasını gerektirmektedir. 39 yıldır olağanüstü halin uygulandığı Mısır’da son yıllarda siyasi içerikli örgütlerin sayısında ciddi artışlar var. Bu siyasal parti ve örgütlerin siyasal tabanı en güçlü ve en aktif olanları aşağıda özetlenmiştir.

 

Müslüman Kardeşler Örgütü

 

Mısır’da halen yasaklı olan ve İhvan-ı Müslimin olarak da bilinen Müslüman Kardeşler Örgütü 1928 yılında kurulmuştur.  Hür Subaylar Darbesi’nde Cemal Abdulnasır’la birlikte hareket eden hareket, hemen ardından Nasır tarafından çok büyük bir darbe yemiştir. Tüm faaliyetleri yasaklanan İhvan, 1966 yılında başta Seyyid Kutub olmak üzere teorisyenlerini ve çok sayıda üyesini idamlarla kaybetti.

 

Müslüman Kardeşler Örgütü üyelerinin önemli bir kısmı demokratik bir seimde seçilebilecek tabana sahiptir. Bu sebeple de Mübarek’in polisleri her seçim öncesinde örgüt üyelerinin önemli bir kısmını tutuklayarak siyasi faaliyetlerini geçici bir süre askıya almaktadır. Dolayısıyla da bu kişiler seçimlerde iştirak haklarını kaybederek seçilememektedir. Tutuklamaların görünürdeki gerekçesi, “rejimi tehdit etmek’’ “yıkıcı faaliyetlerde bulunmak” ve “terör örgütlerine destek vermek’’ olarak kamuoyuna duyurulmaktadır.

 

Tunus’ta yaşanan devrimin Mısır’a sıçraması üzerine ilk önce halkın gösterilere iştirakını ve Mübarek’in gösterileri bastırma noktasındaki uygulayacağı şiddetin dozunu kestiremeyen Müslüman Kardeşler Örgütü yönetimi önceki gün yapılan gösterilerde üyelerini katılıp katılmama konusunda serbest bırakmıştır. Bu gösterilerde Kifaye (Yeter Haraketi), 6 Nisan ve Milli Değişim hareketi gibi kuruluşlar etkin yer almışlardır. Ancak Cuma namazı sonrası yapılan gösterilerde Müslüman Kardeşler Örgütü etkin bir şekilde yerini almıştır.