Fransa’nın Ulusal Meclisi’nde kabul edilen ve bir garabet örneği olan yasayla yeniden gündemimize oturan ve aslında her yıl Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin Temsilciler Meclisi’nde “görüşüldü, görülecek” veya Obama “bakalım soykırım diyecek mi, yoksa demeyecek mi” diye Türkiye’yi meşgul eden sözde “soykırım” meselesinin aslında 1915’de tehcir sırasında yaşamını yitiren Ermeniler için duyulan acıdan kaynaklanmadığı bilinmektedir. 2015’de yüzüncü yılı dolacak ve bunca gün ışığına çıkan belgeyle sadece mukalata olduğu ispatlanan ve vuku bulduğu tarihte henüz bilinmeyen bir kavramla, “soykırım” kavramıyla adlandırılmaya çalışılan bir meselenin mütemadiyen ısıtılıp önümüze sürülmesinin ardındaki gerçekler derinlemesine irdelenmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Başka bir deyişle, bu şekilde ortaya dökülmesinin nedeni her ne kadar Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimine ve Sarkozi’nin Türk aleyhtarlığına bağlansa da mevcut sorunun bu şekilde basite indirgenmemesi gerekmektedir. Türkiye’nin artan bölgesel gücü görülüyor ki geçmişten bugüne emperyal roller oynamaya meraklı devletlerin çok da hoşuna gitmemekte, onlar için muhtaç ve çoğu suni olarak çıkarılan sorunlarla boğuşmak zorunda kalan bir Türkiye arzu edilmektedir. Son komedinin baş aktörü Fransa dünya üzerinde, özellikle Afrika’da 19. ve 20 yüzyıllardaki sömürgecilik tarihini yeniden yaşatmayı arzu eder bir politikayı benimsemiş görünmekte, iktidarının muhtemelen son demlerini yaşayan bir demagogun liderliğinde “hedef” ilan ettiği Türkiye üzerinden acınası politikasını yürütmeye çalışmaktadır.
 
Batı dünyasında var olan o çok bilinen Türk karşıtı oryantalist tutum belli zamanlarda ve vesilelerle ortaya çıkarılmakta, kamuoylarının olumsuz görüşlerini pekiştirmekte, siyasi duruşları etkilemekte ve sonuç olarak Türkiye’ye karşı dayatmalar şeklinde tezahür etmektedir. Türkiye karşıtı paradigmaların geçmişten bugüne oluşumunu ve seyrini anlamak ve teşhis etmek mümkün olmakla birlikte, bu dayatmaların veya Türkiye’yi köşeye kıstırma çabaları ile  tarihten gelen ve sürekli olarak kendini yeniden üreten nefret dolu veya çok daha hafif deyimiyle hasmane siyasetlerin gerekçelerini sadece bu olguya bağlamak da yanlış olacaktır. Emperyalist yaklaşım, bir siyasi tutumdur ve belli bir hedefi olmadığı zaman enerjisini sadece spor olsun diye bir ulustan veya devletten nefret ettiği için harcamayacaktır. O halde sorunu bir yanda Türkiye ve diğer yanda da emperyal güçler arasındaki çıkar çatışması bağlamında ele almak doğru olacaktır. Aksi halde Türkiye karşıtı tüm dayatmalara karşı her defasında bilinen reaksiyonları göstermekten öteye gitmeyen bir takım söylemler ve önlemlerle aslında genel algıyı değiştirici bir sonuç almanın mümkün olmadığı bilinmelidir. Üstelik medyamızın köşe başlarını tutmuş olan “liberal tarafsız aydın” olarak görünmeyi öncelikle Türk tarihini ve Türk devletini küçümsemek, geçmişte olan biteni “tarafsız” gözlerle inceleme iddiasındaki “sunucu/yorumcular” o çok bilinen “ver-kurtul” yaklaşımları ile bu son tartışmada artık “soykırımı (!) kabul edelim” noktasına çok yaklaşmışlardır. Bu “medya ikoncanları” Türkiye’de bilim adamlarımız ve özellikle de Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından son yıllarda büyük bir başarıyla kamuoyuna sunulan arşiv belgelerinden ve ciddi bilimsel çalışmalardan hiç mi hiç haberdar olmadıklarını, bilinen “ver-kurtulcu” zihniyetleri ile itiraf etmektedirler. Türk kamuoyunda tepkiselliğin yanı sıra tüm ulusal konularda olduğu gibi hafife alınmayacak bir yılgınlık yaratılmaya çalışılmakta ve bunda da ne yazık ki kısmen başarılı olunmaktadır.
 
O halde ne yapılmalıdır? Dışarıdan ve içeriden beslenen yıkıcı psikolojik ortamda bundan böyle ortaya çıkan sorunlara sanki geçici ve anlık meseleler gözüyle bakılmamalı, kısa, orta ve uzun vadeli stratejik iletişim planları ile yola çıkılmalıdır. Son Fransa olayında Türk hükümetince ilk kez sert tepki gösterilmiş ve bu türden tepkilerin etkili olabileceğine ilişkin ipuçları da ortaya çıkmıştır. Fakat bir başka ülkenin parlamentosunun alacağı kararı etkilemek için ortalık kızıştığında “lobi yaparmış gibi görünmenin” çok da yararlı olmadığı, hatta bir bakıma onur kırıcı olduğu düşünülmektedir. Aslında Fransa meclisinde bu saçma yasa lehine oy verenlerin oylarının rengini değiştirmek mümkün değildir. Marifet belki karşı oy kullanabilecek konumdaki Fransız milletvekillerini harekete geçirmek olabilirdi. Bu da tabiatıyla gerçekleşmemiştir.
 
Türkiye, bölgesinde sesini yükseltip hatırı sayılır bir güç olma yolunda ilerledikçe – veya öyle olduğu dış dünya tarafından varsayıldıkça – kadim emperyalist güçlerin hedefi olmaya devam edecektir. O nedenle, bundan böyle günümüzde teorik altyapısı ve teknikleri giderek gelişmekte olan “kamu diplomasisini” de güçlendirmek ve palyatif nitelikli önlemlerle yetinmekten vazgeçilmelidir. Ermeni soykırımı safsatasının dünyada çürütülmesi için bugüne kadar derinliği olan bir kamu diplomasisi planı çerçevesinde faaliyet yürütüldüğü söylenemez. Bu bağlamda yurtdışındaki vatandaşlarımız, özellikle aydınlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımızın stratejik bir yönlendirme ile aktif hale getirildiği de söylenemez. Hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın milli meselelerimizde ne denli duyarlı oldukları bilinmektedir. Son olayda Paris’te  de gördüğümüz gibi  Fransız polisinin yaklaşmalarına izin vermediği parlamento binası civarında bayraklarıyla Türkiye sevgisini haykıran güçlü bir potansiyelimizin var olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Yurtdışındaki vatandaşlarımızdaki bu duyarlık ülkemizi ve ulusumuzu ilgilendiren her konuda mevcuttur.
 
Fransız parlamentosunun aldığı karar, pek çok defa olduğu gibi kısa ve “şiddetli” tepkilerimizin en kısa zamanda unutulması ile belleklerimizden çıkmamalı, bu olgunun arka planı doğru okunarak o doğrultuda önlemler ve faaliyetler düşünülmelidir. Günümüzde gelişen iletişim olanakları bundan yararlanmak isteyen herkese eskisinden daha çok sesini duyurma fırsatı getirmiştir. Yabancı kamuoylarının ve kanaat önderlerinin emperyalist ideolojinin sinsi hesaplarının etkisinde kalmaktan kurtulmasına katkıda bulunmak amacıyla orta ve uzun vadeli stratejik kamu diplomasisinin devreye sokulması artık iyice acil hale gelmiştir. Türkiye’nin önündeki acil görev budur.