Cumhuriyet’in İlanından Soğuk Savaş Döneminin Sonuna kadar olan Süreçte Türkiye’nin Ortadoğu Politikasına Kısa Bir Bakış

 

Sovyetler birliği ve Doğu Avrupa’da meydana gelen köklü değişim rüzgarları ve “Prestroika”nın Avrupa güvenliği üzerinde etkileri sonucunda VARŞOVA Paktının dağılması, NATO üyesi diğer ülkelerde Sovyet tehdidinin azaldığı ve dolayısıyla Güney kanattaki hayati bölgede yer alan ve Sovyetlerle en uzun müşterek sınıra sahip olan Türkiye’nin öneminin azaldığına dair bir yargının oluşmasına neden olmuştur. Ancak, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Türkiye’nin oynamış olduğu rol Türkiye’nin yalnız bir Sovyet tehdidine karşı değil,aynı zamanda, Avrupa güvenliğini tehdit eden bir barut fıçısı durumunda ki Ortadoğu’yu yakından kontrol eden ve ayrıca, bölgedeki istikrarı sağlamada vazgeçilmez müttefik olduğu gerçeğini yeniden vurgulamıştır.

 

NATO İttifakı’nın tek Müslüman üyesi olarak, bir taraftan Batı Kurumlarını benimsemiş, diğer taraftan da, İslam Konferansına üye olan Türkiye’nin uygulayacağı Ortadoğu politikası, hem Arap Dünyasında hem de Batı ülkelerinde mevcut hassas dengelerin dikkatle bir arada tutulması zorunluluğunu yüklemiştir. Türkiye, Batı ittifakına üye demokratik bir ülke olarak,  Ortadoğu’da istikrarı sağlamada oynadığı kilit rol ile Avrupa güvenliğine katkıda bulunurken, diğer taraftan, Ortadoğu ile olan tarihsel, kültürel ve dini bağların kendisine yüklemiş olduğu sorumluluğunun da bilincinde olarak, petrol bağımlığını ve diğer ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine esas teşkil edecek ve Arap ülkelerini gücendirmeyecek akılcı ve istikrarlı bir politika uygulamıştır.

 

Cumhuriyetin Kuruluşundan, İran-Irak Savaşına Kadar Olan Dönemde Uygulanan Politika

 

Türkiye’nin Ortadoğu politikasını, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş tarihinden İran- Irak savaşına kadar olan safhayı  iki döneme ayırarak inceleyebiliriz; Birinci dönem; 1960’larda ki Kıbrıs sorununa kadar olan, Kore harbi sonrası politika, İkinci dönem ise; Türkiye’nin, Üçüncü Dünya ve Ortadoğu ülkeleri tarafından izole edildiğini değerlendirilmesini takiben uygulamaya başladığı iki taraflı politikadır. Bu politikaya göre Bir NATO üyesi olan Türkiye, Ortadoğu ve Üçüncü Dünya ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.

 

Kore Harbi Sonrası, 1960’lara Kadar Türkiye’nin Uyguladığı Ortadoğu Politikası

 

1950’li yıllarda Türkiye’nin bir NATO üyesi olmasında ABD’nin Ortadoğu ile ilgili kaygıları önemli bir rol oynamıştır. ABD’ne göre Türkiye, NATO’nun yalnız Güneydoğu kanadında yer alan bir üyesi olarak değil, aynı zamanda Ortadoğu’ya giriş için önemli bir anahtar rolü ile  önemli bir yer kazanmaktaydı[1]

 

1952’de NATO üyesi olduktan sonra Türkiye’nin, Ortadoğu’daki birçok İslam ülkesi ile ilişkileri sınırlı olmuştur[2]. 1953’de ABD’nin Ortadoğu’da Sovyetlere karşı bir birlik oluşturma çabasına Türkiye, Arapların böyle bir pakta karşı olduklarını bilmesine rağmen istekli olmuştur. 24 Şubat 1955’de Irak ile Bağdat Paktı’nın oluşturulması, Ankara’nın Arap Dünyası’ndan daha fazla izole edilmesine neden olmuştur[3]. Diğer taraftan, batı ülkeleri ile daha fazla ilişkiye girmek için artan çabası, dostane olmayan ilişkiler şeklinde yorumlanmıştır.

 

Araplara göre, Türkiye’nin batı kurumlarını kabul ederek uygulaması, İslami kurallardan bir sapma olarak nitelendirilmekteydi. Ayrıca, Araplar Sovyetler’i Türkiye’nin algıladığı şekilde bir tehdit olarak algılamamaktaydı. Birçok Arap ülkesi, Ortadoğu’da ABD nüfusunu dengelemek ve İsrail’e karşı destek sağlamak için Sovyetler ile yakın ilişki kurmaya kuvvetli bir eğilim göstermekteydi[4].

 

1960’larda Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla birlikte, Ankara Kore savaşı sonrası Batı ülkeleri ve ABD paralelinde uygulamış olduğu dış politikanın her zaman menfaatine olmadığını anlamıştır. 1963 yılında, BM’de Kıbrıs konusunda yapılan oylamada bütün Arap ve Üçüncü Dünya Ülkeleri Türkiye’ye karşı oy kullanmışlardır[5]. Diğer taraftan ABD Başkan’ı Johnson’un Yunanistan ile herhangi bir çatışma halinde ABD silahlarını kullanmaması konusundaki uyarısı ve Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinin yol açacağı bir SSCB- Türkiye çatışmasında NATO’nun destek vermemesi yönündeki tavsiyesi, Türkiye ile ABD arasında dikkate değer bir görüş ayrılığına yol açmıştır.

 

1964 Kıbrıs Krizi Sonunda Türkiye’nin Uygulamaya Başladığı İki Taraflı Dış Politika

 

Kıbrıs krizinin, Türkiye’yi hem Ortadoğu ülkeleri hem de, diğer NATO ülkeleri tarafından tecrit edilmiş bir duruma ve ABD ile görüş ayrılığına düşürmesi sonunda, Ankara, dış politikasını yeniden gözden geçirmek zorunda olduğunu hissetmiştir. Aynı zamanda, Ortadoğu’da ki 1967-1973 harpleri ve 1973-74 petrol krizinin Türkiye üzerindeki etkileri, Türkiye’nin İslam ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesine önemli bir etken olmuştur. Neticede, Türkiye bir taraftan tamamen NATO entegrasyonu içinde kalmaya devam ederken, diğer taraftan da Ortadoğu politikasını değiştirmeye ve geliştirmeye yönelmiştir.

 

1970’lerde Türkiye, Irak, Libya, Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. 1976’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nü tanımış ve Ağustos 1979’da, örgütün Ankara’da bir büro açmasına rıza göstermiştir. 1973 Arap- İsrail savaşı sırasında Sovyetler’in Türk Hava Sahası’nı kullanmasına müsaade edilmiştir. Buna karşılık, ABD’nin İsrail’e yapacağı hava ikmali için Türkiye’den yakıt ikmali ve keşif kolaylıklarının sağlanmasına müsaade edilmemiştir.

 

ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu uyguladığı 1976 yılında, Türkiye 42 üyeli İslam Konferansına üye olmuştur.

 

ABD’nin 1980’lerde Körfez bölgesinde muhtemel Sovyet tehdidini önlemek ve ABD ile Batı ülkelerinin hayati menfaatlerini korumak için teşkil etmeye çalıştığı Acil takviye Kuvvetleri’nin (Rapid Deployment Forces) ihtiyaç duyacağı üs, haberleşme kolaylıkları ve diğer mevcut desteğin sağlanmasındaki işbirliği isteğine, Ortadoğu’daki ve Dünya’daki politik gelişmeler nedeniyle olumlu yaklaşmamıştır[6]. Yetkililerin birçok defalar takviye kuvvetlerinin alan dışında kullanılması konusunda taraf olmayacağını belirtmelerine rağmen, daha sonra yaptıkları açıklamalar, konunun NATO anlaşmaları çerçevesinde değerlendirilebileceği şeklinde olmuştur[7]. Bununla beraber Türkiye NATO sınırları dışında herhangi bir taahüte girmemiştir. Yalnız NATO Savunma Planlama Komitesi (NATO Planning Committee) tarafından alınan karara uygun olarak Türkiye, Körfez bölgesinin güvenliği konusunda diğer NATO üyeleriyle görüş alışverişinde bulunmaya istekli ve hazır bulunacaktı[8].

 

Türkiye’nin alan dışı kuvvet kullanımına ait bu taahhüdüne rağmen, 1982 Ekim ayında Rusya’nın İran üzerinde girişebileceği herhangi bir macerayı önlemek için Türkiye ile Amerika arasında ortak üs anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre, ABD, Türkiye’deki 10 havaalanını modernize ve Muş’ta yeni bir havaalanı inşa edecek, modern F-16 uçaklarını koyacaktı. Bu şekilde, Sovyetler’in İran ve körfez bölgesindeki herhangi bir macerasını caydırıcı tedbir alınmış olunacaktı.

 

4 haziran 1988’de, Türkiye, Avrupa Birliği’ne üyelik için başvuruda bulunmuş ve AB’nin 27 Ekim 1987’de Hague’da kabul etmiş olduğu platformun Türk dış, savunma politikası ve uygulamasıyla uyum içinde olduğunu ilan etmiştir. Türkiye bu başvurusuyla, AB anlaşmasının sekizinci maddesinde belirtilen; Avrupa dışında olması ve Avrupa menfaatlerini etkileyecek bir krizde müşterek politika izlenmesi maddesini kabul ettiği iradesini ifade etmiştir[9]. 1987 Körfez krizinde AB, Avrupa ve aynı zamanda NATO alan dışında kalan bölgeye (Körfez) Avrupa’nın menfaatlerini korumak ve istikrarsızlığını düzenlemek için deniz birliklerini göndermiştir.

 

Kuveyt’in İşgalinden Önce Bölgede Meydana Gelen Krizlerde Türkiye’nin Ortadoğu’daki Komşuları ile İlişkileri

 

İran-Irak savaşında uyguladığı politika:

 

Zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın 14 Aralık 1988’de ABD’de Dünya İş Konseyi’nde (World AffairsCouncil) yaptığı konuşmada belirttiği gibi “ Türkiye asla Ortadoğu’daki İslam ülkelerinin aralarında çıkan anlaşmazlıklara müdahale etmemiş ve taraf tutmamıştır. Ancak, dikkatli ve kesin bir aktif tarafsızlık politikası uygulamıştır.” Bu politika, 8 yıl süren İran-Irak savaşı boyunca dikkatli bir şekilde uygulanmıştır. Türkiye, bir taraftan savaştan hemen sonra kurulan İslam barış Komitesi’nin bir üyesi olarak, tarafları barış için iknaya çalışırken, diğer taraftan da, savaşın sona erdirilerek, sorunun barışçı yollardan çözümü için her türlü çabayı harcamaya hazır olduğunu vurgulamıştır.

 

Arap-İsrail Çatışması

 

Türkiye’nin Filistin sorununa yaklaşımı açık ve dengeli olmuştur. Türkiye bölgede sürekli bir barışın şartı olarak, Filistinlilere bölgedeki bütün devletler ve İsrail tarafından tanınacak, kendi devletini kurma hakkının verilmesi gereğini her fırsatta ifade etmiştir. Aynı şekilde bağımsız Filistin devletinin kurulmasının da İsraildahil hiç bir tarafın aleyhine bir durum yaratmaması şartını ileri sürmüştür[10].

 

Lübnan sorununda da aynı hassasiyeti gösteren Türkiye, barışın ve güvenliğin sağlanmasının tek şartı olarak, Lübnan’ın bağımsız, egemenlik ve bütünlüğünün muhafaza edilmesinin esas olduğunu her fırsatta açıklamıştır.

 

İsrail ile olan ilişkilerde Türkiye yeni İsrail devletini 1949 Mart’ının ilk günlerinde tanımış ve 1956’da diplomatik ilişkiler kurmuştur. Ancak, 1967’de BM’de İsrail’in Kudüs’ü işgalini protesto ederek, işgal edilen topraklardan çekilmesini talep etmiş ve İslam ülkeleri grubunu desteklemiştir. İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgali üzerine, Ankara hükümeti diplomatik bağları maslahat güzar seviyesine indirmiştir. Buna rağmen gayrı resmi olarak İsrail ile ilişkiler 1980’lerde geliştirilmiş ve özellikle, Lübnan bağlantılı Ermeni, Kürt ve Türk terörist organizasyonlar ile ilgili bilgi alışverişi başlamıştır[11]. Özellikle, 1989’da ABD’li Yahudi lobisi faaliyete geçirilerek Ermeni iddialarının Senato’dan geçmesini önlemede aktif rol oynamıştır[12].

 

Irak ve Suriye ile Olan Su Sorunu

 

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde tesis edilecek barajlardan, hidroelektrik enerji merkezlerinden ve sulama tesislerinden oluşan kompleks projeler bütünüdür. Özellikle Suriye, içme suyu sağlanması, sulama ve endüstri açısından tamamen, elektrik enerjisinin temini açısından kısmen Fırat nehrine bağımlıdır. Irak ise, hem Dicle’den faydalanmakta, hem de Suriye’den daha az oranda Fırat’a bağımlılığını sürdürmektedir. 1990 Aralık ayında, Türkiye’nin, 13 Şubat’tan itibaren Fırat’ın sularının akışında bir ay süreyle sınırlama getireceğini ve Atatürk barajının su rezervlerini dolduracağını Suriye ve Irak’a bildirmesine rağmen, bu ülkeler sınırlamanın engellenmesi için her yolu denemişlerdir.

 

Washington’da bulunan Stratejik ve Uluslararası Etüt Merkezi’nin araştırmasına göre, bölgedeki suyun ülkeler arasında sorun olarak ortaya çıkacağı ve yüzyılın bitiminden evvel huzursuzluk ve çatışmanın kaynağı olacağını değerlendirmiştir. Zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Atatürk barajının su toplama merasimi sırasında yaptığı konuşmada; “gelecek yirmi yılda Güney komşularımızın su sorunu ile karşılaşacaklarını biliyoruz. Türkiye Barış Suyu Projesi ile bu soruna yardımcı olmak istiyor şeklindeki açıklamasıyla birlikte, Fırat ve Dicle’nin sularının hiç bir zaman Güney komşularına karşı tehdit unsuru olarak kullanılmayacağını ifade etmiştir.

 

Türkiye, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında uyguladığı politika ile BM Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararları uygulamaktan öteye gitmemiş ancak, ABD’nin NATO alan dışında kalan Irak bölgesine kuvvet kullanımı için İncirlik havaalanının kullanılmasına müsaade etmiş ve Kürtlerin yeniden yurtlarına dönmeleri için yapılan insani yardım harekatı için güneydoğu sınırından ABD ve diğer müttefik ülke askerlerinin kontrollü geçişine müsaade etmiştir.

 

Türkiye’nin Uyguladığı Ortadoğu politikasının Esasları

 

Türkiye bölgesel çatışmalarda tarafsız kalmaya özen göstermiştir. Bu politikasını İran-Irak savaşı boyunca istikrarlı bir şekilde uygulamıştır.

 

Batı ile savunma konusunda yaptığı ve yapacağı anlaşma ve işbirliği konularında Arap ülkeleriyle olan olumlu ilişkilerinin devamına zarar verilmemesine dikkat etmiştir. Bu konudaki kararlılığını, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Arap dünyasında bir tepki yaratmamak için Kuveyt’e asker göndermemekteki tutumu ile göstermiştir.

 

Ortadoğu ülkelerinin iç işlerine karışmama, toprak bütünlüğünün muhafazası ilkelerine saygı göstermeye önem vermiştir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal 24 Mart 1991’de ABD’de yaptığı konuşmada, Irak’ın toprak bütünlüğünün muhafazasına büyük önem verdiklerini ifade etmiştir[13].

 

Arap- İsrail çatışmasında temel sorunun Filistin sorunu olduğuna parmak basarak, barışçı bir çözüm için, uluslararası bir konferans toplanması ve her iki tarafında temsil edilmesi hususunda öneri getirmiştir. Ayrıca, sorunun çözümü için her türlü çabayı harcamaya hazır olduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin bu dengeli yaklaşımı her iki taraf ile de iyi ilişkileri sürdürmesine esas olmuştur. Nitekim Türkiye’nin bu önerisi 30 Ekim 1991’de Madrid/İspanya'da toplanan konferans ile gerçekleştirilmiştir.

 

Bölgesel güvenliğin ve ekonomik ilişkilerin sağlanmasında ve geliştirilmesinde Türkiye’nin aktif ve yapıcı bir rol oynamaya hazır ve istekli olduğu her vesile ile açıklanmıştır. Bölgedeki su sorununun farkında olduğunu belirten Türkiye’nin Barış Suyu Projesi ile ilgili teklifleri bu konudaki iyi niyetini göstermektedir.

 

Orta Doğu’da bölgesel çatışmaların Dünya ve Avrupa Güvenliğini tehdit edecek bir boyut almasına mani olmak için, bölgedeki silahlanmanın Uluslararası alanda kontrol edilmesini sağlayacak gerekli tedbirlerin alınmasını önererek, bölgenin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlardan arındırılmasının esas olduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin bu konudaki tutumunun ne kadar isabetli olduğu, Körfez Krizi sonrası Irak’ın nükleer silah üretmek için her türlü çabayı sarf ettiğinin ABD tarafından bahane olarak ele alınması ile vurgulanmış olmaktadır.

 

Değerlendirme

 

Türkiye, NATO’ya üye olduğu ilk yıllarda Orta Doğu ülkelerine uygulamış olduğu politikanın yetersiz olduğunun 1960’larda farkına varmış ve bu yıllardan sonra, daha akılcı ve tutarlı bir politika izlemeye başlamıştır.

 

Sovyetler’de Gorbachev’in başta gelmesiyle, NATO ve Varşova Paktı arasında başlayan yumuşama süreci içinde, Türkiye’nin NATO içinde öneminin azaldığı şeklindeki yanlış değerlendirmeler, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalinin yaratmış olduğu kriz sorununda yön değiştirmiştir. Türkiye’nin, Orta Doğu gibi; Dünya ve Avrupa Güvenliğini tehdit edecek kriz bölgesi yakınında olması, Batı için önemini yeniden dikte ettirmiştir. Ayrıca, Türkiye’nin, İran-Irak savaşından bugüne kadar Orta Doğu ülkelerine uyguladığı politikası incelendiğinde, bir taraftan NATO üyesi ülke olma gereklerini yerine getirirken, diğer taraftan son derece tutarlı tarafsız, ikili ilişkilerde; toprak bütünlüğüne ve ülkelerin bağımsızlığına saygılı, bölgesel istikrar ve ekonomik işbirliğine önem veren, yapıcı ağırbaşlı ve büyük devlet politikasını sürdürmede kararlı tutumu gözlenmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] HelmutHubel, TurkeyandtheCrisis in theMiddle East.

[2] UdoSteinback, EasternMediterranean Security: NATO perspective Security Environment in theMiddle East.

[3] Ömer Kürkçüoğlu, development of Turkish-Arap relationshistoricalappraisal, p.16

[4] Ali Karaosmanoğlu, Türkiye’nin Emniyeti ve Ortadoğu, ForeignAffairs, Fall 1983

[5] Cennifer Noyan, Bridge overtroubledregions, The Washington Quarterly, Summer 1984

[6] John Camphell, TheSuperpowerandTurkey , AnAmericanView, P. 71, Middle East, turkeyandtheAtlanticAlliance

[7] Haziran 1981’de Milli Savunma bakanı Haluk Bayülken, Türkiye’deki ü

Slerin ABD kuvvetleri tarafından ancak, hayati bir NATO menfaatlerinin korunması durumundan kullanılabileceğini açıklamıştır.

[8] Special Report of the NNA, Out –of-AreasecurityIssues-NATO in the 1990’s

[9] NewspapersVolkskrant, WEU Countriesdesign platform forown Identity- West European NATO blockwantsmaintenance of nucleardeterrence

[10] Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz’ın 12 Mayıs 1989’da Uluslararası Girne Konferansında yaptığı konnuşma

[11] RustowDankwary, Turkey, American’sForgettenAlly, P.115

[12] Age. 11

[13] Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 24 Mart 1991 American Enterprise Institute konuşması