Diğer etkenlerin yanında PKK’nın bugüne kadar ayakta kalmasını sağlayanlardan birisi bölgeyi iyi değerlendirmesi ve ona uygun yapısal değişikliği hızlı bir şekilde gerçekleştirmesidir. Ancak bu değerlendirme ve değişikliğin ilk adımının örgüt dışından geldiği de bir gerçektir. Zira bu kadar ciddi manevralar PKK’nın tepesindekilerin hazırlayıp, pratiğe geçirebilme yeterliliklerinin üzerindedir. Bir önceki değişikliğin fikir babası Amerika iken bu kez Batı Avrupa patentlidir. Yoluna girilen strateji değişikliğinin ağırlık merkezi burasıdır. Atılacak siyasi ve diplomasi adımları bakımdan en çok dikkat edilmesi gereken sima ise Zübeyir AYDAR’dır.

 

PKK terörünün insanlık dışı yüzünün bırakılıp magazin yönüne dikkatlerin çekilmesi neticesinde tehlikeye karşı olan o doğal algı yaratılamamaktadır. Ne acıdır ki koca ülke magazinle meşgulken terör örgütü “barış süreci”nden olabildiğince kazanç elde ediyor. İlaveten, tehlike bu kadarla da kalmıyor. Uzak ve yakın çevremizi de kuşatıyor. PKK’nın bugünkü stratejisinin hedefi Türkiye’nin bir bölgesinde özerklik elde etmek değil. Çok daha geniş; bunu PKK'nın Yeni Rolü'nde[1] ele almıştık. Dünün Moskova-Erivan-Şam merkezli Kürtçülüğü ile bugünün Washington-Brüksel merkezlisinin arasında büyük farklar bulunuyor. İkincisi yani milenyum Kürtçüleri çok daha küreseller.

 

Dördüncü Değişim

 

İlk adımda yurt içinde DTK, özerklik ilan etti. Bunun anlamı önceden belirlenmiş olan kurum, kuruluş ve komisyonların resmen hayata geçirilmeleridir. PKK’nın siyasallaşmasının en önemli organı DTK olduğu için yerine getireceği uygulamalar örgüt içinde olduğu kadar dışındakileri de ilgilendirmektedir. Devletin bölgeden atılmasında büyük rol oynayacaktır. BDP’de şimdilik kaydıyla değişim yönünde bir hareket görülmüyor. Ancak gelişmelerin olağan kongreye bırakılmış olması mümkündür.

 

ÖCALAN’ın değişim talimatı Avrupa’da etkisini hemen gösterdi. Avrupa’daki tüm PKK’lı Kürt derneklerinin çatı örgütü olan Avrupa Kürt Dernekleri Konfederasyonu (KON-KURD) 19. Kongresini Temmuz ayında Belçika’da yaptı. Kongre’de KON-KURD’un adı, Avrupa Kürt Demokratik Toplum Kongresi (Kongreya Civaka Demokratika Kurdi li Ewrupa) kısaca KCD-Ewrupa oldu. KON-KURD derneklerin oluşturduğu bir konfederasyonken KCD-Ewrupa, alanını genişleterek tüm faaliyetleri çatısı altına aldı. Bundan sonra Avrupa’daki her türlü PKK faaliyeti tek elden yürütülecektir. Görünen odur ki, önümüzdeki günlerde Batı Avrupa’daki PKK faaliyeti; ÖCALAN’ın serbest kalması, terör örgütleri listesinden çıkarılması, “Kürt soykırımlarının” tanınması, anayasanın değiştirilmesi, özerkliğin işletilmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve daha pek çok konuda Türkiye’yi köşeye sıkıştıracaktır.

 

Değişimin en önemli adımı KCK-KONGRA GEL Genel Kurulu’nda atıldı. Ancak öneminden önce birkaç noktayı belirtmek gerekiyor. PKK, örgüt hayatının belki en endişesiz, en güvenli genel kurulunu yaptı. Kuruldan sonra yapılan açıklamaların çokluğu ise diğer bir özelliğidir. Bu haliyle bir terör örgütünün dağ başında gerçekleştirdiği genel kuruldan çok bir parlamento havası taşıyor. Böyle olduğu halde kamuoyunun algısının gerçek dışı başka noktalara yönlendirilmesiyle hata yapılıyor.

 

9. KCK-KONGRA GEL Genel Kurulu’nun en önemli özelliği yeniden yapılandırılması sonucu ortaya çıkan organlarıyla TBMM’ye alternatif bir parlamento yaratılmasına yönelik bir adım oluşudur. İleride dört parçayı temsil edecek “Kürt parlamentosu”nun ilk aşamaları geçiliyor. PKK’daki dördüncü değişimin en önemli noktası budur.

 

Kuzey Irak’ta bulundukları tarih ve yaptıkları açıklamalar BDP’nin de genel kurulun bir bölümüne dahil edildiğini işaret ediyor. KCK’dan önce BDP’lilerin yaptıkları açıklamalar genel kurul kararlarıyla örtüşmektedir.

 

30 Haziran-5 Temmuz tarihleri arasında yapıldığı bildirilen 9. Genel Kurul’a katılımın öncekilere oranla yüksek olduğu söylenebilir. Genel Kurul ve kararlarıyla ilgili bildirinin açıklanmasının gecikmesi formalitelerin her zamankinden daha uzun sürdüğü şeklinde değerlendirilebilir. Bu nedenle onaylayanların arasında “adalı”nın da bulunabileceği düşünülmelidir.

 

Yeni yönetim yapısının en tepesinde bulunan altı kişilik yönetim konseyi üyelerinin her daim bir arada olamayacakları kesin bilgilerimiz arasındadır. Keza eşbaşkanlar da aynı durumdadır. Kandil ya da terör örgütünün diliyle “medya savunma alanları”nın sadece coğrafya bilgimizle son derece haşin bir araziden ibaret olduğunu ve Avrupa’nın bazı ülkelerinden büyük bir alanı kapsadığını biliyoruz. Bu durumda karar alırken yüz yüze görüşmeleri son derece zor olacaktır. Bu eksikliği henüz bilmediğimiz öncekinden çok daha güvenli bir irtibat ve muhabere kanalıyla gidereceklerini değerlendirebiliriz.

 

Tek kişinin hızla karar alıp aynı hızla uygulamaya geçme rahatlığını bırakıp da neden altı kişilik yönetim konseyi ve eşbaşkanlık oluşturarak kararlara bu kadar çok sayıda örgüt yöneticisinin dahil edildiği sorusu akla gelecektir. Bu sorunun cevabı çok basittir: “Süreç”in başladığı ilk günlerden itibaren Kandil-İmralı trafiği sırasında en çok vurgulanan hususlardan birisi “süreç” ile ilgili kararlara örgütün tüm birimlerinin katılması isteğiydi. Özelikle Murat KARAYILAN her açıklamasında, ÖCALAN’a ve diğer birimlere kararların sadece kendi değil tüm ilgililerin onayıyla alınmasının şart olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyordu. Bu hassasiyetiyle “süreç”in sorumluluğunu üzerine almaktan kaçındığı izlenimi veriyordu. Buna karşılık ÖCALAN ise “ben elimi değil gövdemi taşın altına koydum” diyerek cevabi açıklamalarda bulunuyordu.

 

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı görevinden alınması Murat KARAYILAN’ın örgüt hayatında yaşadığı ikinci başarısızlıktır. Onun öne çıkan konumuna karşılık yeni eşbaşkan Cemil BAYIK ise bugüne kadar “low profile” bir tutum izlemeye özen göstermekteydi. Zaten İran’a yakın olan Soran bölgesinin sorumluluğunu yürütmesi nedeniyle nispeten sakin bir konumu bulunuyordu. İran ile ilişkileri de yürütmekteydi. Örgütün açıklamalarından PJAK ile İran arasındaki ateşkesin yenilenmesinin hazırlıkları içinde olduğu anlaşılmaktaydı. Geçen kış Bağdat’a giderek Başbakan Nuri El MALİKİ ile görüştüğü haberleri duyuldu, ancak örgüt derhal inkâr etti. BARZANİ ile ilişkilerin daha da gerilmesine neden olabileceği için BAYIK’ın Bağdat’a gidişinin yalanlanması elbette normal bir tavırdı. Sonuçta bu gelişmeler çerçevesinde PKK’nın geçiş yapmaya çalıştığı dördüncü değişim stratejisi, örgütün tepe yönetimindeki BAYIK değişikliğini beraberinde getirmiş oldu.

Yurt İçindeki Durum

 

Konuya gözden kaçan bir toplumsal oluşumdan söz ederek girelim; PKK’lı olmak artık ayrıcalık sağlayan bir sosyal statü halini aldı. Önceleri ağalara, seyitlere, mirlere ait olan bu statüye sahip olmak soy, sop gerektirirdi. Artık birkaç molotof atan fukara Kürt genci bile ayrıcalıklı olabiliyor. Hatta büyük bir şehrin belediye başkanını bile sorgulayabiliyor. Bu sebeple ayrıcalıklılık ve PKK’lılık hızla taban buluyor. Kırsaldaki teröristlere katılım cesaretlendiriliyor. Terörle mücadelede kaybın en başlıca nedeni işte budur! Diğer taraftaysa yılgınlık ve çaresizlik içerisinde önlerine konan her şeyi çareymiş gibi gören, dört elle sarılanların sayılarının terörle mücadeleye inananlardan fazla olmasıdır.

 

PKK’lıların yüzde sekseninin sınır dışına çıkmadığı açıklandı. Hemen soralım: Ne olması bekleniyordu ki? Hem kalan yüzde seksen de çıksaydı PKK bitecek miydi? Bunun mümkün olamayacağını kurumsal kimlik altındayken de söyledik, bugün de söylüyoruz. DTK’nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne paralel bir devlet olmaya başlamasının üzerinden yıllar geçti. Toplumu avucunun içine alacağı noktaları şu anda oluşturmuş durumda. Cizre’de asayiş birimlerinin kurulduğu haberi yeniymiş gibi öfkeyle karışık şaşkınlık yarattı. Oysa bu ne yeni bir gelişmeydi ne de Cizre ile sınırlıydı. Asayiş birimin örgütçesi olan YDG’li militanlar nerdeyse her gece Van’da, Diyarbakır’da korkusuzca eylemler yapıyorlar. Siyasileri “Hükümet adım at” çağrısıyla üç ay süreyle şehirlerde gösteri eylemleri yapacaklarını duyuruyorlar. Toprağın üstü kadar altının da PKK ait olduğunun kanıtlarını yaratmak için terörist mezarlıkları inşa ediliyor. Devletin bütün sorumlularının gözlerinin içine bakarak açılış töreni düzenliyor. Teröristlerle kucaklaşmak için artık kırsala gitmeye gerek bırakılmadan şehirlere inen PKK teröristleriyle bir arada etkinlikler gerçekleştiriliyor. Köy ve kentlerdeki varlığının kalıcı olmasına engel olarak gördüğü için PKK, karakol yapımına engel oluyor. Halkı kullanmak suretiyle de eylemin etki alanını genişletiyor. Asker kışlaya, karakollara çekiliyor, PKK yaylalara ve halkın arasına dağılıyor. Güzel dilimizdeki atasözünün dediği gibi; taşlar bağlanıp köpekler serbest bırakılıyor.

 

Örgüt, ilk çıkış yıllarındaki eylem taktiklerini uyguluyor. Şantiye basıyor, orman kesim ve inşaat işçilerini, husumetli olduğu halktan insanları kaçırıyor. Askere taciz ateşi açıyor ve askeri karşılık vermeye zorluyor. Ardından genelkurmay teröristlere cevap verilmesini “meşru müdafaa” olarak niteliyor. Ülkenin ve vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlamak artık “meşru müdafaa” kapsamında görülüyor. Silahlısından siyasisine kadar tüm PKK’lılar artık rüştlerini kanıtladıklarını, başbakana, bakanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyerek ortaya koyuyorlar. İmralı’ya gidecek heyete devletin karışmamasını istiyorlar. Kandil, devlete isteklerini yerine getirmesi için bir hafta süre veriyor. Kurumların temellerini teker teker atıyor. Önümüzdeki yıllarda Kürtçe eğitim verecek üniversite için hazırlık yapılıyor. Dicle Üniversitesi’nde yüzü poşulu PKK’lılar öğrenci olaylarını yönetiyor. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın seçiminde devletin yargısının, asayişinin ve mülki amirlerinin gözü önünde açıkça kullanılan “Kürdistan” resmiyet kazanmış bir tanım!

 

DTK, demokratik özerklik ilan etti. Gizlice yürütülen PKK’nın halka yönelik faaliyeti artık yasal zemine taşınacak. Çünkü devletin gözünün önünde DTK toplantısı yapıldı, özerklik kararı alındı ve yasa dışılığına yönelik tek bir uygulama yapılmadı, tek bir söz söylenmedi. Bugünden sonra yasaların gereğini yerine getirmek üzere atılacak her adım dirençle geri çevrilecektir. Baskı suçlamaları altında kitle eylemleriyle cevaplanacaktır. Özetle ve ne yazık ki, böylelikle özerklik yasal zemine taşınmış oldu.

 

Mülki, idari, adli ve askeri yapılanmasıyla PKK, bölgede paralel bir devlet olarak gelişiyor. Bugün engel olunmazsa yarın kazanacağı meşruiyet nedeniyle dokunulmazlık statüsüne erişecektir.

 

2013 Nevruz’undaki ÖCALAN bildirisinden hemen sonra baş döndürücü bir hızla konferanslar düzenlendi. Diyarbakır, İstanbul, Ankara ve Brüksel’de dünyanın uzak ülkelerinler de dahil olmak üzere uluslararası düzeyde gerçekleştirdiler. Gelenlerin sayıları çoktu ve birkaç gün süreyle ağırlandılar. Dünya çapındaki kurumlara bile ağır gelecek söz konusu etkinliklerin hangi parayla gerçekleştirildiği bir sır. Konferanslardan sonra seçim barajının indirilmesinden, ÖCALAN’ın “tutsaklık” (!) koşullarının iyileştirilmesine kadar ne kadar PKK isteği varsa sıralandı.

 

1997’den beri devletin bütün imkânlarını seferber ederek bin bir güçlükle girmesini sağladığı terör örgütleri listesinden bir göz kırpmayla çıkması, PKK’nın uluslararası ilişkilerinde ayağında bulunan prangadan kurtulması anlamına geliyor. Önümüzde bununla ilgili bir örnek bulunuyor. ABD, bir zamanlar kanlısı olan İranlı Halkın Mücahitleri’ni terör listesinden çıkarıp Irak’taki örtülü operasyonlarında taşeron olarak kullandığını bilenler anlayacaklardır. Taşeronluk konusunda uzmanlığı olan PKK’nın bundan sonra hangi örtülü operasyonlarda kullanılacağını tahmin etmek zor değil.

 

Yurt Dışı

 

ÖCALAN’ın kapatıldığı adadan verdiği talimatla apar topar gerçekleştirilen konferanslar zincirinin yurt dışı ayağı Brüksel’deydi. Ermeni, Asuri, Süryani toplumlarından kendilerine yakın olanların katılımıyla yapılan konferansın kararları açısından diğerlerinden bir farkı bulunmuyor. Önemli yönlerinden birisi “Avrupa Barış ve Demokrasi Meclisi”nin kurulmasıdır. Konuya girerken söz ettiğimiz üzere dördüncü değişimin çıkış noktası Batı Avrupa olduğu için böyle bir yapılanmaya zaten mecburdular.

 

Diğer önemli tarafı ise katılımcılar arasında bulunan Belçika Ermeni Demokratlar Derneği Başkanı (EDD) Hovsep HAYRENİ’nin sözleridir. Adı geçenin konuşmasında “Batı Ermenistan”ın sınırlarıyla “Kuzey Kürdistan”ın sınırlarının ayırımın ahlaklı olmayı gerektirdiğini belirttiğini öğreniyoruz.

 

Paylaşım sorunu nedeniyle iki taraf ta aralarında hırlaşıyor olsalar da buluştukları ortak nokta, “Kürt ve Ermeni soykırım”larının tanınması. İftirada buluşan PKK’lılar ile diaspora Ermenileri Meşrutiyet döneminde yaşananları emsal göstererek ikinci bir kez aldatılmalarına izin vermeyeceklerini iddia ediyorlar. Bu kez devletin garanti olacak adımları atmasını kesin bir şart olarak koşuyorlar.

 

Süreç dışarından da büyük destek alıyor. Beş sent eksik olduğu için ekmek vermeyen Batılının DPI (Democratic Progress Institute) isimli kuruluşu “barış” yanlısı heyetleri İrlanda’ya götürüp örnekleme yaptırıyor. Güney Afrika’lara gidiliyor. ABD’nin talimatıyla beş yüz yıllık Katolik-Protestan çatışmasını çözdüğünü zanneden eski tüfek IRA militanları bizimkilere akıl veriyor. Bir zamanlar başbakanın hedefi olan Alman vakıflarından Heinrich Böll Stiftung, Diyarbakır’da uluslararası konferans düzenliyor.

 

Kuzey Irak’ta BARZANİ’nin devlet başkanlığı görev süresinin iki yıl daha uzatılmasından sonra seçim tarihi belirsizleşmiş oldu. Bu belirsizliğe rağmen PKK, seçimdeki tavrını bugünden ortaya koymuş durumda. Kürt Parlamentosundaki azınlığına bakmaksızın BARZANİ’ye ve onun KDP’sine karşı etkili bir muhalefet yapan GORAN ile birlikte hareket ediyor. BARZANİ’nin temelde aşiret sisteminden ibaret olan yönetimini eleştirmesiyle ve Bağdat ile sıkı ilişkiler kurulması baskısıyla biliniyor. Şimdilik göründüğü kadarıyla PKK-GORAN işbirliğinin parlamentoya yansıyan etkileri oldukça çok olacaktır.

 

PKK, Suriye’deki varlığını PYD aracılığıyla belirgin bir hale getirmiştir. Bu baskın rolünü, kendisine ait bir yönetime dönüştürme yönünde adımlar atıyor. Üç ay içerisinde geçici bir yönetim oluşturulacak ve “toplum sözleşmesi” adını verdikleri geçici bir anayasa halkoyuna sunulacaktır. Altı ay içinde de tüm hakların katılımıyla seçimlerin yapılacağı bildiriliyor.

 

“Barış süreci” ile gelinen bu noktada Türkiye’nin bir bölgesi resmen ve fiilen PKK’nın işgali altına girmiş oldu. Dördüncü değişimle birlikte PKK, uluslararası kabul görecek kurumlarının temelini atmış oldu. Bir ülke siyasi coğrafyasıyla, anayasal kurumlarıyla deprem etkisine uğratılmışken toplumun algısı uyuşturuluyor. Terör örgütünün devletin görevini devir alması, devleti o bölgeden adeta atması sıradan olay olarak görülüyor. “Kürt parlamentosunun” kuruluşu bile dikkat çekmiyor. “Barış süreci”yle Türkiye sonu kapalı olan demiryolunda hızla ve kontrolsüz giden bir trene benziyor. Makas değiştireceği istasyonları hızla birer birer geçiyor.

 

 

 

Dipnotlar

 

[1] İbrahim Çevik, PKK’nın Yeni Rolü, http://www.turksam.org/tr/a2853.html