ABD’den Avrupa’ya dünyada değişim rüzgarları esiyor, 90’lardan 2000’lere uzanan küreselleşme fırtınasının dindiği tezi artık dünyada tartışılan sıcak bir konu oldu. Küreselleşme, dünyada yükselen milliyetçilik ve son günlerde gündeme gelen vatanseverlik çağı gibi kavramlar 4 Ekim 2018 tarihinde Haber Türk ekranlarında Mehmet Akif Ersoy’un sunduğu Nedir Ne Değildir programında tartışıldı. Programa TÜRKSAM Başkanı Dr. Sinan Oğan, Ankara’dan katılarak değerlendirmelerde bulundu. Oğan’ın yanı sıra diğer konuklar ise akademisyenler Prof. Dr. Fuat Keyman, Prof. Dr. Sadık Ünay, Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu, Dr. Ramazan Kurtoğlu ve Dr. Ufuk Uras oldu.

 

Sinan Oğan’ın Haber Türk ekranlarındaki değerlendirmelerinden öne çıkan başlıklar şunlar…

 

“Çin’in Yükselişi Batı’nın Küreselleşme Anlamında Yeni Tedbirler Almasını Gerektirdi”

 

90’lı yılların başlarında iki kutuplu bir sistem sona erdiği zaman çok moda olan tabirle dünyanın “küresel bir köy” haline geldiğinden bahsediyorduk. Küreselleşmenin o yıllarda Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başını çekiyordu. Amerikan şirketleri dünyanın her yerinde kendine yeni mevziler elde ediyordu. Ancak, bugün özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı son konuşmadan sonra “Globalizasyon”un yerini “Patriyotizm”in (Vatanseverlik) aldığını ifade etmesiyle ABD’nin o anlamda bir paradigma değişikliğine gireceğinin sinyalini vermişti. Bu bize gösteriyor ki, küreselleşmenin lider ülkesi olan ABD artık yavaş yavaş içine doğru çekiliyor. Küreselleşmenin sonunu neden tartışıyoruz, çünkü başka bir küresel güç oraya çıktı ve önlemez bir şekilde yükselen, her türlü ürünü dünyanın her bir noktasına ulaştırabilen bir Çin ortaya çıktı. Dolayısıyla, Çin’in mal ve emtia anlamında dünyanın her yerine gidebilmesi ve teknolojik anlamda da Batı ile rekabet edebilir bir hale gelmesi ABD başta olmak üzere Batı’nın küreselleşme anlamında yeni tedbirler almasını gerektirdi. Önümüzdeki süreçte çok yoğun bir şekilde Çin’i tartışacağız çünkü bugün küreselleşmenin en büyük savunucularının başında Çin geliyor. Ulus devlet ve milliyetçiliğin karşısında yine Çin duruyor.

 

Bugün, bir taraftan bakıyorsunuz ki, küreselleşme devam ediyor, tam olarak bitti diyemeyiz. Özellikle sosyal medya denen bir olgu var, küreselleşmenin artık bu boyutunu tartışmak gerekir. Siz burada otururken bir şey paylaşıyorsunuz, dünyanın öbür ucunda birileri o bilgileri alıyor, birtakım algoritmalarla sizin neden hoşlandığınızı, hangi siyasi eğilimlere sahip olduğunuzu hesaplayıp başka bir ülkenin siyasi tercihlerini dahi etkiler konuma geliyorsunuz. Nitekim, ABD’de Rusların seçimlere karıştığı iddia edildi. ABD’nin artık küresel şirketlerini ABD’ye çekmeye başladığını görüyoruz. ABD artık işsizliğini bir şekilde daha önce dünyanın birçok yerinde üretim yapan kendi teşvik ettiği küresel şirketlerini geri çekmeye çalışırken bilgi teknolojileri alanındaki şirketlerini de daha da küreselleşecek bir noktaya doğru itmektedir.

 

Türkiye aslında sanayi devriminden bugüne yaşanan bütün kalkınma hamlelerinin dışında kalmıştır. Türkiye şimdi yaşanan bilgi ve iletişim teknolojilerinin çıkışını yakalayamadı. Ancak buna karşın sevindirici bir gelişme var o da bütün sanayileşmiş ülkelerin sanayileşmesinin temelini oluşturan Savunma Sanayii konusunda Türkiye’nin bir atılım içerisinde olmasıdır. Bu umut verici bir gelişmedir.

 

Teknoloji herkesi birbirine bağlayıp, tam Küreselleşmeyi hızlandırırken, toplumların özellikle genç kesimlerinde kendi kimlikleri hakkında güçlü bir farkındalık oluştu. Bu sebeple bugün Amerika basta olmak üzere Avrupa ve diğer bir çok ülkede özellikle de genç nüfusun daha çok kendi kimliğine sahip çıktığını görüyoruz. Bu Avusturya’da, Yeni Zelanda’da gibi ülkeler başta olmaz üzere dünya liderlerinin yaşlarının da gençleşmesinin yolunu açtı.

 

Aslında milliyetçiliğin artmasının 2 dalgası var: (1) Küreselleşmeden dolayı toplumlar kendi kültürlerine sahip çıkıyor. (2) Dünyada değişik sebeplerden dolayı ortaya çıkan göç dalgalarına yerel tepkiler oluşuyor.

 

Yapay zeka dediğimiz teknoloji ülkemizde çok romantize ediliyor. Oysa Çin’in en çok yatırım yaptığı iki alandan birisi yapay zeka diğeri de blok zinciri (blockchain) teknolojisidir.

 

“Rekabetle Beraber İşbirliği”

 

Küreselleşme, yerini bir yandan da karşılıklı bağımlılığa bırakıyor. Bir taraftan küreselleşme olgusu gündemden düşerken, diğer taraftan da bölgesel işbirlikleri ön plana çıkıyor. Hatta, rekabetle beraber işbirliğini de görüyoruz. Türkiye ile ABD, Suriye’de rekabet ederken ve zaman zaman bu durum müttefikliğin önüne geçecek noktaya geçecek bir noktaya gelirken aynı Türkiye ve ABD’nin Afganistan’da pekala işbirliği yapabildiğini görüyoruz. Keza, Türkiye ile Rusya’nın enerji başta olmak üzere belli alanlarda rekabet ederken başka alanlarda işbirliği yaptığını görüyoruz. İngiltere’nin Brexit hadisesi küreselleşmeye vurulan ağır bir darbedir diyebiliriz ama bununla beraber Avrupa Birliği’nin bir bölgesel işbirliği platformu olarak küresel düzleme çıkması da küreselleşmenin gözden tamamen düşmediğini gösteriyor. Küreselleşmede yanlış giden şeyler, küreselleşmenin olgularının sadece devletlerin değil terör odaklarının kullanabilmesini sağlıyor. Küreselleşmenin eğer bir nimeti varsa, bunu normal insanlarla beraber küresel terör örgütlerinin de kullandığını, örneğin IŞİD gibi bir örgütün ortaya çıktığı ve dünyanın her yerinden Batı’nın sosyal medya araçlarını kullanarak sempatizan, terörist üye topladıklarını gördük. O sebeple küreselleşmenin karşısında ulus devletlere daha çok sahip çıkılması ulus devlet kavramının daha çok benimsenmesi aslında iki ana olgu ile ifade edilebilir. Bunlardan birisi, terörün küreselleşmesi ve aynı zamanda dünyanın birçok yerine terör ve savaşların ihraç edilmesiyle bölgesel çatışmaların daha fazla ortaya çıkmasıyla göç olgusunun dünyada ciddi bir sıkıntıya sebep olmasıdır. Dünyada yükselen bir milliyetçilik var; Avrupa’da, ABD’de küresel şirketleri bir tarafa bırakacak olursak özellikle ortalama Amerikalının milliyetçiliği Trump ile beraber keşfettiğini görmekteyiz. Ulus devletlerin ve toplumların da küreselleşmenin tehditleri karşısında adeta bir fren vazifesi gördüğü, insanların kendi değerlerine daha fazla sahip çıktığını görüyoruz. Küreselleşmede özellikle genç nüfus kendisi tanımaya, keşfetmeye ve adeta yeniden anlamaya başlaması da önemli bir olgudur çünkü onlar kendisini tanımaya başlaması bununla beraber kendi değerlerine dönüşe de sebep oldu. Küreselleşmenin karşısında da teknolojiyi kullanan dünyanın her yerine gidip rahatlıkla çalışabilecek genç bir nüfusun milliyetçi bir nüfusa doğru evrilmeye başladığına da şahit olduk. Dolayısıyla ulus devletlerin giderek güçlenmesi aynı zamanda bilginin küreselleşmesinden daha çok terörün, göç akımlarının küreselleşmesi insanların kendisini tanıması Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok yerinde de milliyetçilik ve ulus devlet kavramını daha çok ön plana çıkaracaktır.

 

“Türkiye’de Milliyetçilik Yükselen Bir Değer”

 

Milliyetçilik yükselen bir değer. Türkiye’deki siyasi partilerin birbirleriyle işbirliğine baktığımızda da bunu görüyoruz, Türkiye’de yerli ve milli kavramının ana sloganlarından biri haline gelmesi de bunu bize gösteriyor. Daha önce neredeyse can attığımız AB’ye giriş sürecinin şimdi yapılan anketlerde zayıf noktaya gelmesi de bunu kanıtlıyor. Türkiye’de Türk milletinin ulus devlet kavramını yeniden keşfettiğini ve Türkiye’de de dünyanın birçok yerinde olduğu gibi milliyetçiliğin yükseldiğini rahatlıkla ifade edebiliriz.

 

“Türkiye’deki Milliyetçilik ile Avrupa’daki Irkçılığı Kesinlikle Birbirinden Ayırmak Lazım”

 

Türkiye’de yükselen milliyetçilik ile Avrupa’daki milliyetçiliği bir tutamayız, hatta bunları birbirinin zıttı olarak ifade edebiliriz. Avrupa’daki milliyetçilik, emperyal bir milliyetçilik, Türkiye’deki milliyetçilik ise emperyalizmin karşısında duran bir milliyetçiliktir. Avrupalı, yükselen milliyetçilik anlayışı ile refahını paylaşmak istememektedir, buradaki milliyetçiliğin ırkçılığa doğru kaymasının temelinde de bu vardır. Oysa, Tük milliyetçiliğinin temelinde Yunus Emre’nin hoşgörüsü vardır. Türkiye’deki milliyetçilik hiçbir zaman ırkçılığa kaymamıştır. Türk milliyetçileri, Karabağ’da kendiyle aynı etnik kökenden gelen Azerbaycan’ın da Doğu Türkistan’ın da yanında durmakta ama aynı zamanda Filistin’de zulüm görenlerin de Myanmar’da ezilenlere de destek vermekte, bugün 4 milyonu geçen Suriyeli sığınmacı ile de ekmeğini paylaşmaktadır. Avrupa’da diğerlerini dışlayan, mülteci karşıtı, kendi refahını korumaya odaklanan rahatlıkla ırkçılık olarak tanımlayabileceğimiz milliyetçilik ile Türkiye’deki hoşgörü, yerli ve milli düşünce anlayışı temelinde yükselen milliyetçiliği kesinlikle birbirinden ayırmamız lazım. Türkiye’deki milliyetçilik, ezene karşı ezileninin yanında olan bir milliyetçiliktir. Avrupa’daki ise tam tersine ezme, dışlama, ötekileştirme üzerine, elindeki refahı paylaşmamak, dışlamamak üzerine kurgulanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra ortaya çıktı. O dönemin ulus devlet akımına baktığımız zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun içerisinden 20’den fazla devleti çıkarmıştır. Bugün aynı tehlike belki Çin ve Rusya için geçerlidir. Yarın, öbür gün ulus-devletin sınırlarını daha genişlettiğimizde Orta Doğu’da bu süreç tamamlanmadı diyebiliriz. Her ne kadar Arap Baharı etkisini yitirmiş olsa da bu sürecin durduğunu söyleyemeyiz. Ben uluslaşmanın giderek kuvvetleneceği, ulus-devletlerin güçleneceği kanaatindeyim. Küreselleşmenin sosyal medya ayağı da devam ediyor. Ulus-devlet ile küreselleşmeyi birbirinin zıttı olarak anlamamak, düşünmemek lazım. Amerikan küreselleşmesinde, başka ülkelere yatırım yapmanın yerine ordusunun başka ülkelerde emperyal çıkarları uğrunda rol almasını görüyoruz. Bu süreçte milliyetçilik ile beraber ulus devletin daha da güçlendiğini görüyoruz; ama Türkiye’nin farkı vardır. Türkiye’nin hem inanç sistemi hem de o binlerce yıl geriye giden imparatorluk geleneği, diğerlerini ötekileştirmeyen tam tersine ulus-devletin yanında imparatorluk hafızasını koruyan, kucaklayıcı bir milliyetçiliği beraberinde getirmiştir.

 

 “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman” ve “Ne Mutlu Türküm Diyene”

 

Türk milliyetçilerinin en önemli sloganlarından birisi “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman”dır. Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerden farklı olarak İslam dininden ayıramazsınız, İslam’la yoğrulmuştur. O sebeple, Türkiye’nin içinde bulunduğu bu zor süreçte, bu zor coğrafyada Türk milletinin bir arada tutan ve komşularına kucak açmasına yol açan bir sebep de budur. Türk milliyetçileri aynı zamanda İslam’la yoğrulmuştur. Dolayısıyla, Türk milliyetçiliğinde İslam’ın hoş görüsünü ve ötekileştirmeyen dilini bulursunuz. Türkiye’deki milliyetçiliğinde Avrupa’daki ırkçılıktan ayrıldığı en önemli noktalardan birisi de budur. Türk milliyetçiliği bir taraftan geleneği temsil ederken diğer yandan da İslam’la yoğrulmuş olmanın hoşgörüyü temsil ediyor. Türkiye’nin ulus devlet anlayışını da bu temelde değerlendirmek lazım. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı çerçevesinde bir yükselen milliyetçilikten bahsediyoruz. “Ne mutlu Türküm diyene” sözü o anlamda çok önemlidir. Atatürk, “Türk ırkından gelenlere ne mutlu” dememiştir, kendisini Türk olarak ifade eden, bu coğrafyada aynı kaderi, kederi, tasayı paylaşan ve ortak geleceğe inanan insanların bulunduğu topluluğa Türk milleti denmiştir. Bu tanım son derece önemlidir ve Türkiye’nin ulus devletinin sınırları da bu çerçevededir. Ulus devletin sınırlarını çizerken Türkiye sınırları içerisinde bulunan ya da sonradan gelen insanları dışlayan değil ortak kader inancında bir araya gelen insanların buluştuğu bir noktayı ifade ediyoruz. Türkiye’nin ulus devlet bilincinin ve Türk milliyetçiliğinin temelinde bu vardır.

 

“Kerkük’te, Tebriz’de İnsanlar Öncelikle Türk Kimliklerini Vurguluyorlar”

 

Bir Türkmen için öncelik onun hangi mezhebe inanması değildir. Onlar “Men Türkmenem” diyor. Güney Azerbaycan’a gittiğinizde orada öncelikle olarak insanlar “Ben Türküm” diyor. Tractor Sazi diye bir futbol takımları var, 50 bin kişi aynı statta bozkurt işareti yapıyor. Türkiye’den baktığınız zaman insanlar bazen anlamakta güçlük çekiyor. Halbuki, Türkiye’nin dışına çıktığınızda bozkurt işareti bir siyasi partinin kimliğinin temsili değil “Ben Türküm” demenin sembolü haline gelmiştir. Kerkük’te, Tebriz’de insanlar öncelikle Türk olduklarını vurguluyorlar.

 

“Bu Süreçten İktidarıyla Muhalefetiyle Milli Gücü Seferber Ederek Çıkabiliriz”

 

Türkiye’deki ekonomiden tutunuz da siyasi alandaki dile kadar birçok konuda sıkıntılar yaşıyoruz. Bunu yok varsaymak, bunun olmadığı anlamına gelmez. Yabancı sermayeyi bir tarafa bırakalım Türk sermaye neden yurtdışına gidiyor? Bunların üzerinde kafa yormamız lazım. Buna yok deyince bu yok olmuyor. Biz bu sorunu çözmek istiyorsak öncelikle bu sorun üzerinde bir mutabakata varıp bundan sonra bütün milli güç unsurlarını bunun üzerine yığmamız lazım. Bugün Türkiye’de bir ekonomik sorun yaşanıyor ve bu ekonomik sorundan iktidar tek başına başa çıkamaz ya da onun yerine gelecek bir başka parti tek başına çıkamaz. İçerisinden geçtiğimiz bu süreçten ancak milli beraberlik ve milli ruhla çıkabiliriz. Dolayısıyla, Türkiye’de kriz yok demek doğru değil. Öncelikle, bunu netleştirmek ve iktidarıyla muhalefetiyle milli güç unsularını devreye sokmak lazım.

 

“Asıl Milliyetçilik…”

 

Milliyetçilik sadece kendinizi nasıl ifade ettiğiniz ile ilgili bir konu değildir. Bizim burada anlamamız gereken asıl milliyetçilik, yerli ve milli üretimi yapabiliyor muyuzdur? Biz, sağlık çalışanlarını şiddete uğradığı bir Türkiye’de “Beni Türk doktorlarına emanet edin” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediğini yerine getirebiliyor muyuz? Asıl milliyetçilik budur. Türkiye’deki üniversitelerin dünyadaki ilk 100 üniversite arasına kaçını sokabiliyoruz? Asıl milliyetçilik budur. Kaç tane Nobel Ödülü alan Aziz Sancar yetiştiriyoruz? Asıl milliyetçilik budur. Milliyetçilik kültürde Yunus Emre’nin hoşgörüsüdür, Yusuf Has Hacip’in bilgeliğidir. Yapmamız gereken bu değerleri bugüne aktarmaktır.  Dolayısıyla milliyetçiliği sadece kendini ifade etmekle ilgili bir çerçeveye oturttuğunuzda bu eksik kalır.

 

“Hedef AB Üyeliğinden Ziyade Avrupa’nın Demokrasisi ve Teknolojisi Olmalı”

 

Birkaç sene öncesine baktığımızda Türkiye’nin önündeki tek seçenek AB’ymiş gibi duruyordu ama Türkiye’nin önündeki tek seçenek AB değil. Elbette, muasır medeniyetler seviyesine çıkma hedefimiz olmalıdır. Muasır medeniyeti kimi zaman Batı kimi zaman Şark temsil etmiştir. Bugünlerde muasır medeniyet seviyesi sanki Batı’daymış gibi duruyor. Biz elbette o medeniyet seviyesine özellikle teknolojik anlamda ulaşmak için çabalamalıyız ama Avrupa’nın da bizi istemediği çok açık. Bunu da Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ifade ediyor. Türk milleti de zaten bunu görüyor. AB hedefimiz olmalı ama bundan kasıt illa ki, AB’nin içerisine girip o birliğin bir parçası olmak olmamalıdır. AB değer yargıları, demokrasi, teknoloji anlamında örnek alınmalıdır ve o seviyeye ulaşmak için çalışmalıyız. AB de sizi istemiyor, size üvey evlat muamelesi yapıyorsa Gürcistan, Ukrayna bile AB’ye vizesiz gidebiliyorsa ve Türkiye AB söz verdiği hala vize sorununu çözememişse bu konuda elbette ilelebet Türkiye Avrupa’nın kapısında beklemeyecektir. Ortaya BRICS diye bir yapı çıktı. Türkiye’nin ilgi gösterdiği Şangay İşbirliği Örgütü diye bir teşkilat bulunuyor. Olmalı mı, olmamalı mı diye bana sorarsanız Türkiye’nin önündeki en önemli seçeneği Türk birliği, Türk Dünyası olmalıdır. Bir başkasına sorarsanız Arap Birliği, bir öteki ise AB diyecektir. Yalnız, dün olduğu gibi bugün toplumun büyük bir kesimi artık AB demiyor. Referanduma kadar bu işin gideceğini zannetmiyorum çünkü Avrupa’nın bizi aldığı filan da yok. Son zamanlarda Hollanda ve Almanya ile Türkiye ilişkilerini geliştirme peşinde. İki sene önce bu iki ülkeyle ne durumdaydık, şimdi ne durumdayız?