2000’li yıllarda Ankara’nın Ortadoğu’da Politikası

 

İsrail’le Gazze Konvoyu krizi, Tahran’la uranyum takas anlaşması, BM’de İran yaptırımlarına “hayır” oyu ve Ortadoğu Birliği’nin kurulması gibi üst üste ve kısa zamanda yaşanan gelişmeler, Dünya kamuoyunda “ eksen kayması mı var?” tartışmasını başlatmıştır.

Türkiye’nin Özal dönemindeki “aktif tarafsızlık politikası” ile ortaya koymuş olduğu dış politikasını, AKP ikinci dönemden sonra uygulamaya başladığı ve şimdiki Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun öngördüğü “proaktif sıfır sorun” stratejisi ile durağan halden inisiyatifi elde tutan, girişimci bir hale getirmiştir. Türkiye bu politikasını güç boşluğu olduğunu düşündüğü Ortadoğu’da eyleme geçirme yolunu tutmuştur. Kafkaslarda ve Ortadoğu’da ise, Rusya tarafından doldurulmaya çalışılan güç dengesindeki yapılanmaya Türkiye pasif bir tavır sergilemeyi tercih etmektedir. Ermenistan ile olan protokole yönelik politikada Türkiye’nin iradesinin dışında öncelikle, Batı baskı unsurlarının etken rol oynadığı değerlendirilmektedir. Bu nedenle, “sıfır sorun” politikasında sorunlar bir tarafa bırakılmak suretiyle, baştan kadük olan bir girişimde bulunulmuş ve bunun meyvelerinin zehirli olacağı görülerek uygulamaktan imtina edilmesi için muhtelif yollar denenmiş ve Türkiye’ye olan güvenin zedelenmesine neden olunmuştur.

 

Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı olduktan sonra kendi öngörüsüne göre şekillenen proaktif dış politikasını devletin resmi politikası haline getirerek uygulamaya koymuştur. Bu arada Barack Obama yönetiminin işbaşına gelmesiyle ABD ile ilişkilerde yeni bir boyut kazanma ve iyileşme süreci başlamıştır. ABD Başkanı Obama’nın yönetime gelir gelmez Türkiye’ye gelerek, verdiği sıcak mesajlar ve “model ortaklık” rolü, Ankara’nın daha fazla inisiyatif alarak, birinci öncelikle ilgi ve etki sahası olarak belirlediği, Ortadoğu’da etkin olması zeminini hazırlamıştır.

 

Proaktif Sıfır Sorun Politikası

 

Davutoğlu başlangıçta, “Stratejik Derinlik” isimli kitabında belirtmiş olduğu “Bölgesel güçler, süper gücün parametrelerini göz önünde tutmaksızın politika oluşturamazlar. Çatışma alanlarını dinamik bir diplomasi ile değerlendirebilen bölgesel güçler, uzun dönemde büyük devletler diplomasisinin bir unsuru olma yollarını açabilmektedirler[1]” şeklinde yapmış olduğu değerlendirmeye uygun bir yaklaşım izlemeye çalışmış ve öncelikle Suriye’nin yalnızlığını gidermek ve ABD tarafına çekmek için gerekli çabayı sarf etmiş ve bu konuda başarı kazanmıştır. Ardından, İsrail ile Suriye arasında arabuluculuğa soyunmuş ve İsrail’in Gazze tutumu nedeniyle, ona karşı baskı unsuru oluşturmak için bunu askıya almıştır. ABD’nin telkinleri ile Irak merkezi hükümeti ve sonrasında Irak’ın kuzeyindeki yönetim liderleriyle görüşmüş ve sorunları masaya yatırmıştır. Lübnan’daki Cumhurbaşkanlığı sorununu çözmüş ve sükûneti sağlamıştır. Ankara’nın bu başarıları artık kendisinin bölgesel güç olma konusunda yeterli olabileceği imajını algılamasına neden olmuş ve Ortadoğu’da daha aktif sorun çözücü olarak etkinlik göstermesini dikte etmiştir. Buna bağlı olarak, Hamas liderinin Türkiye’yi ziyareti ve İran ile olan ilişkiler ve 2008 sonundan itibaren Gazze konusuna yaklaşımı Davutoğlu’nun yukarıda belirtmiş olduğu “süper gücün parametrelerini göz önünde tutmaksızın politika oluşturamazlar” saptamasının dışına çıkmasına neden olmuştur. Ankara Arap dünyasında elde etmiş olduğu başarıyı pekiştirerek, liderlik koltuğuna adaylığını koyabilmek için, içeride dayanmış olduğu İslami duyarlılığı yüksek tabandan gelen baskılar doğrultusunda İsrail ile olan ilişkilerini gittikçe artan oranda germeye başlamış ve son Gazze yardım konvoyu hadisesi ile neticelenen krize doğru planlı bir şekilde adım atmıştır. Bu bağlamda İran ile Batı’nın ilişkilerinde arabuluculuğa Brezilya ile birlikte soyunmuş ve ABD’den gelen kerhen destek ile takas anlaşmasını her şeye rağmen sonuçlandırmış ama yinede Batı’ya yaranamamıştır.

 

ABD ve Batı’nın Algılaması

 

ABD ve Batı ülkelerinin Ortadoğu konusunda Türkiye’ye bakışlarının bir takım kaygılar taşıdığı görülmektedir. Batı Türkiye’yi bu kadar aktif bir şekilde görmediği için şaşkınlık yaşamakta ve endişe duymaktadır. Karşısında eskiden olduğu gibi munis, tarafsız bir politika izleyen ve attığı her adımda ABD ve Avrupa ülkelerine danışan, onay alan bir ülkeden ziyade, tanımadığı bir Türkiye görmeye başlamıştır. Bu şaşkınlığın arkasında “şimdi Türkiye nereden çıktı, biz varken ve gerekli her türlü kararı alarak, eyleme geçerken, Türkiye’nin çıkarak, Araplar adına veya kendi milli menfaatleri doğrultusunda bizim kontrol edemediğimiz bir takım işler karıştırmasının ne alemi var” endişesinin hakim olması kuvvetle muhtemel olarak görülmektedir. Dağınık durumda olan Arap Dünyası’nın toparlanması, hem Ortadoğu’da, hem de Batı’da kimsenin işine gelmemektedir. “Olur ya, Türkiye bir şekilde Arapları birleştirerek, Batı’ya karşı bir takım taleplerle çıkabilir, bu da Ortadoğu’da kontrolü kaybetmemize neden olabilir” korkusunun baskın olduğu değerlendirilebilir. Bu gün bile baktığımızda Suudi Arabistan ve BAE’de İngilizler’in, Mısır’da Fransa’nın ve İngilizler’in, Irak’ta ve Lübnan’da ve İsrail’de ABD’nin, Suriye’de Rusya’nın etkin olduğunu ve güç mücadelelerinin devam ettiğini rahatlıkla görebiliriz.

 

Ancak, Türkiye’nin Ortadoğu’daki ilişkilerine baktığımızda daha ekilen tohumun çimlenme aşamasına bile gelmediği görülebilir. Yapılan bir sürü anlaşmanın hayata geçirilmesi uzun, sabırlı ve ısrarlı bir süreci gerektirmektedir. Şu ana kadar hangi konuda somut bir geri dönüş sağlandığı konusu muğlaktır. Vizelerin kaldırılması, ticaret anlaşmaları mutlaka bu sürece katkı sağlayacak önemli unsurlardır. Ama Türkiye’nin başına bela olan etnik terör konusunda Suriye, Irak ve İran cephelerinden somut tedbirler alındığını göremiyoruz. Ortadoğu’nun tamamında istikrar sağlanmasında en önemli konulardan biri, Filistin sorunu ise, diğeri de  etnik Kürt ayrımcılığının unsuru olan terör örgütlerinin ortadan kaldırılması sorunudur. Bu iki husus çözülmediği ve bölge ülkeleri arasında işbirliği ve müşterek tavır sergilenmediği sürece, Türkiye’nin bölgede sıfır sorun politikasını gerçekleştirmesi mümkün görülememektedir.

 

Yukarıda yapılan yorum neden PKK eylemlerinin arttığına dair bir ipucu olarak düşünülebilir. Batı açısından bakıldığında, “sorunlu olan Türkiye bölgede etkin olamaz ve yine bize muhtaç durumda ve güdümümüz altında olması durumunda süreci devam ettirmek zorunda kalır” düşüncesi empatik bir yaklaşımla algılanabilir. Bölge ülkeleri açısından baktığımızda ise, “iç sorunları ile hassasiyetini koruyan bir Ankara’ya karşı her zaman ileriye sürecek kozumuz olabilir. Bu nedenle Türkiye daima bir sorunla baş başa bırakılmalıdır” şeklinde bir düşünce ile bölge ülkelerinin zayıf bir Türkiye arzusunu görebiliriz. PKK sorunu ile uğraşan Türkiye reel-politika açısından daima, Irak hükümetine ve kuzeydeki yönetime, İran’a ve Suriye’ye başvurarak, bu devletlerden işbirliği talebinde bulunmaktadır. Yani Türkiye burada ricacı durumdadır. Özellikle, Irak’ın kuzeyindeki yönetim açısından bakıldığında, bu yönetim varlığının Türkiye tarafından tanınarak, muhatap alınmasını PKK’nın bölgesindeki yapılanmasına borçludur. Aksi takdirde Ankara bu yönetimi tanımayacağını zaten ilan etmişti.

 

Gerçekten Eksen Kayması Var mı?

 

Türkiye’nin Batı ekseninden kaydığına dair aşağıda belirtilen emarelerin geçekleşmesi durumuna bakarak sonuca ulaşılmasının uygun bir yaklaşım olacağı düşünülmektedir.

 

·Türkiye Ortadoğu’da etkinlik sağlarken hukukun üstünlüğü, demokratik ve insan haklarına saygılı yaklaşımından bir değişim göstermiş midir?          Hayır.

 

·Batı kurumları ile demokratik, laik kimliğinde bir değişim olmuş mudur?       Hayır.

 

·ABD, NATO ve Batı ile yapmış olduğu anlaşmaları inkar ederek, bunların hilafına Ortadoğu’daki ülkelerle ABD ve batıya karşı herhangi bir anlaşma, pakt veya teşkilatlanma girişimine teşebbüs etmiş midir?         Hayır.

 

·Başlangıçta Suriye, Irak, Lübnan, Mısır gibi ülkelerle ve hatta İran ile ilişkilerini geliştirirken ABD ile gerekli iletişimi sağlamaya çalışarak, kendisini açıklamaya çalışmış mıdır?       Evet.

 

·İran nükleer programı ile ilgili Batı görüşlerine aykırı herhangi bir görüş ileri sürmüş müdür?  Hayır. Ancak, söylemde üslup farkı olması yanlış anlaşılmaya neden olabilir. Türkiye’nin İran nükleer programına yaklaşımı Batı ile paralellik arz etmektedir. Türkiye bölgede nükleer silaha sahip bir ülke olmasını istemediğini açık bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak, İran’ın NPT’den kaynaklanan nükleer enerjiyi barışçı amaçla kullanmasının hakkı olduğunu ve buna müsaade edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. İran’a da dönerek, bu konuda gerekli açıklığı sağlaması konusunda işbirliği yapması arzusunu vurgulamaktadır. Türkiye İran konusunda yaptığı her türlü girişimden Hem ABD ve hem de Almanya, Fransa ve İngiltere’deki mevkidaşlarını bilgilendirmiştir.

 

·İsrail konusunda Ortadoğu Dörtlüsü’nün yıllarca evvel ortaya koyduğu, fakat İsrail tarafından devamlı ertelenen bağımsız, sınırları belirli bir Filistin devletinin kurulması ve BM tarafından tarafsız kabul edilmesine rağmen, İsrail tarafından ilhak edilerek başşehir ilan edilen Kudüs’ün statüsünün belirlenmesini açık bir şekilde ifade etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Gazze’de ise, hiçbir devletin açık bir şekilde seslendiremediği ablukanın insan hakları çerçevesinde çözülmesi feryadı Batı ekseninden kayıldığı intibaını mı vermektedir? Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerinde gelişen gerginliğin yarattığı şok ABD tarafından, “Türkiye Müslüman bir ülke olarak gerçek yüzünü gösterdi, biraz daha serbest kalırsa bu tavır daha da kontrol edilemez bir hale gelir” şeklinde bir değerlendirme yapılmasına mesnet teşkil etmiş olabilir.

 

Değerlendirme

 

ABD ve Batı bu konunun üzerine göz göre göre yatıyorsa ve “benden olanlar bu konuya bu şekilde yaklaşım göstersinler” tavrı gösteriyorsa, bu tavır ikiyüzlü bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. “Benim söylediğimi yaparsan bendensin, aykırı hareketini ve güdümümden çıktığını görürsem yanımdan kaydın demektir” yaklaşımı doğru olmayan bir tavır olarak kıymetlendirilmektedir.[2] Türkiye Batı’yla çatışmak değil, Soğuk Savaş’ın bitiminden 20 yıl sonra, artık kendi dış politikasını şekillendirmek istemektedir. Bir zamanlar Batı’nın bir parçası olmak Washington’ın dediklerini yapmak anlamına gelmekteydi, bugün ise, kendi çıkarlarına, fikirlerine ve haklarına sahip olmak anlamına gelmektedir. ABD’de ve Avrupa’nın gözünde Türkiye Batı’nın masasına oturtulduğu için her zaman borçlu ve minnettar hisseden bir ülke olmalıdır görüşü artık, sona ermelidir. Ortadoğu ve Müslüman dünyasında güvenilirliği artan Türkiye, Batı’nın kaybetmemesi gereken ve eski itaatkâr haline göre Batı’ya çok daha fazla şey sunan bir Türkiye’dir.

 

Dipnotlar

[1]Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2001, Sayfa: 74

[2] Philip Stephen, Batı Türkiye'yi hak ettiği koltuğa oturtmalı, Financial Times