Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) 2014-2015 dönemi için üyeleri seçilmiştir. 1 Ocak itibarıyla üyelik süreleri sona erecek olan Azerbaycan, Guatemala, Fas, Pakistan ve Togo'nun yerine görev yapacak 5 geçici üyesini belirlendiği oylamada Türkiye maalesef beklenen oy oranının altında kalarak konseyin iki yıllık geçici üyeliğine seçilememiştir. Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi – TÜRKSAM Başkanı ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Iğdır Milletvekili Dr. Sinan OĞAN,TÜRKSAM uzmanlarının konuyla alakalı sorularını cevapladı.

 

Geçtiğimiz günlerde yapılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi seçimlerinde Türkiye’nin üyelik için gereken oyu alamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İlk olarak, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olarak katılamaması bizleri üzmüştür; fakat üzüntü ile bir yere varılamayacağından dış politika yapıcılarının da artık şapkayı önüne koyup nerede yanış yapıldığını görmesi gerekmektedir. Türkiye, ‘Batı Avrupa ve Diğerleri’ grubunda; Yeni Zelanda ve İspanya’ya karşı yarıştı. Bu gruptan iki üye seçilecekti. Yeni Zelanda ilk turda 145 oyla seçildi. İkinci turda ise Türkiye 73, İspanya 121 oy aldı. Ancak seçilmek için gereken 129 oy toplanamadığı için üçüncü tura geçildi. Üçüncü turda İspanya 132 oy, Türkiye ise 60 oy aldı. Hatırlanacağı üzere Türkiye 48 yıl aradan sonra yeniden BM Güvenlik Konseyi'nin geçici üyesi olmaya hak kazanmıştı. Türkiye'nin yanı sıra 2008 yılındaki BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği yarışında Avrusturya 133, İzlanda ise 87 oy alabilmişti.

 

 

Önceki gün yapılan seçim öncesinde 140 ülkenin Türkiye’ye oy vereceğine dair söz verdiği yöndeki bilgiler, son oylamada 60 oy çıkmasıyla asılsız çıkmıştır.Veya Türkiye kandırılmıştır. Türkiye, maalesef bu noktada öngörüsüz olduğunu ve lobi yapmakta başarısız olduğunu acı bir şekilde kanıtlamıştır. Dolayısıyla bu alanlara eğilinmesi gerektiği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ne kadar medyaya yansıtılmak istenmese de Türkiye’nin bu seçimden ellerinin boş çıkmasının diplomatik başarısızlıktır.

 

BMGK sonuçları bizlere Züğürt Ağa filmini hatırlatmaktadır. Köy halkından kendisine oy vereceklerin yönünde söz alıp seçimlerde sandıktan sadece bir oy alan Züğürt Ağa ile benzer bir sonuçla kendinden emin seçimlere giren hükümet karşı karşıya kalmıştır. İktidar partisinin politikaları sonucunda Türkiye, maalesef beyaz perdede Şener Şen’in canlandırdığı “Züğürt Ağa”nın konumuna düşürülmüştür.

 

Son dönem Türk dış politikası açısından BMGK seçimleri ne anlam taşıyor?

 

Beklentilerin bu kadar yüksek olduğu bir seçimden böyle bir sonuçla yenilgiye uğramak, sadece ülkemizin imajını olumsuz etkilemekle kalmazken bundan sonrası için de beklentileri düşürmüştür. Zira 2008 yılındaki oylama sonucunda Türkiye’nin 151 ülke tarafından desteklendiği de dikkate alınınca bu gerileme endişe vericidir. Normal şartlarda Türkiye’nin içerisinde bulunduğu coğrafyada büyük sıkıntılar yaşanırken Türkiye güvenin ve istikrarın timsali olması beklenirdi. Etrafımız ateş çemberiyken bölgemizin ve dünyanın bize olan güveni ve desteğinin daha da aratmış olması gerekirdi.

 

Söz konusu BMGK seçimleri, Türkiye’nin son dönemde dış politikada başarısızlıklarının bir yenisi olmakla birlikte bugüne kadarki başarısızlıkların da aslında bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin özellikle son dönemde yöneldiği Orta Doğu’dan beklediği oyu alamaması, bu politikanın herhangi bir sonuç getirmediğini göstermiştir. Komşularla sıfır sorun anlayışı zaten uzun zaman önce çökmüştür.Türkiye yurtdışındaki toplantılarda adeta dış politikası ile dalga geçilen ülke konumuna düşürülmüştür.

 

Türkiye’nin yalnızlaşması da bu vesileyle daha da net olarak gün yüzüne çıkmıştır. Türkiye’de dış politikada kısa süre önce tartışılan “değerli yalnızlık” kavramının da içi boş olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Türkiye’nin yalnızlığı, BM nezdinde hiçbir değer getirmemiş, bunun yanında prestij kaybına da neden olmuştur. Aslında “Değerli yalnızlık” kavramını ortaya atanlar da Türkiye’nin yalnızlaştığını itiraf etmekteler. Ancak Davutoğlu ekolünün o “süslü cümlelerle” yürüttüğü dış politika geleneğinde yalnızlığımızın dahi giderek değersizleştiği her geçen gün daha fazla gün yüzüne çıkmaktadır. Aynı şekilde Türkiye’nin uluslararası arenada büyük bir imaj bozuklu yaşadığını da belirtmek gerekir. Özellikle demokratikleşme noktasında Türkiye geri adımlar atmaya ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nezdinde Türkiye diktatörleşmeye devam etmektedir.

 

Türkiye’nin BMGK yenilgisi değerlendirilirken Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde “mazlumların yanında olma” vurgusunun da yine değer kazanmayan söylemlerden olduğu anlaşılmıştır. Türkiye, mazlumların yanında olduğunu belirtirken Türkiye’nin mazlum olarak tahayyül ettiği devletler Türkiye’nin yanında olmamıştır.

 

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler nezdinde 2008’den bu yana destek kaybetmesinin sebebi sizce nedir?

 

Bölgesel ve hatta global liderlik iddiasında olan Türkiye’nin küresel ve bölgesel hiçbir iddiası olmayan Yeni Zellanda karşısında ilk turda ve  ekonomik krizlerle uğraşan İspanya karşısında ise ikinci turda hezimet derecesinde düşük bir oyla yenilgi almasını ciddi ciddi tartışmak ve değerlendirmek gerekmektedir. 

 

En baştan söylemem gerekir ki, diplomatik anlamda Türkiye taktik bir hata yapmıştır. Bu kadar kısa bir sürede yeniden başvurmuştur. Teammüller iyi bilinseydi eğer ve yine bu alanda riske girip olası bir zaferde bunu iç politikada kullanma kurnazlığına tevessül edilmeseydi bu yenilgi olmazdı.

 

Başarısızlığın altında yatan temel sebep Sıfır Sorun diye yola çıkılıp bölgemizde neredeyse selam verecek ülke bırakmadığımız yanlış dış politika kararları olduğu söylenebilir. Dış politikada uygulayacağınız politikalarla karşı pozisyondaki koalisyonları dağıtmak ve mümkün olanı yanına çekmek gibi bir anlayışla hareket etmek varken, AKP tam tersi normal şartlarda yan yana dahi gelmeyecek ülkeleri karşımızda koalisyon haline getirmiştir. Müslüman Kardeşler-Hamas-ÖSÖ hayranlığı Türkiye’ye ağır fatura yüklemektedir. Mısır-Suudi Arabistan-İran-Suriye-İsrail-BAE gibi ülkeler Türkiye’nin başarısızlığı için adeta el birliği ile çalışmışlardır. AKP dış politikasını bu anlamda kutlamak gerekir. Zira bu ülkeler normal şartlarda yan yana gelemeyecek ülkelerdir. Diğer yandan dış politikanın gerçekleri romantizmi çok kaldıracak durumda değildir. Dış politikada ilkeler kadar manevra kabiliyeti ve gerçekçi politikalar da gereklidir. Siz belki iç politikada hatalar yapar sonra da bunu telafi yollarına bakarsınız ama dış politika öyle değildir. Dış politikada hatanın telafisi yoktur ve hükümetler ile liderlerin hatalarını tüm millet öder.

 

Bu başarısızlığı ülke olarak yüklenmiş gibi görünüyor olsak da aslında altında yatan temel etmenler hükumetin uyguladığı politikalardır. Hükumetin, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) karşı çıktığı Müslüman Kardeşler’e verdiği destek, Suriye ve Irak politikalarının yaratmış olduğu rahatsızlık, terör örgütü Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadelede istenilen düzeyde katkı sağlamamış olması, iç politikada demokratik olmayan bazı yönelimleri bu sonucun altında yatan etmenlerdendir. Giderek otoriterleşen iktidar, Batı’nın gözünde Türkiye’yi marjinalleştirmektedir. Bunun yanında bazı ülkelere göre, Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiği iddiaları da Türkiye’nin itibarını kaybetmesindeki etmenlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Özellikle Suriye konusunda dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu birçok defa BMGK’yi göreve çağırmış; ama buradaki ülkeler harekete geçmeyince bu sefer Güvenlik Konseyi’nin hali hazırdaki yapısını eleştirmiş ve adaletsiz yapısına atıflarda bulunmaya başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyet'inden oluşan daimi üyelerinin veto yetkisi ile BM'nin yaptırım gücü olan tek siyasi organı olan BMGK’ninreforme edilmesi daha eşit ve adil bir uluslararası sistem için gerekli olmakla birlikte bunun için geliştirilen söylemin bu beş üyeye antipatik gelmiş olma ihtimali bulunmaktadır. Dolayısıyla, diğer devletlere etkisi fazla olan bu ülkelerin Türkiye’nin konsey üyeliğine sıcak bakmama olasılıkları da Türkiye için bir dezavantaj doğurmuş olabilir. Bu konuyla ilgili somut bir sonuç alabilmek için önce BMGK’ye girmek ve bu kapsamda düşünceleri bu çatı altında dile getirmek daha mantıklı gözükmektedir.

 

Buna ek olarak, Mısır ve Suudi Arabistan’ın yaptığı lobi faaliyetlerinin Türkiye’nin faaliyetlerinden daha etkin ya da göre daha başarılı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da Türkiye’nin diğer ülkelerle ilişkilerini hasımlık derecesine getirmekte özellikle de dış politikada daha dikkatli belki de diplomatik anlamda daha profesyonel politikalar izlemesi gerektiğini göstermektedir.

 

Buna ek olarak ticari anlamda her türlü ilişkilerimizin kuvvetli olduğu İsrail’in de Türkiye’yi “teröre destek veren ülke” olarakanti propaganda yapmasıdikkatlerden kaçmamalıdır.Bu nedenle BMGK seçimlerinden çıkan sonuçtan “G-20 dönem başkanlığı var elimizde” diyerek ders çıkarılmazsa asıl kayıp o zaman olacaktır.

 

Bundan sonra konuyla ilgili yapılması gerekenler nelerdir?

 

En başta, AKP’nin dış politikayı, iç politikada bir manipülasyon aracı olarak kullanmaya son vermesi gerekmektedir. Dış politikanın artık daha uzlaşmacı bir üslupla Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda yapılması artık daha da önemli bir hale gelmiştir. AKP’nin “Yeni Türkiye” söylemi yeni dünya düzeninde maalesef bir sonuç getirmemektedir. Örneğin, Suriye’de Beşar Esad’ın halkına zulmeden bir lider olduğu herkes tarafından bilinmektedir; ama bölgesel gelişmelerde AKP’nin takıntılı anlayışı ise küresel çapta herhangi bir duyarlılık uyandırmazken Türkiye’yi hem terör örgütlerinin hem de bölgedeki istihbarat örgütlerinin hedefi haline getirmektedir. Musul’daki başkonsolosluğumuzun basılması bunun en son örneğidir. Bundan önce, Türkiye’nin diplomatik temsilcilikleri büyük maddi yardımlarda bulunduğu Afrika’da da hedef haline gelmiştir. Sonuç olarak Türkiye, hedeflerine ulaşamayan ve hedef haline gelen bir ülke olmuştur. Artık Türkiye’nin diğer ülkelerin iç işleriyle muhatap olan ülke konumundan çıkarak buralarda istikrara katkı sağlayan tarafsız bir politikalar izlemesi gerekmektedir. 

 

Öte yandan, sadece BM’de değil, birçok ülkenin karar alıcıları nezdinde de lobicilik faaliyetlerini koordine bir şekilde yürütmek Türkiye’nin bozulan imajını düzeltmek açısından kayda değer bir adım olacaktır.