Dış politika literatüründe belirli tarihler ve olaylar vardır ki; bu alanda çalışan, dış politika ile iştigal eden akademisyenlerin, stratejistlerin ve diğer ilgili kesimlerin konuşmalarında ve makalelerinde hep ilk paragrafı kapsarlar. Cümleler bu olaylara vurgu yaparak başlar. Örneğin Berlin Duvarı’nın yıkılması, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, SSCB’nin dağılması, 11 Eylül terör saldırıları, ABD’nin Afganistan ve Irak operasyonları gibi. Birçok yazar dış politika makalelerine yukarıda sıralanan kelimelerden birisine yer vererek başlamıştır. Veya birçok konuşmacı, konferansçı, panelist konuşmasına hep bu cümlelerle giriş yapmıştır.

 

2008 yılının son günlerinde başlayan ve/fakat Barack Obama’nın görevi devraldığı 20 Ocak 2009 tarihine kadar devam eden İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları da bu anlamda bölgesel barış açısından bir dönüm noktası olabilecek potansiyele sahipti. Dünyada, bu alanda, devletler nezdinde olmasa bile, halklar nezdinde yükselen bir tepki söz konusuydu. Ancak bu tepkiler cılızdı ve organize değildi. Ayrıca hiç kimse bu tepkisini İsrail devletinin en üst makamında yer alan birisinin yüzüne karşı ağır bir şekilde dile getirmemiş, belki de söyleme fırsatını bulamamıştı. Tüm bu gelişmelerin ortasında çoğu kişinin beklemediği bir gelişme yaşandı. Davos Forumu sebebiyle Başbakan R.T. Erdoğan ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres bir panelde buluştu ve basın önünde sert bir tartışma yaşandı. Bu panelde BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve Arap Birliği Genel Sekreteri, Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa’da yer almıştı. Ancak tartışma İsrail ile Türkiye liderleri arasında geçti. Panel Yöneticisi Washington Post Gazetesi yazarı David İgnatius’un Türk Başbakanına yakışıksız ve çirkin tavrı ile Peres’in diplomatik kaideleri hiçe sayarak sesini yükseltmesi Başbakan Erdoğan’ı tabiri caiz ise “çileden çıkarmış” ve ondan sonra yaşananlar artık yeni dış politika literatüründe “Davos Sonrası” şeklinde yerini almıştır. Bir kısım çevreler Davos sonrasını Türk dış politikasında bir tercih ve eksen değişikliği şeklimde değerlendirseler de aradan geçen çok kısa süre bile Davos’un iç politikada Erdoğan’ı yaklaşan yerel seçimlerde birkaç puan yukarı çıkarırken, Türkiye’yi Ortadoğu’da yaşanan süreç içerisinde birkaç adım geri plana ittiği görüldü. Bunun en bariz örneği 2 Nisan’da Mısır’ın öncülüğünde bu ülkede yapılan Gazze’ye yardım toplantısında ortaya çıktı. Bu çerçeveden bakıldığında Türk dış politikasında bir eksen değişikliğinden ziyade, iç politikaya yönelik bir manevranın ve taktik adımların atıldığı anlaşılmaktadır.

 

Türkiye Ortadoğu’da kısa vadeli taktiksel adımlar atarken, Kafkasya’da etkisini uzun süre hissedeceğimiz bazı girişimler başlatmıştır. Bu adımların en radikalinin bölgede adeta bir istikrarsızlık kaynağı olan Ermenistan’a karşı atıldığı görülmektedir.

 

Türk dış politikasının genel yapısı üzerindeki bazı somut endişelere karşın, dış politikanın tümü üzerinde bir değişikliğe neden olduğu iddia edilemez. Ancak Ermenistan ile Irak’ın kuzeyine yönelik politikaların bu genellemenin dışında tutulması gerekmektedir. Irak bu makalenin ana temasını oluşturmadığı için bu alanda yaşanan değişikliğe değinilmeyecektir. Buna rağmen Ermenistan konusunda yaşanan politika değişikliği incelenmeye çalışılacaktır.

 

Obama yönetimi ABD başkanlık tarihinde 1915 yılı olaylarını bir “soykırım” olarak değerlendirme konusunda önceki yönetimlerle kıyaslanmayacak ölçüde “Ermeni yanlısı” olarak adlandırılabilir. Daha önceki dönemlerde Başkan ve Başkan yardımcı arasında Türkiye konusunda hep bir denge olmuştur. Başkan Türkiye’ye sert çıkarken, Türkiye’nin güven duyduğu bir başkan yardımcısı hep bulunmuştur. Senato ve Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında da genel denge hep korunmuştur. Bugünkü Amerikan yönetimine baktığımızda Başkan, Başkan Yardımcısı, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı’nın 1915 yılında, Türkiye’nin bir tehcir değil de, soykırım yaptığını düşünmektedir. Ermeni lobisi ve diasporası Amerika’da birçok kesimi olduğu gibi yönetimi de buna inandırmıştır. Sorun sadece Türkiye’nin incitilmemesinde kilitlenmektedir. Zaten Barack Obama seçim çalışmaları esnasında en az 5 defa sözlü ve bir de yazılı teminat vererek göreve geldiğinde 1915 yılında yaşanan olayları “Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı” şeklinde değerlendireceğini açıkça ifade etmiştir.

 

Bu şartlar çerçevesinde genel beklenti Obama’nın 24 Nisan’da soykırım kelimesini kullanacağı yönündedir. Obama’nın bu kelimeyi kullanması durumunda Türkiye’den yükselecek tepkiyi hesaba katacağı ve Türkiye için önemli olan, artık ABD’nin Irak’ta çok fazla işine yaramayacak olan PKK terör örgütü konusunda, Türkiye’den yana net bir tavır takınacağı ve hatta bazı somut adımları atarak Türkiye’nin gönlünü alacağı şeklinde bir senaryo kuvvetle muhtemeldir.

 

ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un 7 Mart 2009’da Ankara’ya yaptığı ziyaret esnasında Başkan Obama’nın bir ay içerisinde Türkiye’ye geleceğini açıklaması yukarıdaki senaryonun bir miktar değişmesi ihtimalini gündeme getirmektedir. Şöyle ki; Obama’nın bu ziyaretinden, yeni dönemde Amerika’nın bölgesel politikalarda Türkiye ile yakın mesai harcamak isteyeceği anlamı çıkarılabilir. Ancak bunun Davos sonrası süreçte iddia edildiği gibi Ortadoğu olmayacağı çok açıktır. Davos süreci Türkiye’ye Filistin meselesinde mevzi kaybettirmiştir. Burada Fransa-Mısır ikilisi bir anda aradan sıyrılmış ve Türkiye’nin önüne geçmiştir. Türkiye’nin Filistin’deki gruplar arasındaki Hamas yanlısı görüntüsü onun Arap halkları nezdinde popülaritesini artırırken; İsrail, Arap rejimleri ve Batı nezdinde bazı şüphelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu nedenledir ki, yeni dönemde Türkiye’ye verilecek rollerde Filistin eksenli Ortadoğu politikasında fazla bir rol beklememek gerekir. Diğer taraftan Bayan Clinton’un da vurguladığı yeni “Federal Irak’ içerisinde Türkiye’ye yeni roller verilmek istenmektedir. Önümüzdeki süreçte PKK terör örgütü konusunda, Irak’ın merkezi hükümeti ve kuzeyi ile ilişkilerde yeni bazı sürprizlere açık olmak gerekir. Bu yeni “açılımları”, içeride Kürtlere yönelik bazı açılımlar izlemesi muhtemeldir. 21 Mart’ta tam da Nevruz Bayramı günü, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak ziyareti bu anlamda dikkatlice takip edilmelidir.

 

Türkiye’nin bu yeni dönemde rol beklediği yeni bir alan ise İran ile ABD arasında “kolaylaştırıcı”, belki de arabulucu bir rol üstlenmesi ihtimalidir. Yine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 10 Mart’ta İran’a yaptığı ziyaret önceden planlanmış olmakla beraber, Obama’nın Türkiye ziyareti ile beraber düşünüldüğünde farklı anlamların da yüklenmesine sebep olacaktır. Geçtiğimiz dönem ABD’nin bütün karşı çıkmalarına rağmen Türkiye’nin İran ile ilişkilerini kesmemesi ve enerji başta olmak üzere ticari ve siyasi ilişkilerini olduğu gibi yürütmesi şimdi en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Bu dönemde eğer ABD ile İran arasında bir açılım olacaksa bu açılımda kolaylaştırıcı ülke rolüne en yakın aday Türkiye’dir.

 

Diğer yandan Obama’nın yeni Afganistan politikası çerçevesinde de en çok ihtiyaç duyacağı ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Hele ki, Orta Asya’daki son ABD üssünün de kaybedilmesinden sonra, bölgede ABD üssü bulunan Türkiye’nin önemi daha da artmıştır. Türkiye’den bu anlamda İncirlik üssünün Afganistan için kullanıma açılması ve buna ek olarak Trabzon’da bir ikmal üssü istenmesi de beklenmektedir. Bu sayede ABD Karadeniz’de yardımcı üs pozisyonunda bile olsa, bir üs edinmiş olacak ve Montrö’yü dolaylı yönden delmiş olacaktır.

 

ABD’nin yine Türkiye’den isteyeceği bir başka önemli husus NATO’da daha aktif görev alması ve barış operasyonlarına “muharip” askerler vermesi olacaktır. Özellikle de Afganistan’da muharip askeri güce ABD’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu bilinmektedir. Bütün bunları bir kare içerisine aldığımızda yeni dönemde Türkiye’ye ABD tarafından biçilen rolün ana coğrafyasının Ortadoğu olmadığı görülecektir. ABD Türkiye’den Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya-Afganistan-Pakistan hattında etkin olmasını isteyecektir. Türkiye bu çerçevede NATO içerisinde de aktif konuma getirilecektir. Türkiye’nin her ne hikmetse çok önem verdiği arabuluculuk girişimlerini ise Ortadoğu yerine İran üzerine kaydıracağı da muhtemeldir.

 

Bu çerçevede eğer Türkiye’ye yeni dönemde Ortadoğu’da belirleyici rol verilmeyecek ise, sıkça bahsi geçen “Ilımlı İslam Modeli” tanımlamalarının da yeni yönetimce rafa kaldırılacağı sonucu çıkarılabilir. Bunu zaten Clinton’un Ankara ziyaretinde ısrarla Anıtkabir’e gitmesi ve konuşmalarında Türkiye’nin laik yapısına vurgu yapmasından da anlamaktayız. Yeni dönemde, Türkiye’den Arap coğrafyası yerine Türk coğrafyasında faydalanılmak istenecektir. Bunun için vurgu yapılacak asıl öğe “Ilımlı İslam” yerine laik, modern ve güçlü orduya sahip çağdaş Türkiye görüntüsü olacaktır. Yeni Amerikan yönetiminin bu çerçevede bir Türkiye görmek istediği anlaşılmaktadır. Elbette bunun için bir miktar daha beklemek ve Obama’nın göreve geldiği ilk günlerde açıkladığı, bir Müslüman ülkeden İslam dünyasına sesleneceği şeklindeki bir planın içerisinde Türkiye’nin yer alıp almayacağına bakmak gerekmektedir. Bugünkü verilerden yola çıktığımızda bu ülkenin Mısır olma ihtimali son derece yüksektir. Obama ise 6-7 Nisan 2009 tarihleri arasında İstanbul’da yapılacak olan Medeniyetler İttifakı 2. Forumu'na katılacaktır. Obama’nın Başbakan Tayyip Erdoğan ile İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero'nun eş başkanlığında BM nezdinde yürütülen bu çalışmaya Avrupa ziyareti çerçevesinde katılması planlanmaktadır.

 

Yukarıda anlatılanlardan da açıkça görülmektedir ki, Obama yeni dönemde Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır. Bu sebepledir ki, Türkiye’yi kolay kolay kaybetmek istemeyecektir. Hele ki, Türkiye’nin Rusya Federasyonu ile ilişkilerinin gelişmesinin hızlanması ve enerji hatları konusunda kilit role gelmesi Türkiye’nin yeni yönetim nezdinde ağırlığının daha da artmasına sebep olmuştur.

 

O halde ne yapılmalıdır? ABD açısından yapılacak iş, yeni bir manevra alanı ve sebebi yaratmaktır ki 24 Nisan geldiği zaman niye yaptığının veya niye yapmadığının argümanlarını ortaya koyabilsin. Bu çerçevede düşünülen en önemli çözüm, Türkiye ile Ermenistan arasında yeni bir açılımın ortaya konmasıdır. Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın geçtiğimiz hafta pekte açılımların ruhuna uymayan bir tarzda yeniden “Büyük Ermenistan” söylemlerine sarılması ve Türkiye’den açıkça toprak talep etmesi ABD yönetimine “Türkiye ile aramız iyi değil” görüntüsü verme çabalarının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Oysa Türkiye bütün imkanları ile ABD yönetimine, Ermenistan ile bir süreç başlattıklarını ve soykırım kararının bu süreci baltalayabileceğini anlatmaya çalışmaktadır.

 

24 Nisan tarihi yaklaştıkça Türkiye üzerindeki baskı da o derece artmaktadır. Bu süreç Türkiye’yi adeta strese sokmuştur. Türkiye bu stres altında yakın bir zamanda Ermenistan ile diplomatik ilişkileri başlatabilir ve bu çerçevede de sınırları açabilir. İşin garibi Türkiye’nin açmak istediği sınırı Ermenistan hala tanımamaktadır.

 

Bütün bu gelişmeler yaşanırken Azerbaycan’ın da diken üzerinde olduğunu belirtmek gerekmektedir. Azerbaycan basını, Karabağ sorununun Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde bir ön şart olmaktan çıkıp çıkmadığını merak etmektedir. Türkiye’nin bu stresli süreç içerisinde yapmaması gereken temel hatanın Azerbaycan’ı yok sayarak bir Ermenistan politikası gerçekleştirmeye çalışması olacaktır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, Amerikan yönetiminin 24 Nisan’da soykırım sözcüğünü kullanması durumunda bundan en az Türkiye kadar zarar görecek ülke de Azerbaycan’dır. Bu durum, Türkiye ile Azerbaycan’ı birçok temel noktada beraber hareket etmeye mecbur kılmaktadır.

 

Bu çerçevede Azerbaycan’ın rızası dışında Türkiye’nin Ermenistan ile atacağı her adım Türk dış politikasının Ermenistan boyutunda bir eksen değişikliği ve kırılma noktası olarak belirecektir. Türkiye’nin dış politika yapıcılarının açmaya hazırlandıkları Ermenistan sınırının ve genel olarak Ermenistan açılımının getirisi ve götürüsünü iyi hesaplaması gerekmektedir. Ermenistan ile ilişkilerin düzelecek olması Türkiye’ye yönelik baskıların azalacağı anlamına da gelmemelidir. Ermenistan ile diasporanın yaptığı rol paylaşımı gereği iyi polis, kötü polis tuzağına düşmeden bu açılımların sonunun Azerbaycan’ı kaybetme anlamına gelebileceğini anlamak gerekir. Gelişmelerin seyrine bağlı olarak, Azerbaycan’ın Rusya’nın önderliğinde çalışmalarını sürdüren Ortak Güvenlik Anlaşması Örgütüne dahil olması da kimse için sürpriz olmamalıdır.

 

NOT: Bu arada bütün dikkatler küresel krize, ABD’nin Irak’tan çekilme sürecine ve Afganistan’a yönelmişken Pakistan’ın içten içe kaynadığını ve Pakistan’da bir askeri darbe olması ihtimalinin de giderek arttığını gözden uzak tutmamak gerekmektedir.

 

NOT 2: Bu yazı 2023 Dergisi`nin Mart 2009 sayisinda yayinlanmistir.