Çin’e bağlı Uygur Özerk bölgesinde son günlerde yaşanan kargaşa ve Uygur Türklerine uygulanan asimilasyon ve katliamlar bu bölgenin dünyanın ve Türkiye’nin gündemine gelmesine sebep olmuştur. Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip gibi ünlü Türk düşünürlerin doğup büyüdükleri yer olan ve aynı zamanda Türklerin tarihi anavatanı olan bu bölge 1949 yılından beri Çin’in işgali altındadır.

 

Doğu Türkistan bölgesi ancak bu son yaşanan olaylarla Türkiye’nin gündemine girdiği için Türkiye’de bu konuda bilgi eksikliği olduğu ve terminolojinin yanlış kullanıldığı görülmüştür. Öyle ki, Dışişleri Bakanlığımızın da yapmış olduğu ilk açıklamalarda bölgenin hassas dengelerini ve Uygur Türklerinin isteklerini çok fazla dikkate almadığı ancak daha sonraki açıklamalarda bu eksikliğin giderildiği görülmüştür. Öncelikle bölgenin isminin doğru kullanılması gerekmektedir. Bölgenin tarihsel ve doğru adı Doğu Türkistan’dır. Bölgede yaşayan insanlar Uygur Türkleri’dir. Bölge ise bugün Çin’e bağlı Uygur Özerk Bölgesidir. Bölgede yaşayan diğer etnik grup ise Çinlidir.

 

Doğu Türkistan Çin’in stratejik olarak en önemli bölgelerinden birisidir. Çin’in batısında yer alan Uygur bölgesi Türkiye’nin iki buçuk katı ve Fransa’nın yaklaşık üç katı büyüklüğünde alana sahiptir. Bu bölge zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahiptir. Aynı zamanda Batı Türkistan’dan (Orta Asya) Çin’e giden enerji hatlarının da geçiş güzergahıdır.

 

Günümüzde Doğu Türkistan'da en büyüğü Uygurlar olmak üzere, çok sayıda Türk toplulukları ve diğer milliyetten halk bir arada yaşamaktadır. Sağlıklı bir veri olmamakla birlikte bugün toplam nüfusun 20 milyon olduğu ve bu nüfusun ise yaklaşık 12 milyonunun Türk olduğu düşünülmektedir. 1993 nüfus sayımına göre bölgenin toplam nüfusu 16.052.648 kişidir. Bu nüfusun yüzde 62'sini oluşturan 10.015.948 kişi Türk kökenlidir. Nüfus istatistiklerindeki büyük farkların sebebi, Çin yönetiminin iki çocuktan fazlasına izin vermemesi ve fazla olan bireylerin resmi sıfatla tanınmamasıdır. Doğu Türkistan’daki doğum oranının Çin’in diğer bölgelerine göre fazla olmasından dolayı yönetim, iki çocuk haricindeki vatandaşlarını istatistiklere dahil etmemekle birlikte, her türlü vatandaşlık haklarından mahrum bırakmaktadır.

 

Doğu Türkistan’da Yaşanan Olaylar ve Sebepleri

 

Doğu Türkistan’da (“Sincan”-Uygur Özerk Bölgesi) 5 Temmuz 2009 tarihinde başlayan ve azalma eğilimi gösterse de bugün hala devam eden olaylar aslında bir fabrikada işçiler arasında başlayan hadiseler olmaktan çok uzaktır. Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkesi olan ve birçok ülkeyi nüfusu ile tehdit eden Çin kendi içerisinde tam bir homojen yapıya sahip değildir. Yıllardır uyguladığı baskı politikalarına rağmen tam bir başarı sağlayamadığı Doğu Türkistan bölgesinde sonradan yerleştirilen Çinli nüfus ile yerel Uygur Türkleri arasında tansiyon yıllardan beri yüksekti ve çatışma potansiyeli barındırıyordu.

 

Zaman zaman iki etnik unsur arasında çeşitli sebeplerle patlak veren çatışmalar Çin yönetimi tarafından sert bir şekilde bastırılmakta ve büyümesine izin verilmemekteydi. Son olarak ilginç bir tesadüfle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çin ziyareti esnasında Çin iç eyaletlerinden Guandong’un Şao Güan şehrindeki bir oyuncak fabrikasında zorunlu işçi olarak götürülen Doğu Türkistanlı Uygurlar ile Çinliler arasında çıkan çatışma bir anda etnik bir karakter kazanmış ve 2 Uygur Türkü dövülerek öldürülmüştü. 5 Temmuz 2009 günü Uygur üniversite öğrencilerinin önderliğinde Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’de toplanan ve öldürülen Uygur Türkleri’nin faillerinin bulunmasını talep eden gösterilerin Çin güvenlik güçleri ve yerel Çin nüfusu tarafından bastırılma girişimi neticesinde çatışmalar çıkmış ve çoğunluğu Uygur Türkleri olmak üzere resmi rakamlara göre 186, bölgeden gelen haberlere göre ise çok daha fazla can kaybı olmuş ve yüzlerce yaralı vardır. Tutuklananların sayısı ise binlerle ifade edilmektedir. Urumçi’de yaşanan olaylar aslında 20 yıl önce Tiananmen Meydanı'nda yaşananlardan bu yana Çin’de görülen en büyük çatışma olmuştur.

 

Çin hükümeti olayları yurtdışındaki ayrılıkçı Dünya Uygur Kongresinin başlattığını ve Kongre Başkanı Rabiye Kadir’in doğrudan sorumlu olduğunu ileri sürmektedir. Dünya Uygur Kongresi yetkilileri ise iddiaları reddederek olayların hükümetin politikalarına ve ekonomik imkanların Çinlilerinin elinde olmasına karşı biriken öfkenin sonucu olduğunu açıklamıştır. Olaylar başladıktan sonra dünyaya bölgede yaşanan olayları aksettirmemek için başta cep telefonu hizmeti olmak üzere internet ve diğer iletişim araçlarına erişim kesilmiştir. Yüzlerce kişinin de gözaltına alındığı bildirmiştir. Çin’in bu hadiselerde birinci derecede yine dış güçleri sorumlu tutmuştur. Ekonomik olarak giderek devleşen, askeri olarak güçlenen Çin’in birincil dereceli “yumuşak karnı” olan Doğu Türkistan bölgesi elbette ki, Çin ile rekabet halindeki ülkelerin kullanmak isteyeceği bir koz olabilir. Ancak şu hususun da unutulmaması gerekir ki, Doğu Türkistan iç dinamikleri sebebiyle büyük bir çatışma potansiyeli taşımaktadır. Çin’in yıllardır uyguladığı asimilasyon politikaları Uygur Türklerini patlama noktasına getirmiştir. İran’da yaşanan olaylar değerlendirilirken benzer bir kolaycı yaklaşım sergilenmiş ve bu olayların “kökü” dışarıda aranmıştı. Ancak içeride altyapısı olmayan herhangi bir olayın dışarıdan tetiklenmesi çok kolay bir hadise değildir ve özellikle de Doğu Türkistan bölgesi kendi iç dinamiklerine sahiptir. Bu dinamikler Çin tarafından baskı altına alındıkça çatışma potansiyeli daha da artacaktır.

 

Bugün Uygur Türklerinin en önemli sorunları şunlar olarak sıralanabilir:

 

İşsizlik,

Kendi dillerinde eğitim yapılamaması,

Dini ve milli vecibelerini yerine getirmede sorunlar yaşanması,

Bölgeye etnik Çinlilerin göç ettirilmesi,

Doğu Türkistan’ın önemli zenginliklerinin Çinlilere kullandırılması ve Doğu Türkistan’a bu kaynaklardan pay verilmemesi,

Uygur Türklerinin genç nüfusunun Çin’in içlerine çalıştırma bahanesiyle götürülerek eritilmeye çalışılması,

Yeniden şehirleşme çalışması yapılması bahanesiyle tarihi Türk varlıklarının yok edilmesi

 

Doğu Türkistan’dan Yükselen İtirazı Çin Nüfusu İle Bastırma Politikası

 

Doğu Türkistan’da 5 Temmuz 2009 tarihinde başlayan ve yer yer devam eden olaylar esnasında Çin farklı bir bastırma politikası denemiştir. Dünya basınına etnik çatışma şeklinde yansıyan olaylar aslında bir etnik çatışmadan ziyade Çin’in Uygur Türklerini Çin nüfusu ile bastırma politikasıdır. Doğu Türkistan’a sonradan yerleştirilen Çin etnik nüfusu ile Uygur Türkleri arasında aslında aman zaman sorunlar yaşanmaktaydı. Ancak olaylar hiçbir zaman bu boyuttaki bir çatışmaya dönüşmemişti. Bu defa hadiselerin iki kesim arasında çatışmaya dönüşmesi Pekin yönetiminin yönlendirmesiyle olmuştur. Zira bölgede Çin’e ait büyük bir kolordu mevcuttur ve bölgedeki Çin güvenlik güçleri aslında bu tür olayları anında bastırma kabiliyetine sahiptir. Pekin yönetimi isteseydi bu olayları ilk gün bastırabilirdi. Ama ilk üç gün (en çok kaybın verildiği) Çin güvenlik güçleri yaşanan çatışmaları sadece seyretmekle yetinmiş, el altından çatışan Çinlileri desteklemiştir. Doğu Türkistanlılara saldıran Çinliler ise gerek yaş ortalaması ve gerekse de kullandıkları tek tip sopa, demir çubuk ve kesici aletler ile tek bir merkezden yönlendirilmiş paramiliter güç görüntüsü sergilemiştir. Bütün bu gerekçeler şunu göstermiştir ki, Çin yönetimi aslında Uygur Türklerini Çin nüfusu ile bastırarak Uygurların bilinçaltında daha büyük bir travma yaratmak ve o bölgenin asıl sahibinin Çinliler olduğunu göstermektedir. Hem Uygurların Çin güvenlik güçleri karşısında zaiyat vermesi Çin’i uluslararası arenada güç durumda bırakma ihtimali var iken, Uygur Türkleri ile Çinliler arasındaki çatışmada meydana gelebilecek zaiyattan Pekin yönetimi kendisini kolaylıkla sıyırabilecektir. Dolayısıyla Çin bu tür olaylarda elindeki en büyük silah olan nüfusu kullanmıştır.

 

Çin ile İlişkilerimizin Bozulması Riski ve Boykot Çağrıları

 

Doğu Türkistan’da yaşanan hadiselere tepki verme konusunda Türkiye’de ilk dönemde bir şaşkınlık ve kararsızlık olduğu gözlemlenmiştir. Bunu en büyük sebeplerinden birisi Türkiye’nin bu konularda yeterli hazırlığının olmaması ve olası senaryolar üzerinde önceden çalışılmamış olmasıdır. Türkiye maalesef bu tür hadiseleri önceden çalışamamaktadır ve yaşanan olaylara belirli bir süre geçtikten sonra tepkisel bir refleks ile cevap vermektedir. Dolayısıyla da olayların başlamasının ertesi günü Dışişleri Bakanlığımızdan yapılan açıklama son derece cılız, Çin’i ürkütmekten çekinen ve dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir milletine karşı yapılan zulme verilebilecek tepkiden öteye geçememiştir. Ancak belirli bir süre geçtikten sonra normal tepkiler verilebilmiştir. Hatta her olay karşısında yapılan klasik “sorumlular bulunsun” açıklaması Çin tarafından zaten sorumlular Uygur Türkleri olarak gösterildiği için bu açıklama Çin basınına “Türkiye bu olaylardan sorumlu Uygur Türklerinin bulunarak cezalandırılmasını istiyor” şeklinde yansımıştır.

 

Aradan belirli bir süre geçtikten ve olaylar yatıştıktan sonra hem Dışişleri Bakanlığının açıklamaları olması gereken seviyeye ulaşmış ve hem de başta Başbakan Erdoğan olmak üzere diğer ilgili kişilerin açıklamaları gelmiştir. Bütün bu hadiseler aslında Türkiye ile Çin ilişkilerinin bozulması ihtimalini gündeme getirmiştir.

 

Türkiye ile Çin arasında yaşanan sorunlar iki ülke ilişkilerini ister istemez belirli bir sıkıntıya sokacaktır. Bu notada bazı temel veri ve vurgulardan hareket etmek gerekmektedir. Bazı çevrelerde Çin’in çok büyük bir ülke olduğu ve Türkiye’nin Çin’e karşı girişimlerinin başarısız olmaya mahkum olduğu savından hareketle herhangi bir girişimde bulunmanın anlamsızlığı vurgulanmaktadır. Her şeyden önce şu hususun vurgulanması gerekir ki, Türkiye de büyük bir ülkedir ve Türkiye’nin samimi olarak giriştiği birçok olaydan netice alması olasıdır. Diğer taraftan başta Doğu Türkistan Türkleri olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde başta Türk ve Müslüman topluluklar ve diğer bazı toplulukların gözü ve ümidi Türkiye’nin üzerindedir. Türkiye’nin netice almasa bile bu kesimlerin hakkını savunma girişimleri dahi son derece önemlidir ve bu kesimlere manevi destek olarak yansımaktadır. Bu sebeple bazı durumlarda netice alınmayacağı bilinse dahi Türkiye kendisine yüklenen tarihsel misyonu doğru bir şekilde kullanmalı ve Doğu Türkistan olayında olduğu gibi bu kesimlerin haklarını ve hukuklarını uluslararası kurallar çerçevesinde savunmalıdır.

 

Diğer taraftan Çin ile ilişkilerin bozulmasının olası zararlarının ve ilişkilerin olası bozulmasından hangi ülkenin daha zararlı çıkacağının da hesabının yapılması gerekmektedir. Bu tür durumlarda ilişkilerde ilk bakılacak noktaların başında ekonomik ilişkiler gelmektedir. Çin ile ekonomik ve ticari ilişkilerimizin hacmi yaklaşık 17 milyar dolardır. Bu miktarın 15.5 milyar doları bizim Çin’den ithalatımız ve ancak 1.5 milyar doları ise Çin’e ihracatımız oluşturmaktadır. Demek ki, Çin ile ekonomik ve ticari ilişkilerimizde Çin lehine bir açık söz konusudur. Bu durumda Çin ile ilişkilerimizin bozulmasından esas zarar görecek olan Türkiye değil, Çin’dir. Hem Çin ile ekonomik yapımız birbirine benzemektedir. Dolayısıyla da Çin’de üretilen ve bizim ithal ettiğimiz ürünlerin birçoğu Türkiye’de üretilebilir. Ekonomik krizin etkilediği Türkiye’de bu durum Türkiye için bir avantaj dahi olabilir.

 

Siyasi ilişkilerimizin bozulmasının Türkiye’ye ne gibi zararları olacağının da belirlenmesi gerekmektedir. Çin küresel sistemde güçlü bir ülkedir, büyük bir ekonomik güçtür. Çin aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş daimi üyesinden birisidir. Şimdiye kadar Çin’in bu yetkisini genelde Türkiye lehine kullanmadığı görülmüştür. Özellikle Kıbrıs konusu başta olmak üzere Türkiye ile ilgili konular gündeme geldiğinde Çin çekimser kalmış ve/veya Türkiye aleyhine tavır takınmıştır. Bu sebeple de Çin ile ilişkilerimizin bozulması sebebiyle olağanüstü yeni bir durum yaşanmayacak ve Çin daha önceki tavrını yine sürdürecektir. Askeri ilişkilerimize bakacak olursak da yine çok büyük kaybımız olmayacaktır. Bazı füze teknolojileri aldığımız Çin’den bu ilişkilerimizin bozulması durumunda Çin bu işten ekonomik olarak zarar görecektir. Türkiye ise bu teknolojileri ikame edebilecek kabiliyettedir.

 

Çin Mallarına Boykot Ne Kadar Gerçekçidir?

 

Türkiye’de ilişkilerimizin bozulduğu ve/veya Türkiye tezlerine açıkça karşı gelen, Türkiye’ye hasmane tavır içerisinde bulunan, aynı şekilde Türk dünyasında açıkça insan hakları ihlallerine girişen ülkelere karşı zaman zaman boykot çağrıları yapılmaktadır. Bu boykotların bir kısmının arkasında hükümet yer alırken, bazı girişimler Sivil Toplum Kuruluşları tarafından yürütülmektedir. Örneğin 1915 yılı olaylarını bahane ederek Türkiye’ye karşı “soykırım” suçlamasında bulunan Fransa’ya karşı, Terör örgütü elebaşına kucak açtığı için İtalya’ya, Gazze’de Filistin’lilere karşı yaptığı saldırılar üzerine İsrail’e karşı, yine geçmişte Kıbrıs meselesi sebebiyle Yunanistan mallarına karşı ve diğer bazı ülkelere karşı “boykot” girişimlerinde bulunulmuş ancak kısa bir sür sonra bu tür girişimlerin unutulduğu ve ciddi bir netice elde edilemediği görülmüştür.

 

Bugün Doğu Türkistan’da yaşanan hadiseler sonrasında da Çin mallarına boykot konusu gündeme gelmiştir. Konunun çeşitli çevrelerde gündeme gelmesi ve Ticaret ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün tarafından da önce dile getirilip ardından “bu benim kişisel fikrimdir” demesi bu konuda net bir fikrin ortada olmadığını göstermiştir. Ayrıca Dünya Ticaret Örgütü üyesi Türkiye’nin de boykotu açık bir şekilde uygulaması çok olası değildir. Bunu ancak bazı kısıtlamalar çerçevesinde yapabilir.

 

Yukarıda sayılan bütün gerekçelere rağmen Türkiye Çin malı kullanımında bazı kısıtlamalara gidebilir. Bu hükümet düzeyinde bir çalışmadan ziyade hükümetin örtülü desteği ile Sivil Toplum Kuruluşları vasıtasıyla yapılabilir.

 

Çin üretimi bir ürünü diğerlerinden nasıl ayrıt edebiliriz. Öncelikle kalitesinden ayrıt etmek mümkündür. Zira Çin malı ürünler genel itibarıyla kalitesiz ve ucuz ürünlerdir. Diğer taraftan bazı işaretler bu ürünlerin Çin’de üretildiğini göstermektedir. Örneğin aldığımız ürünlerin üzerinde "Made in China", "Product of China", "Çin Malı", "Made in PRC" gibi ibareler yer alıyorsa bu ürünler Çin malıdır. Eğer bu ibareler yer almıyorsa bu durumda ürünün barkodunu okumak gerekir. Barkodun en başındaki ilk iki ya da üç rakam, ürünün hangi ülkeden geldiğini göstermektedir. Eğer ürün barkodunda “690-691-692” rakamlarından birisi yer alıyor ise bu takdirde ürünler Çin malı demektir.

 

Doğu Türkistan’ın “Özerk” Yapısı

 

Çin Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra bu bölgeye “Şincan” adını vermiştir. “Şincan” ismi Çince’de “yeni kazanılmış bölge” anlamına gelmektedir. Çin Anayasası, Doğu Türkistan’ı özerk bölge olarak tanımakta ve bölge halkının kendi dilini kullanma serbestisi vermektedir. Ancak anayasada Uygur dilinin Çince ile birlikte resmi dil olarak kullanılacağı hususu gösterilmiş olmasına rağmen bugün “Sincan” Uygur Özer Bölgesinde yaşayan Uygur Türkleri kendi dillerini rahatça kullanamamakta, kendi dillerinde eğitim görememekte ve kendi dini-milli vecibelerini rahatça yerine getirmeleri engellenmektedir. Özellikle Ekim 2003’ten itibaren de bütün resmi okullarda Uygurca yasaklanmış, Uygurca kariyer yapmış bütün eğitimciler, profesörler ve yazarları görevlerinden alınmıştır. Bu insanlar ise temizlikçi, çöpçü gibi yardımcı işlerde çalıştırılmaktadır. Aynı şekilde anayasada yer alan “Özerklik” kavramı da sözde kalmakta Doğu Türkistan Pekin yönetiminin atadığı Çin Komünist Partisi bölge sekreteri tarafından yönetilmektedir.

 

11 Eylül Sonrası Uygur Türkleri ve Çin’in Asimilasyon Politikaları

 

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırılar ve sonrasında yaşanan gelişmeler Batılı zihinlerde yeni bir “düşman” yaratmış ve birçok Batılı için İslam dini terörü çağrıştırır hale gelmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrasında Irak ve Afganistan’a yapılan müdahaleler ve sonrasında ABD tarafından özellikle Afganistan’da başlatılan “Radikal İslamcı Terörist” avı sonrasında bazı Uygur Türklerinin de Guantanamo’da tutulması Çin’in eline bulunmaz bir fırsat verdi ve Doğu Türkistan’da yükselen her türlü itiraz sesi batılılarla aynı telden suçlamalarla Radikal İslamcı Terörist” suçlamasıyla kesildi.

 

11 Eylül sonrasında Çin farklı politika uygulamalarına da girişmiştir. Bir taraftan Uygur teşkilatları (özellikle yurtdışındaki) El Kaide ve Taliban gibi terör örgütleri ile ilişkili gösterilmeye çalışılmış ve hatta bazıları da ABD tarafından terör örgütü listesine alınmıştı. Çin BM ve diğer küresel kuruluşlardaki ağırlığını da kullanmaktaydı. İçeride ise Uygur çocuklar “Şincan Sınıfı” adlı bir program çerçevesinde Çin’in iç bölgelerine götürülerek asimle edilmeye başlanmıştır.

 

Çin bu bölgede Çin etnik nüfusunu artırmak ve bölgedeki nüfus hakimiyetini ele geçirmek için uzun zamandır iki yönlü politikalar izlemektedir. Bir yandan bölgeye yoğun bir Çin nüfusu göçü gerçekleştirirken özellikle de 2003 yılından beri “İşgücü fazlasını başka bölgelere yönlendirme” politikası çerçevesinde buradaki Uygur Türkleri (özellikle genç nüfus götürülmektedir) Çin’in iç bölgelerine taşınarak genel nüfus içerisinde eritilmek istenmektedir.

 

Çin’in uyguladığı bu asimilasyon politikası ile genç Uygur nüfusunun iş bulma vaadi ile Çin’in iç bölgelerine taşınması ve Çin genel nüfusu içerisinde asimile edilmesidir. Özellikle 16-25 yaş arası Uygur kızlarını Doğu Türkistan’dan alıp daha iyi eğitim, daha iyi iş imkanı adı altında, Çin’in iç bölgelerine götürülmesi asimilasyon politikalarının en göze çarpanı olmuştur. 1 Haziran 2006’dan itibaren uygulanan bu politika ile 240 bin Uygur kızı Çin’in iç bölgelerine taşınmıştır. Çin’in bu program çerçevesinde 1 milyon Uyur kızını Çin’in diğer bölgelerine götürmeği hedeflediği bildirilmektedir.

 

Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabiye Kadir[1]

 

Çin’in Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türklerine karşı sürdürdüğü asimilasyon ve baskı politikalarına karşı büyük bir mücadele sürdüren Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabiye Kadir Batıda uzun bir süreden beri tanınıyor olmasına rağmen Türkiye’de bu son hadiselerle beraber tanınmaya başlamıştır. Bu sebeple de Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabiye Kadir’in daha detaylı incelenmesi ve Türkiye’de daha yakından tanınması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

 

Pekin yönetiminin Doğu Türkistan’da yaşanan olayların sorumlu olarak gösterdiği Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabiye Kadir 21 Ocak 1947 yılında Doğu Türkistan’da dünyaya gelmiştir. Fakir bir ailede büyüyen Kadir çocuk yaşta iş hayatına atıldı. Önceleri sinema salonlarında çekirdek satmayla iş dünyasına adım atan Rabiye Kadir, çamaşır işine girdi. Ardından süpermarket açan ve kısa süre zarfında marketler zincirine sahip olan Rabiye Kadir kendi işyerlerinde Uygur Türklerini çalıştırmayı tercih etti. Çin’in her bölgede zengin işadamları ve girişimciler yaratma politikası sayesinde Rabiye Kadir Çin hükümetinden aldığı kredileri son derece akıllı yatırımlara kullandı. Kısa süre zarfında çalışmaları Doğu Türkistan sınırlarını aşarak Çin genelinde tanınan başarılı bir iş kadını olarak ünlendi.

 

Rabiye Kadir iş dünyasında büyüdükçe Uygur Türklerini etrafında toplamaya başladı. İşçilerine eğitim verdi. Urumçi’de, Müslüman kadınları iş hayatına kazandırmak için, ‘Bin Ana Projesi’ni yürüttü. Çin yönetimi, azınlıklar arasından çıkan, ‘en başarılı kadın’ diye onu örnek gösterdi.

 

İş hayatında kısa sürede büyük başarı sağlayan Rabiye Kadir Sincan-Uygur Ticaret odasının başkanı seçilmiş ve 1992 yılında Milli Halk Kongresi’nin üyesi olmuştur. Kısa süre sonra da kadın haklarının savunucusu olarak Çin Hükümetinin delegasyonuna alınmış ve 1995 yılında BM’nin Pekin’de gerçekleştirdiği Dünya Kadınlar Konferansına katılmıştır. 1995-1997 yıllarında Çin yönetimine danışmanlık yapmıştır. Uygur kadınlarının kendi işlerini kurmasını destekleyen bir yardım kampanyasını yönetti. Forbes Dergisi, Rabiye Kadir’i 1994′te Çin’in en zengin 10 ismi arasında gösterdi.

 

1978 yılında, Sıddık Hacı Ruzi ile evlenmiştir. Bu evliliğinden 3 çocuk sahibi olmuştur. Ayrıca Sıddık Hacı Ruzi 2 çocuk ta evlatlık edinmişlerdir. Rabiye Kadir’in Çin yönetimi ile arasının bozulması daha sonra boşandığı eski eşi Ruzi’nin 1996′da ABD’ye sığınması ile açılmıştır.

 

Rabiye Kadir 1993'ten 1997'ye kadar Çin Halk Kongresi’nde çalışmıştır. 1997 yılında Halk Kongresi’nde yaptığı bir konuşmada Çin Hükümetinin Sincan-Uygur politikasını çok sert eleştirmiş ve bu yüzden kısa süre sonra Halk Kongresinden çıkarılmıştır. Rabiye Kadir aynı yılda (1997) kadın haklarını ve kadınların meslek dünyasındaki imkânlarını genişletmek için mücadele amacı ile Bin-Analar-Harekatını kurmuştur.

 

Rabiye Kadir’in yeniden siyaset yapma istekleri Pekin yönetimi tarafından geri çevrilmiştir. Doğu Türkistan’da çıkan bazı yerel gazete küpürlerini ABD’de yaşayan ve Özgür Asya Radyosu’nda çalışan eski eşine göndermek ve ABD’li delegelerle görüşmesi “ulusal güvenliği tehlikeye atma” suçlamasına maruz kalmasına sebep oldu. Rabiye Kadir bu suçlamalarla 1999 yılında gözaltına alındı ve Mart 2000’de yapılan mahkemede sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 6 yıl hapis yattıktan sonra Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere, birçok insan hakları kuruluşunun aktif çabası neticesinde ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın, Pekin ziyareti öncesinde, serbest bırakılarak tedavi için ABD’ye gitmesine izin verildi.

 

ABD’de Uygur Türklerinin davasına sahip çıkan Rabiye Kadir bu yönde çalışmalara başladı. Çin Rabiye Kadir’in çalışmalarından rahatsız oldu ve Kadir’i Çin’in “devlet düşmanı” ilan etti. Hatta Çin’in bir suikast girişiminden yaralı olarak kurtulduğu ileri sürüldü. Çin’in bütün engelleme girişimlerine rağmen Rabiye Kadir 2004 yılında, Norveç tarafından ‘Thorolf-Rafto Barış Ödülü’ne layık görüldü. Ardından 2006 yılında Nobel Barış ödülüne aday gösterildi.

 

Eylül 2005’te Washington’da Uluslararası Uygur İnsan Hakları ve Demokrasi Kuruluşunu kurdu. 2006 yılında Washington temelli Uygur Amerikan Derneği’nin başkanı seçildi. Kasım 2006’da 2006 yılında Münih’te kurulan Dünya Uygurlar Kongresi başkanı seçildi. İkinci kez evlenen Rabiye Kadir’in 11 çocuğu var. Çocuklarının beşi hala Çin’de tutulmakta ve gizli servis tarafından izlenmektedir. İki oğlu ise halen Urumçi’de hapistedir!

 

Rabiye Kadir Tibet davasını ve onun lideri Dalai Lama’yı örnek alarak silahsız mücadele yöntemini benimsemiş ve her türlü terör harekatını kesinlikle dışlamıştır.

 

Rabiye Kadir iki kez Türkiye’den vize talebinde bulundu fakat 1998 yılında başbakan olan Mesut Yılmaz’ın imzaladığı bir kararname ile “Türkiye’ye girmesi tehlikeli” diye geri kabul edilmedi. Türk basınına bu konudaki sitemlerinin yansımasından sonra Kadir’in vize başvurusunun kabul edileceği açıklandı.

 

Dipnotlar

 

[1] Rabiye Kadir’in biyografisinin hazırlanmasında www.hurgokbayrak.com adresindeki bilgilerden faydalanmıştır.