ABD Başkanı Donald Trump birkaç gün önce İran ile P5+1 (ABD, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya) arasında 2015'te imzalanan nükleer antlaşmadan çekildiğini açıkladı. ABD tarafından yayınlanan açıklamada İran'a yönelik yaptırımların yeniden başlayacağı ve bunların İran ile iş yapan üçüncü ülke ve şirketleri de kapsayacağı belirtildi. Bu gelişme Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyanın istikrarı açısından birtakım tehlikeleri de beraberinde getirmekte.

 

Çin, Hindistan ve Türkiye İran'dan petrol ve doğal gaz alıyorlar. ABD’nin İran’a yönelik olarak 4 Kasım 2018 tarihi itibarı ile yürürlüğe sokacağı açıklanan yaptırımlar bölgede enerji konusunda sıkıntılı bir sürecin de sinyallerini vermekte.

 

Hidrokarbon kaynaklarının varlığı coğrafyaların ve ülkelerin bölünerek değişmelerine kadar varan bir takım olumsuz gelişmeleri de beraberinde getirmektedir.  ABD ve İsrail’in uygun bir ortam bulmaları halinde İran’a karşı savaşa kalkışabileceği iddia edilmektedir.

 

Konuyla ilgili olarak CNN International'a konuşan T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu durumun yaratacağı risklerin sorulması üzerine, "Kaybeden Amerika olacaktır. Çünkü yaptığınız bir anlaşmaya sadık kalmıyorsunuz. İmzalar atılmışsa sadık kalmak gerekir" değerlendirmesinde bulundu.

 

Hidrokarbon kaynaklarının yoğun olarak bulunduğu Orta Doğu coğrafyasında sular bir türlü durulmuyor. Doğu Akdeniz’de hidrokarbon rezervlerinin bulunmasıyla birlikte Ortadoğu’da yaşanmakta olan iç karışıklık ve huzursuzluklar Kıbrıs’ı da etkisi altına almaya başladı. AB destekli Eastmed boru hattı projesi ve NATO’ya alternatif olarak AB ülkelerinin kurduğu ileri sürülen PESCO organizasyonunu da bu çerçevede ele almak gerekiyor.

 

Hidrokarbon kaynakları açısından çok kritik bir bölgenin merkezinde yer alan Türkiye yapımı devam eden TANAP, ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ile son dönemde önemli bir enerji transit merkezi haline gelmeye başlamıştır. Rusya’dan Avrupa’ya hidrokarbon iletilecek Türk Akımı boru hattının güzergâh olarak Türkiye üzerinden yapılıyor olması da Türkiye’nin önemini bir kat daha artırmaktadır…

 

Türkiye bölgesinde sahip olduğu ilişkileri çerçevesinde gerek Orta Asya, gerekse Orta Doğu’da bulunan hidrokarbon rezervlerini süreç içerisinde Güney Gaz Koridoru’nun önemli bir ayağı olan TANAP ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ile Avrupa’ya taşıyabilecek potansiyele sahip olması nedeniyle diğer enerji aktörleri tarafından tehlike olarak görülmeye başlandı.

 

Türkiye’nin doğal seyri içinde Ortadoğu’da başta Katar, İran ve Irak, Orta Asya’da da Türkmenistan’ın sahip olduğu hidrokarbon rezervlerini Avrupa’ya taşınmasına ortam yaratma potansiyeli göz önünde bulundurularak bunu engellemeye yönelik girişimler söz konusudur.

 

Enerji satrancında Türkiye, Katar hidrokarbon kaynaklarını Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e getirmek istediğinde bu girişimi engellemek istendi. Suriye’de savaşın çıkmasına en büyük gerekçelerin başında Katar hidrokarbon kaynaklarının Doğu Akdeniz’e getirilmesi olduğu değerlendirilmektedir. Katar hidrokarbon kaynakları eğer Doğu Akdeniz’e getirilebilseydi, Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk edilmesi planlanmakta idi. Proje başlayamadan engellendi.

 

Yakın zaman önce Suriye’de terör koridoru oluşturarak hidrokarbon boru hattı döşenmek istendiğinde de Türkiye bu kez Afrin’de buna müsaade etmedi. Haziran ayı içerisinde TANAP projesinin açılması planlanıyor. Böyle bir süreçte İran kararının alınması da son derece manidardır. İran kararı alınmamış olsa Türkiye belki de İran’a ait hidrokarbon kaynaklarını süreç içerisinde Avrupa’ya taşınmasına vesile olacak ve bu işten büyük kazançlar elde edebilecekti. ABD’nin İran ile imzalamış olduğu nükleer antlaşmadan çekilmesinin neticesinde görülen ve görülmeyen pek çok etkilerinin olacağı anlaşılmaktadır…

 

Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Rum lider Nikos Anastasiadis Türkiye’nin de içinde bulunduğu Güney Gaz Koridoru projesine alternatif olarak EastMed isimli bir projeyi dört yıl kadar önce gündeme getirdiler.

 

EastMed projesinin maliyetinin yaklaşık 15 milyar Dolar olacağı öngörülmektedir. Denizin 3.3 km derinliğinden geçecek projede 2 bin kilometrelik bir boru hattı inşa edilmesi hedefleniyor. Dört yılı aşkın bir süredir ha imzaladılar ha imzalayacaklar diye diye zirve üzerine zirveler düzenliyorlar.

 

Her şeyden önce EastMed isimli proje konunun uzmanları tarafından gerçekçi bulunmuyor. EastMed fiziki olarak sorunlu, güvenlik açısından sıkıntılı ve fizibilitesi olmayan hayali ve AB’nin siyasi bir projesi olarak görülmektedir. AB siyasi nedenlerden dolayı EastMed isimli projeyi maddi ve manevi olarak desteklemektedir.

 

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı EastMed projesini federal çözüme darbe olarak değerlendiriyor. Akıncı ’14 yıl önce Güney Kıbrıs’ı AB’ye tek başına almakla işlenen vahim hataya, bir yenisi daha eklenmek üzeredir. AB’ye üyelikten sonra çözümden daha da uzaklaşan Rum tarafı, doğal gaz zenginliklerini de tek başlarına sahiplenip, Kıbrıs Türk tarafını ve Türkiye’yi dışlayarak Avrupa’ya ulaştırmayı sağlarsa, çözüm için zaten çok az olan motivasyonları hiç kalmayacaktır. Bu gelişme, Kıbrıs’ta bölünmüşlüğe hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır’ dedi.

 

Cumhurbaşkanı Akıncı da artık Rum tarafının gittiği yolun doğru bir yol olmadığının farkındadır. Ancak kendisini bildi bileli hep federal bir çözümün mümkün olduğuna inandığı için bunu itiraf etmekte oldukça zorlandığı da görülmektedir. Bu bağlamda Akıncı siyasi taraftarları ve federal çözüme inanan siyasi partilerinde kayba uğrayacağını hesaba katarak var olan gerçekleri açıklamaktan imtina etmektedir. Akıncı artık gerçekleri Kıbrıs Türk halkına açıklayarak Kıbrıs konusunun ayakları yere basan gerçekçi modeller üzerinden ele alınması gerektiğini söylemelidir…

 

Türk tarafı Doğu Akdeniz’de hidrokarbon rezervlerinin varlığının ortaya çıktığı ilk günden beri bu konunun bütünlüklü çözümün bir parçası olarak ele alınması gerektiğini söylemiştir. Ne yazık ki ne Rum tarafı ne de AB hidrokarbon konusunda bu çağrıyı devamlı suretle göz ardı etmiş ve etmeye de devam etmektedirler.

 

Görüldüğü üzere ne AB’nin ne de Rum tarafının Kıbrıs konusunda federal bir çözümü düşünerek hareket etmediği ortadadır. AB ve Rum tarafı Kıbrıs Türklerini dışlayarak tüm hidrokarbon kaynaklarına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar. Böyle bir ortamda hala daha Rum tarafının kuyruğuna takılarak her ne olursa olsun bir anlaşma yapalım mantığıyla hareket etmek kendi içerisinde de bir takım tehlikeleri barındırmaktadır.

 

Uluslararası antlaşmaların yeri geldiğinde çıkarlar doğrultusunda tek taraflı olarak nasıl ortadan kalkabileceği görülmektedir! Uluslararası antlaşmaların nasıl ve ne şekilde ortadan kalkabileceği bilinmesine karşın yaşananlar ortadadır! Kıbrıs konusunda günün birinde uluslararası bir antlaşmaya varılırsa bu antlaşmanın yeniden bozulmayacağını kim garanti edebilir? Yaşanan gelişmeler ortadadır!

 

ABD yönetimi, son dönemde Paris İklim Değişikliği Antlaşması, Trans Pasifik Yatırım ve Ticaret Antlaşması’ndan çekildi. Güney ve Kuzey Kore’yi neredeyse nükleer bir savaşın eşiğine kadar getirdi. En son olarak da bölgemize huzur getirecek İran üzerindeki yaptırımları hafifleterek, İran’ın küresel ekonomiye katılımına vesile olacak P5+1 anlaşmasından çekildi.

 

Sonuç olarak uluslararası ilişkiler uzmanları Obama sonrası seçilecek başkan kim olursa olsun yeni ABD yönetiminin İran ile imzalanmış olan nükleer antlaşmayı iptal etmesini öngörmezken yaşananlar ortadadır. Nükleer antlaşmayı iptal eden ABD’nin yakın dönemde bunu bölgesel bir sorun haline getireceği de öngörülmektedir. ABD ve İsrail işbirliğinde bölgesel olarak yürütülen enerji çıkar politikası hiç kuşkusuz ki yakın bir dönemde Kıbrıs’ta yıllardır süren barış ortamını istikrarsızlaştırmayı da hedefleyecektir. KKTC’de kurulan yeni hükümet bölgede yaşanan gelişmeleri de göz önünde tutarak Türkiye ile bu bağlamda ortak projeler üreterek yaşanacak gelişmelere karşı hazırlıklı olmalıdır.