Son günlerde ABD’nin İran ve Afganistan politikaları ile bölgesel güvenlik algılamalarında gözle görülür değişiklik sinyalleri alınmaktadır. Bütün dünya gibi biz de Türkiye’de alınması planlanan yaklaşık 8 milyar dolarlık Patriot füzelerini tartışırken ABD Doğu Avrupa’ya kuracağı radar ve füze savunma sistemlerini Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya kurmaktan vazgeçtiğini açıkladı. Ardından bölgede İran’ın yakın çevresine oluşturacağı tehditleri önleyebilecek kapasitede hareketli füze savunma sistemleri kuracağını ilan etti. Bu gelişmeler ilk bakışta Rusya tarafından olumlu karşılandı ve Rusya’nın bu gelişmeler karşılığında İran’a verdiği siyasi ve teknik desteği çekeceği yönünde yorumlara sebep oldu.

 

Bu gelişmeler karşılığında Rusya’dan gelen açıklamalarda temkinli bir tutumun hakim olduğu görüldü. Rusya şimdilik Polonya sınırına yerleştireceğini açıkladığı İskender füzelerinden vazgeçebileceğini söyledi. Ancak İran konusunda net bir açıklama yapmadı. Bu konuda fazla beklenmesine gerek kalmadı ve Rusya’nın bu konudaki ilk somut adımı BM Güvenlik Konseyi toplantısında attı. Toplantıya katılan Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev İran’da yeni bir Uranyum Zenginleştirme Tesisi yapıldığına dair haberler çıkması üzerine şu açıklamayı yapmıştır. “Medvedev, Pittsburgh'da yayımladığı yazılı açıklamada, İran'ın yeni açıklanan ikinci nükleer tesisinin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından acilen incelenmesi gerektiğini ve bu tesisin inşa edilmesinin kendilerinde derin kaygı uyandırdığını vurgulayarak, tesisin, BM Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı olduğunu belirtti.” 

 

ABD Başkanı Baracak Hüseyin Obama sonrası Rusya ABD ilişkilerinde ABD’nin gözle görülür bir şekilde Rusya’nın isteklerini hayata geçirdiği görülmektedir. Rusya önce şiddetle karşı çıktığı Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunda istediğini Batı’dan aldı. Ardından da kendi milli güvenliği için çok büyük tehdit saydığı Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ndeki füze ve radar sistemlerini kaldırttı. Peki ama Rusya bu aldıklarının karşılığı olarak Obama’nın çok ihtiyaç duyduğu İran konusunda destek verecek midir ABD’ye. Kanaatimizce bu sorunun cevabı orta ve uzun vadede hayırdır. Rusya aldıklarının karşılığında muhtemeldir ki, öncelikle Aralık’ta süresi dolacak stratejik silahlarda indirim anlaşmasının (START-1) yenilenmesi için müzakerelere devam edecektir ve hatta bu konuda ilerleme dahi sağlanabilecektir. Ayrıca İran konusunda bazı adımlar da atabilecektir. Zira İran’a sürekli destek konusunu bir süreliğine Çin’e devreden Rusya bu konuda kısa vadede hareket serbestisi kazanmış olacaktır. Ancak Rusya’nın İran konusunda kısa vadede bazı taktik adımlar atmakla beraber gerçek manada ABD’ye beklediği desteği vereceği düşünülmemektedir.

.

Not: Aşağıdaki makale Editörlüğünü Mehmet Tuncel’in yaptığı ve Etkileşim Yayınlarından 2008 yılında çıkan “Hedef Neden İran? Ortadoğu'da Güç Savaşları” isimli kitapta aynı başlık ile yayınlanmıştır. Konunun güncelliği açısından aşağıda aynen verilmiştir.

 

11 Eylül Sonrası İran-Rusya İlişkileri

 

İran ile Rusya arasındaki diplomatik ilişkilerin geçmişi XVI. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır.[1] Rusya ile İran arasında 1813 yılında imzalanan Gülistan ve 1828 yılında imzalanan Türkmençay anlaşmaları aynı zamanda bugünkü Azerbaycan’ın bölünerek önemli bir kısmının İran toprakları içerisinde kalmasına da sebep olmuştur. İran, “kuzey komşusu Rusya’dan” tarihi boyunca korkmuştur. Çünkü Rusya’ya (Türkiye gibi) “sıcak denizlere inme” arzusuyla İran topraklarını işgal etme isteğine sahip bir ülke gözüyle bakılmıştır. Bu korku ve komünizm tehlikesi İran’ı XX. yüzyıl boyunca Rusya ile mesafeli bir ilişki kurmaya itmiştir. SSCB’nin dağılmasıyla Rusya küçülmüş, İran ile olan kara sınırı ortadan kalkmıştır. Üstelik SSCB’nin çöküşü ile komünizm ideolojik tehdit olmaktan da çıkmıştır. Söz konusu gelişmeler, İran-Rusya ilişkilerinin karşılıklı çıkar ilişkisi temelinde şekillenmesini sağlamıştır.[2]

 

İkili ilişkilerin çağdaş dönemdeki temelleri 20 Mayıs 1920 yılında karşılıklı olarak birbirlerini tanıdıklarına dair verdikleri nota ve 25 Aralık 1991 yılında İran’ın Rusya Federasyonu’nu SSCB’nin yasal mirasçısı olarak tanıdığını açıklaması ile atılmıştır. Son dönem İran-Rusya ilişkilerinin en önemli dökümanlarından birisi ise 12 Mart 2001 tarihinde imzalanan Karşılıklı İlişkiler ve İşbirliği’nin Temelleri konulu anlaşmadır.

 

İslam devriminden önce ABD’nin müttefiki olan ve Moskova’dan uzak duran, devrimden sonra da ABD’yi “büyük şeytan” Sovyetler Birliği’ni ise “küçük şeytan” olarak nitelendiren İran, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası oluşan yeni uluslararası ortamda Rusya ile ilişkilerini günden güne geliştirmiştir. Doksanlı yılların ikinci yarısından itibaren daha çok nükleer enerji konusunda Rusya’nın İran’a destek vermesi ve İran’ın da Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasındaki üstünlüğünü kabullenmesi şeklinde ortaya çıkan Rusya-İran ittifakı ABD başta olmak üzere birçok ülkeyi tedirgin etmiştir.[3]

 

İki ülke ilişkileri 22 Eylül 1980 yılında başlayan İran-Irak savaşı[4] esnasında bir duraklama devri yaşamıştır. SSCB aslında başlangıçta İran’ı desteklemiş ama bir süre sonra Irak’a silah satışlarını başlatarak İran’ı küstürmüştür. İkili ilişkiler 1987’den sonra düzelme yoluna girmiştir.

 

5 Kasım 1989 yılında İran’ın Dini Lideri Ayetullah Humeyni’nin özel mesajı ile SSCB’yi ziyaret eden Haşimi Rafsancani Mihail Gorbaçov ile görüşmüş ve bu görüşmede daha çok askeri alanlarda olmak üzere toplam değeri 5.1 milyar dolar olan dört önemli anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmalardan sonra SSCB’nin de yıkılmasının tesiriyle İran ile Rusya arasındaki ilişkiler uzun süre asgari düzeyde kalmıştır.

 

Dönemin Parlamento Başkanı Haşimi Rafsancani’nin 1989 yılında SSCB’ye yaptığı ziyaret sonrasında İran’dan Rusya Federasyonu’na yapılan en üst düzey ziyaret 12-15 Mart 2001 tarihleri arasında İran Cumhurbaşkanı S.M. Hatemi’nin Moskova’ya yaptığı resmi ziyarettir. Putin tarafından oldukça sıcak bir şekilde karşılanan Hatemi’nin ziyareti esnasında İran-Rusya ilişkilerinin bundan sonraki seyrini bir çerçeveye oturtacak “İran ile Rusya Arasında Karşılıklı İlişkilerin Temelleri ve İşbirliği İlkeleri Anlaşması’dır.

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Hazar’a Kıyısı Olan Ülkeler Liderleri Toplantısı’na katılmak için 15-16 Ekim’de İran’a yapmış olduğu seferi bu manada uzun bir süreden sonra bir Rus Devlet Başkanının İran’a yaptığı ziyaret niteliği de taşımaktadır. Ancak uzun süredir İran’ın resmi davetlerini çeşitli bahanelerle kulak ardı eden Kremlin İran’a ayrıca bir ziyaret yapmak yerine Hazar’a Kıyısı Olan Ülkeler Toplantısına katılmayı daha uygun görmüştür. Böylece hem Batının daha fazla tepkisi alınmamış ve hem de İran’a istediği verilmiştir. İkili ilişkilerde liderlerin ziyaretine baktığımız zaman karşımıza ilginç bir tablo çıkmaktadır. Zira 15-16 Ekim 2007 tarihinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Hazar’a Kıyısı Olan Ülkeler Liderleri Toplantısı’na katılmak için İran’a yapmış olduğu seferi saymazsak bu ülkeden İran’a gelen en son Rus lider SSCB döneminde 1943 yılında Josef Stalin’in bu ülkeye yapmış olduğu ziyareti görmekteyiz.[5] İran tarafından ise SSCB’ye yapılan en önemli ziyaret İran Şahı’nın Temmuz 1956’da Moskova’ya yaptığı ziyarettir. İran Şah’ı devrimden önce Moskova’ya birçok resmi ve özel ziyaret gerçekleştirdiği bilinmektedir. Şah’ın son ziyaret tarihi ise 1974 yılıdır.

 

Putin’in Tahran Ziyareti

 

[resşm1sol]Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Hazar’a Kıyısı Olan Ülkeler Liderleri Toplantısı’na katılmak için 15-16 Ekim’de İran’a ziyarete gitmiştir. Bu ziyareti İran uzun süreden beri beklemekteydi. Zira İran Putin’i çeşitli kereler resmen davet etmişti. Ama Putin bu davete icabet etmeyi her seferinde ertelemekteydi. Şimdi ise Putin Tahran’a bölgesel bir toplantı vesilesiyle katılarak hem batının daha fazla tepkisi alınmamış ve hem de İran’ın davetine icabet etmiştir.

 

Her ne kadar bu ziyarette de Hazar kıyıdaşı ülkeler arasındaki konferans gerekçesi bulunmaktaysa da iki ülkenin siyasi tavırları ön plana çıkmıştır. Nitekim bütün ajanslar, beş ülkenin Hazar'ın paylaşımı konusundaki aldığı kararlardan çok, Putin ile Ahmedinecad'ın açıklamalarına yer vermişlerdir. Bu zirveden de Hazar'ın siyasi statüsü konusunda bir anlaşma çıkmamıştır. Ancak beş Hazar ülkesinden her biri diğer bir Hazar ülkesine saldırmamayı taahhüt ettiği gibi, üçüncü bir ülkenin bir Hazar ülkesine saldırısı için topraklarını kullandırtmamayı da kabul etmiştir. Hazar ülkeleri arasında siyasi, ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi, askeri alanlara da yayılması konusunda ilk adım atılmıştır. Bütün bunlar İran'ın içinde bulunduğu şartlar dikkate alındığında, bu ülke açısından son derece önemli kazanımlardır. Tahran zirvesinde nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasının (NPT) uygulanması yönünde kararlılık teyit edilirken, İran'ın barışçıl amaçlarla nükleer teknolojiyi geliştirme hakkı olduğu deklare edilmiştir.[6] Bu zirvede “Hiçbir koşulda birbirimize saldırmayız ve topraklarımızı aramızdan birine askerî operasyon düzenlenmesi için kullandırtmayız” ifadeleri İran açısından son derece önemlidir. Zira çeşitli batı basın yayın organlarında zaman zaman ABD’nin İran’ı vurmak için Azerbaycan ve kısmen Türkmenistan üzeriden vurabileceğine dair haber ve analizlerin yapılması bu ülkeyi tedirgin etmekteydi. İran’ın tedirginliğine sebep olan bir diğer faktör de Azerbaycan nüfusunun yaklaşık 5 katı Azeri nüfusun İran topraklarında yaşamasıdır. Bu durum İran’ın Azerbaycan-ABD ilişkileri konusunda şüphelerini artırmaktadır.

 

Hazar zirvesinin en önemli sonuçlarından birisi askeri alanda gerçekleşmiştir. Putin, Hazar'a komşu ülkelerin liderlerini Hazar Denizi'nde görev yapacak, aynı zamanda işbirliği ve güvenliği sağlayacak KASFOR (Caspian Force, CasFor) adında bir askeri deniz gücünün kurulmasını önermiştir. ABD’nin de buna benzer bir önerisi olduğu hatırlandığında ve ABD’nin bazı Hazar kıyısı ülkelerine (Türkiye ile birlikte) bazı askeri deniz gücü yardımları yaptığı dikkate alındığında Putin’in bu teklifinin önemi ortaya çıkmaktadır. Görüşmede bu konuda net bir karar alınamamıştır ancak Rusya’nın bu alandaki lobi faaliyetleri devam etmektedir.

 

İran’ın Dini Lideri Ayetullah Seyid Ali Hamaneî, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’i kabulünde Putin'in, İranla ilişkilerini bütün alanlarda sınırsız geliştirmeye ciddiyetle baktıklarına dair açıklamasına işaret ederek "Biz bu tür ilişkileri memnuniyetle karşılıyoruz ve ilişkilerin geliştirilmesi her iki ülke halklarının çıkarlarına olduğuna inanıyoruz" diye konuşmuştur. Hamaney konuşmasında ayrıca Rusya ve İran'ın ilişkilerin geliştirilmesi için muhtelif alanlarda önemli ve zengin potansiyellerin bulunduğunu hatırlatarak, "Bağımsız bir İran'ın, Rusya'nın güçlenmesine, güçlü bir Rusya'nın da İran'ın yararına olduğunu" söylemiştir.[7]

 

Rusya ile İran arasındaki devletten devlete iyi bir düzeyde yürütülen ilişkilere halkın nasıl baktığı konusu da önemli bir yer tutmaktadır. Bu alanda zaman zaman ilginç kamuoyu yoklamaları yapılmaktadır. Oldukça geniş katılımlarla yapılan kamuoyu yoklamalarının en ilginci FOM tarafından İran ve Rusya’da yapılan kamuoyu yoklamalarıdır. Buna göre Rusya’da halkın yüzde 31’i İran’ı Rusya’ya dost olan ülkeler sınıfına koyarken yüzde 25 İran için dost olmayan ülke tabiri kullanmıştır. Ankete katılanların yüzde 41’i ise bu soruya cevap vermekte güçlük çektiğini belirtmiştir.[8]

 

Rusya’nın İran ile olan ilişkileri daha çok jeostratejik ve jeoekonomik karakter taşımaktadır. İran’ın askerî gelişmesinin Orta Doğu’yu dengesizleştirmesi ve petrol akımının kesilerek petrol fiyatlarının yükselmesi Amerika’yı en çok korkutan hususlar arasındadır. Bütün bu korkulara karşın, Clinton döneminde Rusya’ya karşı herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır.[9] Amerika’nın İran hususunda diğer bir korkusu, Rusya’nın verdiği teknoloji ile İran’ın İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi müttefiklerini vuracak füzelere sahip olmasıdır. Bir diğer ve son dönemlerin en önemli korkusu ise İran’ın Nükleer silah yapım kapasitesine sahip olmasıdır.

 

Amerikalı analizciler, Rusya ve Amerika’nın İslâmî radikalizmi bir tehdit olarak görmelerine karşılık, stratejik açıdan farklı görüşleri olduğunu belirtmektedirler. Rusya’nın tehdidin kendi siyasal, ekonomik ve askerî zayıflığından dolayı gene kendi içindeki İslâmî topluluklardan geldiğini algıladığına inanıyorlar. Rusya kendi içindeki İslâmî toplulukların, aynı ayrılıkçı etnik gruplarda olduğu gibi, küçük devletçikler biçiminde bağımsızlıklarına kavuşmak istediklerine inanmaktadır. Rusya’nın bu durumda düşmanları İran, Irak ve Kuzey Kore değil, kendi içindeki İslâmî topluluklar ve Afganistan’da kendi üzerine saldırtılan Taliban gibi gruplardır. Oysa olaylara Amerikan tarafından bakacak olursak, Amerika’nın düşmanlarının, Amerika’nın izlediği politikalar nedeniyle kendisine saldıran dış güçler olduğunu görmek mümkündür. O hâlde Amerika ile Rusya arasında terörist devletlerin veya teröristin kim olduğu konusunda bir algılama farkı bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında, gene Amerikalı stratejistlere göre, İran, Rusya için Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya’da dengeleyici ve düzenleyici bir güç olarak belirmektedir. Kuzey Kore bir tehdit değil, ancak dengesiz bir komşudur.[10]

 

Rusya, 11 Eylül sürecinde ABD’ye verdiği destek karşılığında Batı’dan büyük bir beklenti içerisine girmiş ancak bu beklentilerinin de yine büyük bir kısmı karşılanmamıştır. Elbette ki, uluslararası ilişkilerde hiçbir ülkenin beklentilerinin tamamının karşılanması düşünülemez. Ancak Rusya açısından bakıldığında bu ülkenin tatmin edilemeyen beklentilerinin genel toplamda verdiklerine oranla çok daha az olması bu ülkeyi farklı arayışlara itmiştir. Rusya – İran ilişkilerinin sıkılaşması da bu döneme denk gelmektedir. Her ne kadar iki ülke arasındaki Nükleer Santral Anlaşması 1997 yılında imzalansa da bu alanda ciddi çalışmaların 11 Eylül sonrasına denk geldiği görülmektedir.

 

Putin, 11 Eylül’ün hemen ertesinde Batı’dan özellikle ekonomik alanda yeterince ilgi görmediğini düşünerek ABD’nin “şer ekseni” olarak adlandırdığı ülkeler ile bir dizi ekonomik anlaşma imzalamaya başlamıştır. Özellikle İran ile imzaladığı nükleer santral inşası yapım anlaşmaları Batı basınında ve ABD yönetiminde 11 Eylül’den sonra başlayan Rusya-ABD balayının bittiğine yönelik yorumlara sebep olmuştur. Beyaz Saray’ın bu gelişmelerden rahatsız olması, Rusya ve ABD’nin dostluklarının sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Ancak Kremlin sürekli olarak bu anlaşmaların ABD ile ilişkilere zarar vermeyeceğini ve anlaşmaların ekonomik gerekçelerle imzalandığını açıklamıştır. Ünlü The Ekonomist Magazine dergisi Rusya’nın İran ile ilişkilerinin sebebini sorguladığında verilen cevap “for money” (para için) olmuştur. İşte bu cevap Rusya’nın uluslararası arenada İran ile ilişkilerine haklılık kazandırmak için ileri sürdüğü temel argümanlardan birisidir.[11]

 

11 Eylül Sonrası Yeni Küresel Düzende İlişkiler

 

11 Eylül terörist saldırılarından sonra Afganistan’a ve ardından da Irak’a yapılan askerî müdahaleler “uluslararası terörizmle mücadele” boyutlarını aşarak uluslararası yeniden yapılanma sürecine dönüşmüştür. ABD, ortaya attığı ve kısaca “Büyük Ortadoğu Projesi” olarak formüle edilen yeni proje ile Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada dünyayı yeniden dizayn etmeye kalkışırken, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya, artan petrol fiyatlarının da desteğini arkasına alan yeni lideri Vladimir Putin ile bölgede yeni bir “Dış Politika Konsepti” geliştirmeye başlamıştır.[12] 11 Eylül saldırılarının bölgede en çok etkilediği ülkelerin başında İran ve Rusya gelmektedir. Zira 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin Orta Asya, Afganistan ve Irak’a yerleşmesi Rusya ve İran açısından ABD tehlikesini daha da artırmış bu ortak tehdit algılaması bu iki ülkeyi daha fazla birbirine yakınlaştırmıştır.

 

İran’da Mahmud Ahmedinejad’ın iktidara gelmesiyle Rusya İran ilişkileri özellikle de nükleer santraller alanında önemli gelişmeler kaydetmiştir. Ahmedinejan’la beraber Rusya, İran’ın bölge politikasında başat rol oynamaya başlamıştır. Peki ama Ahmedinejad İran’ı ile Putin’in Rusya’sını yakınlaştıran neydi bu sorunun cevabını aşağıdaki başlıklar halinde sıralamak mümkündür. Ancak ondan önce şunu söyleyebiliriz ki, birçok analizcinin fikrinin aksine, Ahmedinejad’ın dış politikası dini radikalizmden beslenen basit bir popülizm, Saddamvari dünyaya başkaldırış veya bir delinin akıl almaz davranışları değil, tam tersine binlerce yıllık geleneği olan bir devletin bütün kurumları ve Velâyet-i Fakih’i (dinî lider) tarafından desteklenen planlı bir stratejinin ürünüdür.

 

Bugün İran ile Rusya’nın birçok bölgesel ve uluslararası sorunda benzer yaklaşımda oldukları görülmektedir. Bu konuları aşağıdaki başlıklar halinde sıralamak mümkündür:

 

–          ABD’nin Kafkasya ve Orta Asya olmak üzere bölgeye askeri üs kurma girişimlerine her iki ülke de karşıdır ve bu üsleri kendilerine bir tehdit olarak görmektedirler.

–          NATO’nun doğuya doğru genişlemesine her iki ülke karşıdır.

–          ABD’nin tek başına dünya jandarmalığına ve liderliğine soyunmasına karşıdırlar. Her iki ülke de çok kutuplu dünya düzeni tezini savunmaktadır.

–          Irak’ta ve Afganistan’da Amerikan ve diğer ülke askeri varlığı bulundurmalarına karşıdırlar.

–          Filistin ve genel olarak Orta Doğu sorununa bakış açılarında paralellikler bulunmaktadır.

–          Üçüncü ülkelerin Hazar’da bulunmasına ve özellikle de bir şekilde askeri varlık bulundurmalarına karşıdır

–          Hazar bölgesi enerji kaynaklarındaki aslan payının yabancılarda olmasına karşıdırlar.

–          Boru hatları konusunda her ne kadar rakip olarak dursalar da boru hatlarında ABD destekli Türk seçeneğine karşıdırlar.

–          Özellikle Türkiye’nin bölgede Türk Cumhuriyetleri ile kurmaya çalıştığı sıkı diyaloga ve bu ülke liderlerini bir çerçeve örgüt altında toplamaya her iki ülke de karşıdırlar. Zira her iki ülke de kendi içerisinde yaşan çeşitli Türk boylarına mensup azınlıkların bu girişimlerden etkileneceğini düşünmekte, ayrıca Türkiye’nin bölgede etkinliğinin artmasını arzulamamaktadır.[13]

–          ŞİÖ çerçevesinde gözlemci üye statüsü alan İran’ın bu örgüt içerisinde de Rusya ile yakın mesaide bulunması beklenmektedir.

–          Her iki ülke de Fars körfezinde yabancı savaş gemilerinin bulunmasına karşıdır ve bir an önce ilk aşamada bu gemilerin sayısının azaltılmasını talep etmektedirler.

–          Rusya’nın dış politika konseptine bakıldığı vakit İran’ın onun Müslüman dünyası içerisinde en önemli ortaklarından birisi olduğu konusu tesadüfi değildir. Rusya İran’ı bölgede kendisi için en büyük tehlike gördüğü Vahhabizmin yayılmasını önlemek için işbirliği yapabileceği bir ülke olarak görmektedir.

–          Her iki ülke de Azerbaycan’ın güçlenmesi ve İran içerisinde yaşayan yaklaşık 30 milyon Azerbaycan Türkünün bağımsızlık isteklerini kamçılamasını arzu etmemektedir.

–          İran’ın İKÖ içerisinde ve genelde İslam dünyası ile ilişkilerde Rusya’ya verdiği destek Moskova tarafından yüksek önemde kıymetlendirilmektedir.

–          Her iki ülke de büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarına maliktir ve ellerindeki bu kaynakları bir dış politika aracı olarak kullanmak, ayrıca da yüksek fiyattan pazarlara arzetmek istemektedirler. Özellikle doğalgazın stratejik önemi iki ülkeyi bu alanda rakip olmalarına karşın yakınlaştırmaktadır. İran’ın önerdiği Gaz OPEC’ine Rusya şimdilik sıcak bakmasa da orta vadede yapılması ihtimal dahilindedir.

 

Görüldüğü gibi İran ve Rusya’nın listesi daha uzatılabilecek çok sayıda ortak çıkar alanları mevcuttur. Bu ortak çıkar alanları elbette ki, Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarıyla örtüşmemektedir.

 

İran, Rusya’nın bölgede ilişki geliştirebildiği neredeyse tek ülke konumundadır. Geleneksel olarak İran, Kafkasya ve Orta Asya gibi konularda, Rusya ile birlikte hareket etmiştir. Rusya-İran ilişkilerinin temelinde Rusya açısından iki önemli faktör vardır. Her şeyden önce, ABD ve Batı dünyasının silah ambargosuyla karşı karşıya olan İran, Rusya için önemli bir silah pazarıdır. İran’ın Rusya için ikinci önemi ise, stratejiktir. Bu, İran’ın bölgede ABD karşıtı duruşuna bir destek mahiyetinde ortaya çıkmaktadır. ABD karşıtı İran’ı desteklemek Rusya için stratejik bir gerekliliktir. İran, Rusya’nın Orta Doğu’da son tutunma noktasıdır. Sovyet döneminde Suriye’de etkili olan Rusya, bu ülkeyi 1991 sonrasında kaybetti. Saddam döneminde Irak’la iyi ilişkiler kurmaya, petrol imtiyazları almaya çalıştı. ABD’nin Irak’ı işgali ile bu ülke de Rusya’nın jeopolitik kayıpları arasında yerini aldı.[14] Rusya’nın bugün Orta Doğu politikası SSCB’den farklı olarak İran’a endekslenmiş durumdadır. Rusya’nın Orta Doğu ülkeleri içerisinde nüfuzunun en fazla olduğu ülke İran’dır.

 

İran’a yapılacak bir saldırı sonrası Irak gibi istikrarsız bir ortama sürüklenmesi önce Güney Kafkasya ülkelerini (özellikle Azerbaycan’ı) ve ardından da Rusya toprakları içerisinde yer alan Müslüman Kuzey Kafkasya ülkelerini etkilemesi kaçınılmazdır. Bu sebeple de Rusya İran’a yapılacak saldırıları önlemek için elinden gelen her türlü çabayı göstermektedir. Ayrıca ABD müdahalesi sonrası İran’da değişecek rejimin ABD yanlısı olması kaçınılmazdır. Bu yeni rejimle ABD rahatlıkla Hazar Denizi’ne, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerine nüfuz etme imkanı bulabilecektir ki, bu Rusya’nın asla katlanamayacağı oranda büyük bir tehlikedir. Zira ABD’nin bölgeye nüfuz etme çabalarının önündeki en büyük engel olarak İran durmaktadır.

 

Siyasi Bilimler Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Hüccet Ziyayi’nin de ifade ettiği gibi Tahran ve Moskova'nın ekonomik-siyasi ilişkileri Sovyetler Birliği'nin dağılmasından yeni bir aşamaya gelmiştir. Bir taraftan Tahran-Moskova ilişkilerinin ötesinde ideolojik düşüncelerin gölgesi yok edildi, diğer taraftan da Amerika'nın Orta Asya ve Kafkaslara yayılma endişesinden dolayı İran ve Rusya arasındaki ilişki güçlendi."[15] Her iki ülke yetkililerinden yapılan değişik açıklamalardan İran ve Rusya’nın birbirlerini önemli ve güçlü ortak olarak tanımladıkları görülmektedir.

 

Rusya Federasyonu Dışişleri eski Bakanı İgor İvanov, “İran, Rusya’nın Asya’daki önemli bir ortağıdır. Tahran’ın İslam dünyasındaki nüfuzu ve otoritesi herkesçe bilinmektedir. Rusya ve İran’ı birbirine bağlayan sadece geleneksel iyi komşuluk ilişkileri değildir. Birçok küresel ve bölgesel sorunların çözümündeki yaklaşımlardaki yakınlık da Rusya ve İran’ı birbirine bağlamaktadır. İki ülkenin başarılı bir şekilde gelişen karşılıklı ilişkileri bölgesel politika için önemli pozitif bir faktör haline gelmiştir.” Sözleriyle iki ülke arasında “çok özel” diye nitelendirilebilecek ilişkilerin temelindeki ortak çıkar paydasını özetlemiştir. Mevcut Dışişleri BAKANI Sergey Lavrov’a göre ise İran Rusya’nın bölgedeki istikrara dönük çıkarları açısından işbirliği içerisinde bulunduğu çok önemli bölgesel bir ortaktır.[16] Rusya’nın önemli üniversitelerinden birisi olan Dışişleri Bakanlığına bağlı Moskova Uluslararası İlişkiler Üniversitesi Profesörlerinden İran ve Türkiye konusunda uzman isimlerden birisi olan Sergey Barisoviç Drujulovski’ye göre de İran politik ve ekonomik açıdan Rusya’nın stratejik ortaklarından birisidir.[17]

 

15 Eylül 2005 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nin 60. Genel Kurul Toplantısında Putin ile bir araya gelen Ahmedinejad’ın Rusya için söyledikleri önemlidir: “ Güçlü bir Rusya İran için en iyi dosttur. Güçlü bir İran ise Rusya’nın en iyi ortaklarından birisidir.”[18]

 

İran-Rusya ilişkisi tarih boyunca inişli çıkışlı bir seyir gösterse de, SSCB'nin dağılmasının ardından iyileşme, derinleşme ve çok boyutluluk kazanarak devam etmiştir. Çünkü İran ve Rusya bölgesel açıdan ortak çıkar alanlarına, küresel sistem konusunda da ortak bakış açısına sahiptir. Ayrıca her iki ülkenin bölgedeki çıkar tanımlamaları birbirine yakındır. Her iki ülke tek kutuplu dünya düzeninden ve ABD'nin hegemonya arayışından ciddi şekilde rahatsızdır. Rusya, İran’ın nükleer ve askeri çalışmalarından önemli ekonomik fayda sağlamaktadır. Rusya, İran ile ilişkilerini korumayı arzu etmekle beraber Batı dünyasıyla olan ilişkisini zedelemek de istememektedir. Moskova, İran-ABD arasındaki gerginliğin sıcak bir savaşa dönüşmesini ve İran’ın işgal edilmesini istememektedir. Bu nedenle Rusya, İran ve Batılılar arasındaki sorunu çözmek için devreye girmiştir.[19]

 

Rusya ayrıca nükleer güce sahip olan İran'dan tehdit de algılamaktadır. Çünkü nükleer güce sahip olan bir İran, Rusya’nın Orta Asya, Kafkasya ve Hazar havzasındaki çıkarlarını etkileyebilir. Ayrıca İran-ABD ilişkilerinin geleceğinin belirsizliği de bu tehdit algılamalarını daha karmaşık hale getirebilir. Nükleer güce sahip ve ABD ile iyi ilişkisi olan bir İran, Rusya’nın istemediği bir seçenektir. Bu açıdan bakıldığında Rusya, İran'ın elinde nükleer silah olmasını bir yerde istemeyebilir. Rusya ayrıca İran’ın nükleer meselesini, ABD ile kendi arasında pazarlık konusu yapmak fikrini de taşımaktadır. Rusya içeride bazı etnik sorunlarla karşı karşıyadır ve bu sorunu çözmek için uluslararası desteğe ciddi ihtiyaç duymakta ve bu bağlamda uluslararası sistemden destek almadığından yakınmaktadır.[20]

 

Siyasi açıdan Rusya ve İran’ı birbirine yaklaştıran temel unsur iki ülke dış politikasındaki Amerikan karşıtlığıdır. Devrimden sonra ABD, İran ile olan diplomatik ilişkilerini dondurmuş ve yeni rejimle hiçbir şekilde uzlaşmaya gitmemiştir. Hem bu nedenle hem de devrimin ilkeleri gereği İran İslam Cumhuriyeti, 1979’da kurulduğu günden itibaren Amerikan karşıtı bir dış politika çizgisi izlemektedir. Rusya Federasyonu ise dış politika da her ne kadar genel itibariyle Batı ülkelerine ve Batılı kurumlara dönük bir yaklaşım sergilemekle birlikte ABD’nin tek taraflı girişimlerinden rahatsızlık duymaktadır. Yevgeny Primakov’un 1996 yılında dışişleri bakanlığına gelişiyle Avrasyacılığın öne çıktığı ve Amerikan karşıtlığının yükselişe geçtiği Rusya’da, Ağustos 1998’de yaşanan ekonomik kriz ve 1999’daki NATO’nun Kosova müdahalesinden sonra Amerikan karşıtlığı hat safhaya ulaşmıştır. 11 Eylül 2001’de ABD’de meydana gelen terör eylemlerinden sonra Putin’in, teröre karşı savaşta Bush’a verdiği destekle yumuşayan Rusya-ABD ilişkileri, ABD’nin Irak’a müdahalesi ile yeniden bozulmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla büyük bir güç kaybına uğrayan ve psikolojik travma yaşayan Rus yönetici elitinin çoğunun bilinç altında Amerikan düşmanlığı mevcuttur.[21]

 

Rusya ile İran arasında kendisine cevap arayan en önemli sorulardan birisi Rusya’nın İran’ı nereye kadar destekleyeceği hususudur. Aslında bu sorunun cevabı da İran’ın en büyük kabusudur. Zira, İran’ın en büyük korkusu uluslararası baskılar yüzünden Rusya’nın kendisine olan desteğini çekebileceği ihtimalidir. Nitekim İran’ın Düşanbe Büyükelçisi Nasır Sarmadi Pars, 4 Ekim 2005 tarihindeki bir basın toplantısında “İran ile Rusya arasındaki ilişkilerin günümüzde çok iyi bir seviyede olmasına rağmen İslam Cumhuriyeti, Rusya’nın her zaman İran’ın çıkarlarını savunacağı konusunda iyimser bir saflık içinde değildir.” açıklamasını yapmıştır.[22]

 

Rusya’nın nereye kadar İran’ın yanında olacağı konusu net olarak cevabını bulamasa da Rusya’nın tavrından bunu kestirmek mümkündür. Zira daha önceki çeşitli örnekler ve son olarak da Putin’in bir soruya verdiği yanıtı Rusya’nın İran’ı her ne pahasına olursa olsun savunmayacağını göstermektedir. İran Devlet Radyo ve Televizyonu ve Haber Ajansı İRNA"nın muhabiri Abbas Ali Hacı Pervane’nin Putin’in İran ziyareti esnasında yaptığı röportajda şu soruyu sormuştur: “Rusya'nın Devlet Başkanı olarak, görev süreniz sona erene kadar, bu projenin yolunda gideceğine ve fabrikaya nükleer yakıtın dağıtımının -ki bu fabrikanın çevrimiçi hale gelmesinden hemen önceki en önemli aşamadır- gerçekleşeceğine söz verebiliyor musunuz?” Bu soruya Putin’in verdiği cevap ilginçtir. “Verdiğim tek sözler ben küçükken anneme verdiğim sözlerdir.” Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi İran’ın nükleer tesislerine Rusya’nın verdiği destek zamana ve şartlara göre değişebilir.

 

Her ne kadar Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu röpörtajda net olarak bu konuda bir ifadede bulunmasa da daha sonra Rusya’nın vaat ettiği nükleer yakıtı İran’a sağladığı görülmektedir. ABD’nin İran ile ilgili yayınladığı ve bu ülkenin 2003 yılından sonra uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu ifade eden istihbarat raporundan sonra Rusya İran'a nükleer yakıt sevkıyatın başlamıştı. Rusya bununla ilgili olarak Buşehr Nükleer Santrali'ne 17 ve 28 Aralık 2007 tarihlerinde ve 17 Ocak 2008 tarihinde daha önceki sevkıyatlardaki gibi 11 ton nükleer yakıt sevkıyatı yapmıştır.[23] Santralin inşasından sorumlu olan Rusya'nın Atomstroiexport şirketi, İran'a son nükleer yakıt teslimatının da yapıldığını duyurdu. Şirketin sözcüsü Irina Yesipova, Interfax ajansında yer alan açıklamasında İran'a verileceği açıklanan 82 tonluk nükleer yakıtın tamamının santrale ulaştığını söylemiştir.

 

Bugün Rusya ile İran arasındaki çağdaş ilişkilere baktığımız zaman ikili ilişkilerin daha çok bölgesel sorunlar (Hazar’ın statüsü sorunu, Kafkasya, Orta Asya, Afganistan ve Irak sorunu), uluslararası terörle ve narkotik maddelerle mücadele ile nükleer enerji ve silah sanayisi alanlarında şekillendiği görülmektedir.

 

Enerji Alanında İlişkiler

 

İkili ilişkilerde en önemli konuların başında enerji alanında işbirliği gelmektedir. Özellikle de petrol ve gaz sahalarında ortak üretim ve taşıma konuları her iki taraf için cezp edici konular arasında yer almıştır. Rus enerji şirketlerinin “Güney Pars” sahasına olan ilgileri ve yine İran doğalgazının çıkarım, taşıma ve depolama konularında Rus firmalarının yer alması hususları işbirliğine en yakın alanlar olarak ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde İran’daki bazı hidroelektrik santrallerinin yenilenmesi çalışmaları ve ilk defa kömür ile çalışacak bir elektrik santralinin (Tabas) yapımı ve ticari değeri yaklaşık 1 milyar doları bulan “Mazino” kömür yatağının işletime açılması konularında anlaşma sağlanmıştır. Aynı şekilde yaklaşık 600 milyon dolar maliyete sahip olan 375 km’lik Kazvin-Reşt-Enzeli-Astara Demiryolu hatlarının yapılması ve iki ülke arasında Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru çerçevesinde demiryolu bağının kurulması da gündemdedir. İran ile Rusya arasında ulaşım alanında yürütülen “Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru” projesinin güçlendirilmesi ve İran ile Rusya arasında Hazar Denizi vasıtasıyla Dağıstan’dan geçecek bir deniz ulaşım koridoru kurulması hususu da değerlendirilmektedir.

 

Enerji alanındaki ilişkiler sadece iki ülke arasında kalmamakta üçüncü ülkeleri de kapsayacak şekilde genişletilmektedir. Bu çerçevede Rusya ve İran Tacikistan’da iki adet hidroelektrik enerji santrali yapma konusunda anlaşmışlardır. EES Rossii’nin Başkanı Anatoli Çubays, Tacikistan Enerji Bakanı Curabek Nurmaçmadov ve İran Enerji Bakanı Habibullah Bitoraf Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’de bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşmaya göre bu ülkede 670 ve 260 megawat gücünde santraller inşa edilecek ve dört yıl içerisinde tamamlanarak Tacikistan’a teslim edilecektir.[24]

 

Ekonomi ve Ticari Alanda İlişkiler

 

2005 yılında iki ülke ticaret hacmi bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 3,5 artarak 2,08 milyar dolar olmuştur. Bu rakamın 1,96 milyar doları İran’ın Rusya’dan ithalatı ve 122 milyon doları ise Rusya’ya ihracatı oluşturmaktadır. İran genel olarak Rusya’ya çeşitli meyveler, tütün, bazı minareler, inşaat malzemeleri, otomobil v.b. ürünler ihraç etmektedir. İran ise Rusya’dan askeri-teknik alanda ve nükleer santral alanında ithalat yapmaktadır. Aslında çok yakın gibi gözüken iki ülke ilişkilerinin ekonomik alana yansıması son derece zayıftır. Hele özellikle Türkiye[25] ile kıyaslandığında İran-Rusya ilişkilerinin son derece zayıf olduğu görülür. Rusya’nın İran’ın nükleer programına yaptığı destek sebebiyle uluslararası arenada karşılaştığı baskılar göz önüne alındığında katlanılan işin maliyetinin son derece yüksek olduğu anlaşılmaktadır.

 

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2007 yılında yaptığı İran ziyareti esnasında yapılan ikili görüşmelerde ekonomik ve ticari ilişkiler de gündeme gelmiştir. Bu görüşmede taraflar sanayi ürünlerinin ortak üretimi, ulaşım, bankacılık, havacılık ve enerji alanlarında işbirliği konularında mutabakata varmışlardır.

 

Putin-Ahmedinejad görüşmesinde iki ülke ticaret hacminin 2017 yılında kadar yaklaşık 200 milyar dolar seviyesine çıkarılması hedeflenmiştir.[26] Bu oldukça iddialı bir rakamdır ve bu hedefe ulaşmak için başta Nükleer Santraller ve silah satışları olmak üzere petrol, doğalgaz ve diğer alanlarda çok sıkı bir işbirliği sağlanması durumunda dahi ulaşılması oldukça zor bir hedeftir.

 

Askeri İlişkiler

 

İran-Rusya ilişkilerinin en temel alanlarından birisini askeri ilişkiler oluşturmaktadır. Bugün Rusya dünyanın en önemli silah satıcılarından ve İran’da dünyanın en çok silah alan ülkelerinden birisidir. İran Rusya Federasyonunun en büyük müşterilerinden birisidir. Bugün dünyanın 80’den fazla ülkesine silah satan Rusya 2007 yılında 7 milyar dolardan daha fazla miktarda silah ihraç etmiştir.[27] Moskova’nın en fazla silah ihraç ettiği ülkelerin başında Çin, Hindistan, İran, Cezayir, Venezuela, Malezya ve Sırbistan gelmektedir.

 

İran-Rusya arasındaki askeri-teknik ilişkilerin tarihi çok eskilere, 16. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. 1521 yılında İran-Rusya ilişkilerini geliştirmek amacıyla bir İran elçilik heyeti Moskova'ya gelmiştir. Kırım Hanı, Kanuni Sultan Süleyman'a bu ziyaret hakkında gönderdiği raporunda, Şah tarafından gönderilen elçilik heyetine Ruslar tarafından “birçok top, usta ve zırhlar” gibi askeri malzeme verildiğinden bahsetmektedir. 1569'da Kırım Tatarları ve Türklerin Astrahan'a seferi ile ilk Rus-Türk savaşı başlamıştır. Aynı yıl, IV. İvan'ın gönderdiği Hoznikov başkanlığındaki bir Rus elçilik heyeti İran'a ulaşmıştır. Rus elçilik heyeti, İran'ın Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaşında kullanması için “100 top ve 500 tüfeği” askeri yardım olarak İran'a teslim etmiştir. İran toprakları çeşitli vesilelerle Osmanlı İmparatorluğu-Rusya, Rusya-İngiltere, İngiltere-Almanya, ABD-SSCB arasındaki güç mücadelesinin neticesindeki askeri işgallere ve müdahalelere sahne olmuştur. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra İran'da ABD'nin nüfuzu artmaya başladı. ABD'nin etkinliğine rağmen İran 1960'ların sonuna doğru SSCB ile ekonomik, politik ve askeri alanlarda ilişkilerini arttırmak için çalışmalara başladığı görülmektedir. 13 Ocak 1966'da İran ile anlaşma yapan SSCB, bu ülkede demir-çelik fabrikaları, otomobil fabrikaları ve doğalgaz boru hatları gibi büyük çaplı projeler gerçekleştirdi. Bu yıllarda SSCB tarafından İran'a bazı askeri malzemelerin satışı da başladı. İran'ın Şubat 1979'daki devrimden sonra ilk yaptığı iş ABD ile ilişkilerini kesmek, askeri anlaşmaları feshetmek, askeri alımları durdurmak ve İran'daki ABD askeri üslerini kapatmak oldu. Irak'ın 22 Eylül 1980'de İran'a saldırmasıyla birlikte İran-Irak Savaşı başladı. SSCB, Irak'ın Eylül 1980'de İran topraklarına saldırmasını eleştirdi ve Irak'tan savaşı durdurmasını ve savaş öncesi sınırlarına dönmesini istedi. Irak'a yaptığı askeri malzeme ve silah satışını da durdurdu. Hatta bazı kaynaklara göre İran'a askeri malzeme ve silah satışı yapmayı da teklif etti. İran'da devrimden önce “askeri” açıdan düşman kabul edilen SSCB, devrimden sonra “ideolojik” açıdan düşman kabul ediliyordu. SSCB'nin İslam Devrimi sonrası İran ile yakın ilişkiler kurma isteği İran lideri Humeyni'nin ABD ve SSCB'yi “İslam'ın baş düşmanları” olarak ilan etmesi ve bu düşüncesinden vazgeçmemesi sebebiyle karşılıksız kaldı. İran'ın bu olumsuz tutumu üzerine SSCB Irak'a askeri malzeme ve silah satışlarına 1981 yılında yeniden başladı.[28] Rusya’nın Irak’a silah satışı iki ülke ilişkilerini bir süre kesintiye uğratmıştır.

 

Irak savaşının kesintiye uğrattığı ilişkiler savaşın bitmesinden sonra yeniden başlamıştır. İlişkilerin başlamasıyla silah alım anlaşmaları da devreye girmiştir. İki ülke arasındaki askeri ilişkilerin dönüm noktalarından birisi 5 Kasım 1989 yılında Haşimi Rafsancani’nin Moskova ziyaretidir. Bu ziyaret esnasında önemli askeri anlaşmalar imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre yaklaşık 1.3 milyar dolar değerinde 24 Mig-29, 12 Su-24 MK Savaş Uçağı ile ERS S-200 VE, Vega-E alınmıştır. Ayrıca 17 Mayıs 1990 yılında yapılan anlaşmayla İran 877 EKM ve diğer tiplerde denizaltı satın almıştır. Bunu 24 Nisan 1991 ve 12 Kasım 1991 yılında yapılan anlaşmalar izlemiştir. Bu anlaşmalarla da Rusya İran’a denizaltılara teknik servis verilmesini taahhüt etmiştir. Ayrıca T-72C tipi 1000 adet tank ile 1500 askeri araç BMP -2 ve diğer askeri araç-gereç satışı yapılmıştır. Bu anlaşmaların toplam değeri ise 2.2 milyar dolar olmuştur.

 

ABD Başkanı George Bush, İran'a 1995 yılından beri uygulanan ticaret ve yatırım yaptırımlarını uzatmasının ardından birçok ülke İran ile ekonomik ve ticari ilişkilerine sınırlama getirmiştir. Bu dönemde Haziran 1995’de Rusya ile İran arasında meşhur “Gore-Çernomirdin Görüşmesi” yapılmış ve Rusya’nın 31 Aralık 1999 yılına kadar İran’la sürdürdüğü askeri ve nükleer santral anlaşmalarının bitirilmesi ve bu tarihten sonra da yeni anlaşmalar yapılmaması taahhüt edilmiştir. Ancak bu taahhüde rağmen ABD-Rusya ilişkilerindeki çeşitli sorunlar Rusya’nın yeniden İran’a ilgi göstermesine sebep olmuştur. İran’ın girişimleri ile 1998 yılından itibaren askeri ve teknik alandaki ilişkilerin genişletilmesi çalışmaları başlatılmıştır. Dönemin Rus Savunma Bakanı’nın İran Savunma Bakanı ile “Askeri-Teknik Alanda İşbirliğiyle İlgili Fikir Birliği Memorandumu” nu imzalaması bu alandaki önemli gelişmelerdendir. Bu yeni etap görüşmelerde 8 S-300 ve 100 PZRK İgla füze sistemi ile 25 adet Mİ 17-1B askeri helikopter, 8 adet SUv25 savaş uçağı ve diğer askeri araç gereçlerin satışı gündeme gelmiştir. Toplam değeri yaklaşık 2 milyar dolar olan bu silah satışları ABD’nin ciddi endişesine sebep olmuştur. ABD, İran'a bu silah ve teknolojilerin aktarılmasından endişe duyduğunu ifade etmesine karşın Rusya İran'a silah satmaya ve bu ülkede bir nükleer santral kurulma çalışmalarını tamamlamaya devam edeceğini açıklamıştır.

 

İran’ın Rusya’dan Tu 204-100 tipi savaş uçakların alınması konusunda anlaşan iki ülkenin ileriki dönemlerde sivil taşımacılık alanında kullanılacak Tu-334 ve Ty-214 uçakları ile Kamov helikopterleri konusunda çalışmalar devam ettirilmektedir.

 

İran’a silah satışı yapan ve ayrıca da İran’ın milli silah sanayini ile orta ve uzun menzilli füze sistemlerini geliştirmeye yardımcı olan ülkelerin başında Rusya, Çin ve Kuzey Kore gelmektedir. Moskova gibi Pekin de 1980’lerin ortalarından bu yana Tahran’a gelişmiş füze ve füze teknolojileri satmaktadır. Silkworm füze sistemleri gibi Çin’de İran’a Cruise füzeleri satmış ve Rusya ile birlikte ülkede uzun menzilli balistik füzelerin geliştirilmesine yardım etmiştir. Bu yardım sayesinde İran, 2000 km menzile sahip Şahab-3 ve Şahab-4 füzelerini geliştirmiştir. Ayrıca İran’ın 3000 km menzilli yeni füzeler geliştirmekte olduğu da söylenmektedir.

 

İran ile Rusya arasında askeri alanda oldukça sık aralıklarla toplantılar gerçekleştirilmektedir. Bu alandaki son toplantı Tahran’da gerçekleşen 4. İran-Rusya askeri savunma teknik ve askeri işbirliği komitesi oturumu olmuştur. Bu oturumda iki ülke arasında askeri savunma alanlarında işbirliğinin gelişerek devam etmesi kararları alınmıştır.  Rusya Askeri ve Teknik işbirliği Kurumu Başkanı Mihail Dimitriyev Tahran oturumunda iki ülke arasında hava savunma füze sistemleri ve radarlar konusunda öncelikli olarak işbirliğinin gelişeceğini belirtmiştir.  Dimitriyev İran’ın Rusya’dan alacağı savunma sistemleriyle ilgili askeri personeline eğitim verileceğinin ve İran’da kurulacak Tur.M-1 hava savunma sistemlerinin kurulum aşamasında Rus uzmanların yer alacağının altını çizmiştir.[29]

 

Aslında son dönemde İran basınında bu konuyla ilgili çok sayıda haber ve yoruma rastlanmaktadır. En son İran Fars Haber Ajansı 'Savunma Bakanı Mustafa Muhammed Neccar'ın Tahran ve Moskova'nın miktarı açıklanmayan sayıda S-300'lerin satışı ile ilgili anlaşma sağlandığını' duyurması üzerine Rusya Federal Askeri Teknik Ajansı, İran'a gelişmiş S-300PMU1 (SA-20 Gargoyle) füze savunma sistemlerinin satışı ile ilgili medyada yer alan bilgilerin gerçeği yansıtmadığını açıklamıştır. Hatırlatmak gerekir ki iki ülke arasında S-300’lerin bir üst modeli olan S-400’lerin satışına ilişkin de görüşmeler yapılmaktadır. Yine aynı şekilde Rusya’nın gayri-resmi sesi görevini üstlenen ve Kremlin’in söyleyemediği şeyleri ona söylettiği ileri sürülen Rusya Parlamentosu Alt Kanadı (Duma) Başkan Yardımcısı ve Rusya Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vladimir Jirinovskiy, İran'ı, ABD hava saldırılarına karşı korumak için en kısa zamanda S-400 hava savunma ve füze sistemleri ile donatmayı önermiştir. Parlamento üyelerine hitap eden Jirinovskiy, "Mümkün olan en kısa zamanda İran'a S-400 füze savunma sistemleri teslim etmeliyiz ki onlar hava sahalarını koruyabilsinler" açıklamasında bulunmuştur.

 

İran son dönemlerde özellikle de Rusya’nın yardımlarıyla milli savunma sanayisini kurma peşindedir. Bu alanda orta ve uzun menzilli Şahab füzeleriyle kendisini kanıtlayan İran şimdide yeni nesil savaş uçakları üretimine göz dikmiştir. İran Hava Kuvvetleri Komutanı Ahmed Mikani İran’ın radarlara yakalanmayan 4. ve 5. nesil Saika savaş uçakları üretim teknolojisine ulaştığını ve bu yeni nesil savaş uçaklarının üretiminin başlayacağını haber vermiştir. Bu yıl içinde İran Savunma Bakanlığı ve Hava Kuvvetlerinin ortaklaşa ürettiği Azerheş Saika-29 adıyla üretilen savaş uçaklarının deneme uçuşları başarıyla gerçekleşmişti. Mikani bu deneme uçuşlarının yapıldığı gün de Azerheş’ten daha gelişmiş savaş uçakları üzerinde çalışıldığını ilan etmiştir. Mikani yaptığı açıklamada İran’ın bu yıl içinde de önemli teknolojik gelişmelere ve yerli sanayiyle uzmanlarının ürettiği donanımlara şahit olacağını hatırlatarak, İran Hava Kuvvetlerinin Saka yeni nesil savaş uçakları üzerinde çalıştığını, yeni radar sistemleri ve roketler üzerine yoğunlaşıldığını söylemiştir. Mikani 3. nesil Saika savaş uçağının bu yıl içinde üretildiğini 4. ve 5. nesil Saika savaş uçaklarının da üretiminin bu yıl içinde başlayacağını belirterek, İranlı uzmanların Boeing 747 tipi uçakların tamir, bakım ve onarımını başarıyla gerçekleştirdiğini ve İran havacılık sanayisinin çok önemli gelişmeler kaydettiğini, yeni nesil radarların üretiminin yerli sanayi ve uzmanlarca gerçekleştiğini ayrıca İran Silahlı Kuvvetlerinin günün son teknolojilerine sahip Avrupa silah sanayisiyle boy ölçüşebilecek donanımlar ürettiğini vurgulamıştır.[30]

 

Görüldüğü gibi İran ile Rusya arasındaki ilişkiler daha çok savunma ve nükleer alanda artarak devam etmektedir. ABD’nin İran’a saldırılarının konuşulduğu bu günlerde İran’ın hava savunma sistemlerini güçlendirebilmesi için Rusya’dan yeni füze sistemleri (S-400’ler de dahil) ihtimal dışı değildir.

 

Rusya İran’dan yeni santral ihaleleri ve silah siparişleri alabilecek durumdadır.

 

Nükleer Santraller ve Nükleer Silahlar

 

Uluslararası alanda İran ile Rusya arasındaki ilişkilerin belki de en çok tartışma yaratanı Rusya’nın İran’da yürütmüş olduğu nükleer santral projeleridir. Aslında İran’ın komşularına bakıldığı vakit onun zengin enerji kaynaklarına rağmen nükleer yakıtta neden bu kadar ısrar ettiği daha kolay anlaşılmaktadır.

 

Birçok analizcinin (özellikle Batılı) varsayımlarının tersine, İran'ın nükleer silahlara sahip olma konusundaki çabaları irrasyonel ideolojik taleplerden ziyade bir dizi tehdit unsuruna karşı caydırıcılık oluşturulması amacıyla bir tedbir alınması gerektiği kaygısından kaynaklanmaktadır. İran'ın tehlikeli ve öngörülemeyen gelişmelerin yaşanma ihtimali yüksek bir coğrafyada bulunmasının nükleer silahların elde edilmesi konusundaki taleplerine meşruiyet kazandırdığı sıklıkla tartışılan bir konudur. Bununla birlikte, İran'ın içinde bulunduğu coğrafyanın nükleer silahlara sahip olunduğu zaman istikrarlı ve güvenli bir yer olacağını söylemek güçtür. Afganistan ve Orta Asya'daki istikrarsızlık, İran'ın savunma planlayıcıları için en belirgin kaygı kaynağı olmakla birlikte nükleer silahlar bu bölgedeki istikrarsızlıkları düzeltemeyecektir. Daha dikkatli bakılırsa İran'ın nükleer programının devam etmesinin sorunları daha dar bir çerçeveye oturtacağı fakat bu dar çerçevede sorunların daha derinleşeceği görülecektir. İran'ın nükleer silahlanma konusundaki en büyük motivasyonun Irak'taki Amerikan varlığı olduğu da unutulmamalıdır.[31]

 

Açıkça ifade etmese de İran’ın nükleer silah elde etme çabaları bölgede tansiyonu her geçen gün daha da artırmaktadır. Adeta bir nükleer çember içinde kalan İran’ın komşularına baktığımız zaman birçoğunun nükleer silaha sahip olduğu görülmektedir. BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri Rusya Federasyonu ve Çin’in yanı sıra İran’ın diğer komşuları Pakistan ve Hindistan da nükleer silahlara sahiptir. Diğer taraftan, bu silahlara çok uzun zaman önce sahip olan ve hatta Japonya’da (Hiroşima ve Nagazaki) kullanmaktan çekinmeyen ABD’nin ve onun daimi müttefiki İngiltere’nin de Afganistan ve Irak’ı işgal ederek İran’ın yanı başında yerleşen diğer nükleer güce sahip ülkeler olduğunu da belirtmek gerekir. Ortadoğu’da İran’ın tanımamakta ısrar ettiği ve yeryüzünden silinmesi ve/veya Alaska gibi uzak diyarlara sürülmesini istediği İsrail’in de yine açıkça ifade etmese de nükleer silahlara sahip olduğu bilinmektedir. Özellikle İran’a göre Müslüman topraklarını işgal etmiş İsrail’in nükleer silahlara sahip olması İran’ın nükleer silahlara sahip olma arzusunu dürtükleyen bir diğer önemli unsurdur. Bu açıdan bakıldığında, Tahran’ın söylemleri ilk aşamada haklı gibi gözükebilir. Ancak, İran’ın etrafında bulunan nükleer çembere dayanarak (bu isteğini gizletse bile) atom silahlarına ulaşmak istemesi bölgede nükleer silahlanma yarışını başlatma potansiyelini beslemektedir. Bu çerçevede başta zengin Arap ülkeleri olan Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere Türkiye’nin de içinde bulunduğu birçok bölge ülkesinin nükleer silahlara sahip olma dürtüsü kamçılanmaya daha müsait bir hal almaktadır.

 

İran’ın nükleer santral macerası bir hayli eskidir. İran bu alanda ilk anlaşmasını Şah döneminde bir Alman firmasıyla (KWU-KRAFTWERKE UNION) 1974 yılında imzalamıştır. Ancak İran’da Humeyni tarafından gerçekleştirilen İslam Devrimi bu anlaşmanın sonuna kadar uygulanmasını engellemiştir. Bu sebeple İran alternatif yollara başvurmuş ve bugünkü Rusya’nın yasal mirasçısı olan SSCB ile anlaşma yoluna gitmiştir. 22 Haziran 1989 yılında imzalanan ve 2000 yılına kadar sürmesi planlanan anlaşma ile her iki ülke Nükleer alanda işbirliğine gidecekti. Ancak SSCB’nin 1991’de dağılmasıyla bu defa anlaşma onun yasal mirasçısı Rusya Federasyonu ile 1992 senesinde yapılmıştır. Anlaşma ile Rusya İran’ın güney bölgesine WWER-440 tipinde iki adet Nükleer santral inşa etmeyi taahhüt etmiştir. Anlaşmayı takip eden 2 yıl boyunca Rus ve İranlı uzmanlar (daha sonra bunlara Alman ve Amerikalı uzmanlarda katılmıştır) belirlenen bölgede araştırmalar yapmıştır. Araştırma neticesinde belli olmuştur ki belirlenen bölgede Richter ölçeğine göre 9 şiddetinde depremler olma ihtimali mevcuttur. Oysa o dönemdeki Rus reaktörleri en fazla 8 şiddetindeki depremlere dayanıklıydı ve burada böyle bir reaktörün yapılmasının ciddi sakıncaları olabilirdi. Bu sebeple bu anlaşmadan vazgeçilerek yeni bir anlaşma yoluna gidildi. 8 Ocak 1995 yılında Rusya’nın Zarubejatomenergestroy firmasıyla İran arasında her biri 800 milyon dolar değerinde[32] ve 1000 megavat gücünde WWER-1000 tipli iki nükleer santralin Buşehr’de[33] yapılması (önceki reaktörlerin tamamlanması için) anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma ile ayrıca Rusya 2001 yılından itibaren İran’a her yıl 39 milyon dolar değerinde nükleer yakıt göndermeyi de taahhüt etmiştir. Bunların yanı sıra bu alanda uzmanların gönderilmesi ve İranlı uzmanların eğitilmesi de anlaşmaya dahil edilmiştir. Anlaşmanın içeriğine bakıldığında aslında Ukrayna’nın da bu anlaşmanın bir tarafı olduğu görülmektedir. Ukrayna bu anlaşma ile Harkov’daki Turboatom tesislerinde reaktör için Tribünler inşa etmekle mükellefti. Ancak Amerika’nın Ukrayna üzerinde artan baskıları sebebiyle 1988’de Ukrayna projeden çekildiğini açıkladı. Bunun üzerine proje Rusya tarafından yürütüldü.

 

Bugün Rusya’nın tamamlanmak üzere olan ve yaklaşık olan Buşehr nükleer santralinin yanı sıra, İran’da beş yeni (Buşehr-2, Buşehr-3, Ahvaz-1 ve Ahvaz-2) nükleer santral yapacağı yönünde açıklar yapılmaktadır. Bu karar ABD ile İsrail’i ciddî bir şekilde rahatsız etmiş ve bu ülkeleri bir tehdit algılaması içerisine sokmuştur.[34] Dolayısıyla Rusya’nın İran ile olan ilişkileri, üçüncü tarafları doğrudan tehdit eder duruma gelmiştir. 1982 yılında Almanya tarafından inşasına başlanan ancak daha sonra inşası yarım kalan İran’ın Buşehr nükleer reaktörünün Rusya tarafından yeniden yapılmaya başlaması ve buna ek olarak da yeni nükleer santral yapma anlaşması imzalaması Rusya-ABD diyaloğuna ciddî zararlar verebilecek potansiyele sahiptir.[35] Zira ABD’li ve İsrailli yetkililer İran’ın bu santrallerde kitle imha silâhları geliştirebileceği endişesi taşımaktadırlar.[36] Nitekim İsrail Başbakanı Ariel Şaron 29 Eylül 2002’de Moskova’ya yapmış olduğu resmi ziyaret sırasında Rusya’nın İran’da kurmuş olduğu nükleer santrallerden duymuş olduğu rahatsızlığı dile getirmiştir.[37] 2003 yılında Hatemi İran’ın nükleer silahlar kullanmasını İslamî ve ahlaki öğretilerle örtüşmediğini söylese bile güç üretimi için nükleer teknolojiden vazgeçmemişlerdir.[38]

 

1974 yılından beri nükleer santrali kurma peşinde olan ve çeşitli sebeplerle bu isteğine bugüne kadar tam olarak ulaşamayan İran’da Nükleer Santral faaliyetleri Mahmut Ahmedinejad’ın 2005 yılında iktidara gelmesiyle yeniden hız kazanmıştır. Aslında çok büyük petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olan ve bir enerji darboğazıyla karşılaşmak bir yana, ciddî oranlara ulaşan enerji fazlası olan İran’ın bu şekilde büyük nükleer santraller yapması, ABD’nin ve İsrail’in aklına İran’ın nükleer silâhlara sahip olma isteğini getirmekte ve yukarıda gösterilen sebepler dolayısıyla da bu endişeleri uluslararası arenada haklılık payı bulmaktadır.

 

Haziran 1995’de Rusya ile İran arasında imzalan “Gore-Çernomirdin” mutabakatı bu çalışmaları bir süreliğine yavaşlatsa da durduramamıştır. İran’ın nükleer programı aslında bugün gerçekleşenden çok daha geniştir. İran özellikle Rusya ile yaklaşık 23 adet nükleer santral yapımı ihaleleri ile bu alanda araştırma birimlerinin yapımı ve teknik personelin yetiştirilmesi ve başta uranyum olmak üzere bu alandaki gerekli madde ve yedek parça alımını öngörmektedir. Bu alandaki standard ikili anlaşmalardan pek farklı özellik taşımayan Rusya-İran nükleer işbirliği anlaşmasının en dikkat çeken yönü, her yıl 20 ila 30 kadar İranlı doktora ve yüksek lisans öğrencisi ile teknisyenin Rusya'daki ilgili kurum ve kuruluşlara gönderilerek bu alanda ileri seviyede bilimsel ve teknik donanıma sahip olmaları konusunda işbirliğine gidilecek olmasıydı. Günümüz itibarıyla Rusya'daki akademik kuruluşlardan nükleer fizik ve nükleer mühendislik gibi dallarda doktora derecesi alan İranlıların sayısının 250 civarında olduğu İranlı yetkililer tarafından ifade edilmektedir. Toplam nükleer mühendis sayısının ise 450 olduğu belirtilmektedir. Bununla da yetinilmeyerek gelecek 10 yıl içinde bu sayının 1,500 olması gerektiği ifade edilmektedir.[39]

 

Buşehr Nükleer Santrali’nin birinci enerji bloğunun Rusya tarafından inşası bu ülke için büyük bir önem taşımaktadır. Bu proje Rusya atom enerjisi sektörünü canlandırmış, yaklaşık 300 şirketi iflastan kurtarmış ve bu alanda diğer önemli siparişlerin önünü açmıştır. Bugün Buşehr’de yaklaşık 300 Rus firması ile 2 binden fazla Rus uzman çalışmaktadır.

 

Birçok münakaşaya ve ABD’nin engellemesine rağmen, Rusya ve İran Şubat ayında bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşma Rusya’nın, İran’ın güç kaynağı Bushehr’den yapılacak nükleer yakıt naklini hangi yollarla gerçekleştireceğini belirlemiştir. Washington’un en büyük endişelerinden biri de Bushehr’deki kaynağın nükleer yakıtla kullanılmasıdır. Bu yakıt atılabilir, tekrar işlenebilir ya da plutonyum içeren silahların üretiminde kullanılabilir. Washington’un bu üç olasılığın da gerçekleşmeyeceğinden emin olması için Moskova, harcanan bütün yakıtların Bushehr’den Rusya’ya geri getirileceğine dair söz vermiştir.

 

Bütün bunlara rağmen Washington, hala Bushehr’in Tahran’ın planladığı olası nükleer silah programının en önemli noktası olduğuna inanıyor. İran’ın silah programına dair kanıtlar oldukça az olsa da ABD, İran’ın Rus desteği ile nükleer silah üretmeyi amaçladığına inanmaktadır.

 

Yaklaşık 50 yıldan fazla süren nükleer santral serüveninin neticesinde İran bölgede nükleer bilim alanında İsrail ve Pakistan dışında en güçlü altyapıya sahip ülke konumundadır. İran’da faaliyet gösteren 3 önemli nükleer araştırma merkezi bulunmaktadır. Bu merkezlerden ilki Tahran Üniversitesindedir. İkinci önemli merkez İsfahan Nükleer Araştırma Merkezi’dir. Bir diğeri ise Karaci Nükleer Tıp ve Tarım Araştırmaları Merkezidir. Bunların dışında Buşehr’deki santralde de nükleer araştırmalar yapılmaktadır.[40]

 

İran'daki nükleer tartışmaların sürpriz yaratıcı boyutu Çin, Hindistan ve Pakistan gibi devletlerde nükleer kulüp üyesi olmadan önce gerçekleşen tartışmaların kopyası olmasıdır. Ulusal prestij, egemen bağımsızlık fikri, büyük güçlerin ikiyüzlülüğü ve hayali ve gerçek düşmanlara karşı sağlam bir caydırıcı duruş ihtiyacı İran gazetelerini ve resmi söylemini domine etmektedir. İran bazı stratejik meydan okumaları işaret göstererek programını başlatmasına rağmen program olgunlaştıkça milliyetçi duygular ve patronaj politikaları onu sürdürmek için asıl nedenler haline gelmektedir. Aynı şekilde, nükleer silah arayışını körükleyen orijinal stratejik hesaplar değişse bile program devam edebilecektir.[41]

 

İran’ın nükleer santral kurma çabaları ve Rusya’nın buna olan desteği Moskova ve Washington arasında bir çok kez sorun ve görüşme konusu olmuştur. Bu alanda devam eden alt düzeydeki görüşmelerle beraber başkanlar düzeyinde de mesele ele alınmaktadır. Ancak bu konuda ABD ve Rusya devlet başkanları net bir fikir birliğine varamamışlardır. Örneğin 24 Şubat 2005 tarihinde Slovakya’nın Başkenti Bratislava yağılan Bush-Putin zirvesinde konu liderler tarafından ele alınmıştır. Görüşme sonrasında liderler ortak bir bildiri de yayınlamışlardır. Bildiride, "Nükleer silahlar veya maddelerin güvenliği konusunda, bunların terörist ellere düşmesi ihtimallerini ortadan kaldırmak yönünde özel sorumluluklarımız var. Bugün, ülkelerimizdeki nükleer tesislerin güvenliğini artırmak hedefi ile nükleer güvenlik hususundaki işbirliğimizi geliştirme ve derinleştirme niyetimizi açıklıyoruz." denilmiştir. Bildiri metninde ayrıca; "Bu uğurda ABD ve Rusya, nükleer ve radyolojik olayların sonuçlarına karşı koyabilmek için acil müdahale kapasiteleri konusunda işbirliğini devam ettirecek ve geliştireceklerdir. Amerikalı ve Rus uzmanlar, nükleer tesislerdeki güvenliği artırmak amacıyla tecrübelerini paylaşacak ve ileri düzeyde nükleer programı olan başka ülkeler ile ortak istişareler başlatacaklardır" denilmiştir.

 

Nükleer silahlar konusunda iki ülkenin yanısıra, üçüncü ülkelerin de durumu görüşülmüştür. Bu çerçevede İran ve Kuzey Kore'nin nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusu da ele alınmıştır. ABD ve Rusya her iki ülkenin de “nükleer silaha sahip olmamaları” konusunda anlaşmaya varmışlardır.

 

Putin yaptığı açıklamada oldukça genel ifadeler kullanarak “Biz gerçekten de İran konusunu, Kuzey Kore ile ilgili durumu istişare ettik ve bu konularda ortak görüşlere sahibiz. Füze ve nükleer teknolojinin yayılmasını engelleyen bir duvar kurulmalıdır. Zira bu silahların yayılması ne söz konusu ülkelerin güvenliğine hizmet eden ne de genel olarak uluslararası toplum için faydası yoktur” açıklamasında bulunmuştur. Bush ise, "İran'ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusunda mutabakata vardık. Vladimir'in bu dosya hakkında anlayış sergilemesini takdirle karşılıyorum. Ortak bir hedefe ulaşma konusunda çok yapıcı bir diyalogumuz oldu" demiştir. ABD Başkanı, "Kuzey Kore'nin nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusunda da mutabıkız. İki ülke bu konuda beraberce ve sıkı bir şekilde çalışacaktır" şeklinde konuşmuştur.[42] Ancak bu ortak açıklamalara rağmen Rusya’nın, Tahran ile ilişkilerini bugün dahi sürdürmeye devam etmektedir.

 

2005 yılından itibaren İran’ın nükleer silah üretmeye çalıştığını iddia eden Bush Yönetimi 2007 yılının son ayında 16 önemli istihbarat biriminin onayıyla beklenmedik bir şekilde Ulusal İstihbarat Raporu yayınladı. Bu rapora göre İran 2003 yılında nükleer silah programını durdurmuştu ve İran’ın nükleer silah geliştirme programına bugün başlaması durumunda bunu 2015’den önce mümkün değildi. Rusya’daki bağımsız uzmanların dahi İran’ın nükleer silah geliştirme programı olduğuna yönelik iddialarını bile çürüten! Bu raporla İran’ın ve özellikle de İran ile Rusya arasındaki nükleer işbirliğinin önü açılmıştır. Zaten bu rapordan hemen sonra Rusya İran’a nükleer yakıt sevkıyatına başlamıştır.

 

Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada 16 Aralık 2007 tarihinden itibaren  İran'ın Buşehr nükleer santraline yakıtın gönderilmeye başlandığı belirtilerek, sevkıyatla ilgili tüm denetimlerin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından gerçekleştirildiği ifade edilmiştir. Bakanlık açıklamasında "Nükleer yakıt sevkıyatı Tahran'ın barışçıl amaçlarla nükleer enerji üreteceği konusunda güven sağlayabildiğinin göstergesidir." değerlendirmesinde bulundu. Nükleer yakıt sevkıyatı parçalı olarak iki ay içinde tamamlanacaktır. İran’la olan ilk anlaşma gereğince; kullanılmış nükleer yakıtlar Rusya’ya iade edilecektir. ISNA Haber ajansı ismini açıklamadığı bir nükleer uzmandan edindiği bilgiye göre Tahran'ın Rusya'dan ilk parti olarak 82 ton nükleer yakıt aldığı belirtilmektedir.[43] Bu arada İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mottaki, Buşehr nükleer tesisinin 2008 yılı yazına kadar yarı kapasiteyle faaliyete başlayacağını duyurmuştur.

 

Ahmedinejad sonrası İran dış politikasında Rusya’nın öneminin daha da artması gündeme gelmiştir. “Doğuya dönük politika” olarak adlandırılan bu olgu ABD ve AB karşısında direnebilmek için Rusya, Çin ve Hindistan’ı kapsayacak bir stratejik tutum geliştirilmesi ihtimalini doğurmuştur. “Bu ülkelere yaslanarak Batı’ya direnilebilir ve nükleer diplomaside Batılıların iradesi kırılabilir” düşüncesi ortaya çıkmıştır. Ancak bu süreçte İran’ın dosyasının UAEK’den BM Güvenlik Konseyi’ne gitmesi ve iki yaptırım kararının çıkması, İran’ın hayalini suya düşürmüştür. Rusya’nın füze kalkanı çerçevesinde Gebele Radar İstasyonu’nu ABD ile ortak kullanma önerisi, hayal kırıklığının son perdesiydi. İran böylece, Rusya’ya ne kadar güvenebileceğini ve Rusya’nın kendisini ne kadar koruyabileceğini daha iyi anlamıştır.[44] Tüm bu gelişmelere bakıldığında, İran Rusya’ya dayanarak Batı’ya direnemeyeceğini görmeye başlamıştır. Bu durum birçok İranlı analizci tarafından dile getirilmiştir.[45] Ancak İran, Rusya’nın bütün tavırlarına rağmen ilişkisini bozmamaya gayret etmektedir. Rusya’nın tavırlarını kriz ve tansiyon nedeni yapmamaya özen göstermektedir. İran’ın ABD’ye yaklaşma ihtiyacı bu noktadan bakıldığında çok anlamdır. İran ve Batı arasındaki ilişkiler ve özellikle ABD ile ilişkiler “olumlu seyrederse”, İran’ın Rusya’yla olan ilişkileri çok farklı bir yörüngeye girebilir.[46]

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin yaptığı açıklamada, Rusya'nın, İran ile işbirliğine devam etmeyi arzu etmekle birlikte, bu ülkenin nükleer güce sahip ülkeler arasına girmesine "kesin olarak karşı" olduğunu belirtmiştir.[47]

 

Rusya Devlet Başkanı V.V. Putin, ABD önderliğindeki tek kutuplu bir dünya düzenine karşı olduğunu sert ifadelerle dile getirdiği 10 Şubat 2007 tarihli Münih’teki konuşmasından sonraki soru-cevap bölümünde İran ile ilişkileri konusuna da değinmişti. Putin, Rusya olarak İran’ın kendisini köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi düşmanca bir çember tarafından sarılmış hissetmemesi, iletişim kanalı ve güvenebileceği dostları olduğunu anlaması için İran ile işbirliği yaptıklarını belirtti. Putin sözlerinin devamında, “İran’ın bizi anlamasını ve sinyallerimizi duymasını çok arzu ediyoruz” diyerek aslında bir anlamda İran’ı uyarıyordu. Acaba Putin’in bu temennisi ne kadar gerçekleşti? Bu durum İran tarafında ne seviyede anlaşılmaktadır ve karşılık görmektedir? Gelinen durum itibariyle İran, Rusya’yı anlamamakta ve gerek açık gerekse kapalı verilen sinyalleri duymamakta ısrar ediyor. Rusya, 1696, 1737 ve 1747 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarının oylamalarında kabul oyu kullanmakla sabrının bir sınırı olduğunu ve İran ile ilişkilerinde bir takım kırmızı çizgileri olduğunu açıkça gösterdi.[48]

 

Unutmamak gerekir ki, Rusya da yanı başında uluslararası alanda pek de güvenilir bir imajı olmayan Müslüman bir devletin nükleer silahlara sahip olmasını istemez.

 

Rus uzmanların hesaplamalarına göre İran’ın elindeki Şahap-3 ve diğer geliştirdiği füzelerle hem körfezdeki Amerikan hedeflerini vurabilmekte ve hem de nükleer başlık yakılabilen bu füzeler Rostov Na Donu, Volgograd, Astrahan gibi Rusya’nın güney bölgelerini vurma hedefi içerisine alabilmektedir. Bu sebeple de Rusya her ne kadar İran’ın nükleer santral programını desteklese de bu ülkenin nükleer silahlara sahip olmasını ABD gibi arzu etmemektedir. Ayrıca Rusya ile İran arasındaki barışçıl nükleer alandaki işbirliği anlaşmalarına rağmen İran istihbarat birimlerinin Rusya’dan nükleer bilgiler sızdırmaya çalıştığı da Rusya Federal Güvenlik Servisi FSB tarafından açıklanmıştır.[49] Bu alanda Rusya İran’la sıkı işbirliğine rağmen şüphelerini gizlememektedir.

 

Rusya’nın kuşkulanmak için yeterince sebebi de var aslında. Örneğin, 2005 yılı Ocak ayında Moskova’da İran’ın nükleer çalışmalarının tartışıldığı bir seminerde, İran Dışişleri Bakanlığı Bilimsel-Araştırma Enstitüsü’nden bir üst düzey yönetici, “Her zaman İran, kanunî yollardan satın alınması mümkün olan herşeyi bu yollardan satın aldı. Ancak, İran’ın kendi varlığı tehlike altında olduğu zaman İran bazı şeyleri karaborsadan da almıştır” açıklamasını yaptı. Tecrübeli bir diplomatın sarfettiği bu sözler salonda bulunan RF Dışişleri Bakanlığı temsilcilerini, Buşehr’deki inşaatı sürdüren “Atomstroyeksport” yöneticilerini ve Rusya’dan yapılan her türlü teknoloji ihracını sıkı kontrol altında tutan Rusya Federal Teknoloji ve İhracat Kontrol Servisi temsilcisini bir anda şaşkınlık ve sessizliğe bürüdü. Hatta Federal Teknoloji ve İhracat Kontrol Servisi temsilcisi, aslında İranlı diplomatın hatasını düzeltmesi umuduyla, özellikle bu sözleri doğru anlayıp anlamadığını, Frasça’dan tercüme yapan tercümanın bu cümleleri çevirirken hata yapıp yapmadığını sorma ihtiyacı duydu ve tekrarlamasını istedi. İranlı diplomat sözlerini aynen tekrarlamıştır.[50]

 

İran Dışişleri Bakanı Buşehr atom santrali kapasitesinin yarısının 2008 yılı yaz aylarına kadar tamamlanacağını bildirmiştir. Bakan Menuçehr Mutteki Rusya’nın sekiz aşamada İran’a yakıt göndermeye başladığını belirterek sürecin tamamlanmasıyla İran-Rusya anlaşmaları dahilindeki kurallara göre Buşehr atom santrali kapasitesinin yarısının tamamlanması için ortam hazırlanacağını söyledi. Mutteki Buşehr santralinin diğer bölümünün birinci aşamanın bitmesiyle başlayacağını söyledi. Buşehr atom santrali 1000 megavat elektrik üretimi için tasarlanmıştır. Ayrıca İran elektrik enerjisine olan ihtiyacının bir bölümünü 20,000 megavat nükleer elektrik üretmek istiyor. Öte yandan İslami İran enerji bakanı İran’ın Huzistan eyaletindeki DARKHOVAİN bölgesinde 350 megavat kapasiteli ikinci atom santralinin inşaat işlerinin başladığını belirterek ikinci nükleer santralin ise yerel teknolojiden faydalanarak yapılacağını söylemiştir.[51] Görüldüğü gibi İran uzun vadeli bir nükleer santral programı hazırlamış ve bu alanda da yerli sanayisini kırmaya çalışmaktadır. İran’ın 2021 yılında ulaşmak istediği toplam kapasite 6.000 megawatt gücünde nükleer santrallerdir.

 

Uzay Çalışmalarında İşbirliği

 

İki ülke ilişkilerini sadece nükleer teknoloji alanı ile sınırlamak yetersiz bir değerlendirme olurdu. Nükleer teknolojinin yanı sıra İran ile Rusya arasında uzun menzilli füze geliştirme çalışmaları ve uzay çalışmaları konusunda da işbirliği sürmektedir. İran bu amaçla Uzay Araştırmaları Yüksek Konseyi isimli bir kurum kurmuştur. Bu çerçevede Rusya, İran için “Zohreh” (Zühre) adında bir haberleşme uydusu inşa etmiştir. Yaklaşık 15 yıllık kullanım ömrü olan uydu, Fransız Alcatel’in de içerisinde olduğu bir konsorsiyum tarafından yapılmıştır. Yaklaşık 132 milyon dolar olarak öngörülen proje maliyetinin daha da artması ve proje kapsamının da genişletilmesi beklenmektedir. Zira İran makamları Zohreh’ten sonra Zohreh-2’nin başlatılacağını ifade etmektedir. Zohreh uydusunun inşasının Krasnodar’da bulunan Prikladnaja Maşinka tarafından yapılması planlanmıştır. Rus Sputnik uydusunu temel alan uydu, yine Rus Soyuz uzay aracı ile uzaya gönderilecek ve yeryüzünden 36,000 km yukarıda olacaktır.

 

27 Ekim 2005 yılında Plesesk Uzay Üssü’nden İran’ın casus uydusu Sinah 1 uzaya gönderilmiştir. Rusya’nın Omsk KB Polet fabrikasında yapılan bu uydu 8 milyon dolara ve uzaya gönderilmesi ise 1.6 milyon dolara malolmuştur.

 

Diğer yandan İran, Rusya’nın desteği ile kendi uydusu olan Sinah-1 uydusunu yörüngesine yerleştirmiştir. İsrail’in bir diğer korkusu İran’ın uydu yoluyla erken uyarı sistemine kavuşmuş olmasıdır. Önümüzdeki aylarda İran’ın başka uyduları da uzaya göndermesi beklenmektedir. İran’ın üzerinde çalıştığı önemli bir diğer hedef ise Şahap 4 füzeleri ile uzaya çıkabilmek ve bu uyduları Şahablarla gönderebilmektir. İsrail’in vuracağı hedefler arasında sadece nükleer tesisler değil, uzay programının da bulunduğu belirtilmektedir.

 

İran-Rusya İlişkilerinde Çeçenistan Sorunu ve Pragmatist Dış Politika Uygulamaları

 

Dünyanın birçok bölgesinde (Bosna’dan Afrika’ya; Ortadoğu’dan Güney Amerika’ya kadar) bulundukları ülkelerin rejimleriyle çatışan ve ayrılıkçı hareketler içerisinde bulunan ülke ve gruplara çeşitli vasıtalarla yardım elini uzatan İran’ın Rusya’dan ayrılma çabası içerisinde olan ve bu amaçla da merkezi hükümetle yaklaşık 10 yıl savaşan Müslüman Çeçenlere yardım etmemesi ilginç bir durum ve bir tezat oluşturmaktadır. “Hıristiyan Rusya’ya karşı savaşan Müslüman Çeçenistan’ın” İran tarafından hiçbir şekilde desteklenmemesi ve tam aksine bu hadisede Tahran’ın Moskova’nın yanında yer alması İran’ın tarihsel realist politikaları ile izah edilebilir. Aslında İran’ın pragmatist dış politikası ve gerektiğinde kendi rejimine ters ülkelerle dahi işbirliğine gitmesi sadece Çeçenistan sorunu ile sınırlı değildir. İran’ın daha önce bu tür pragmatist dış politik adımlar attığı ve dış politikasında mezhepsel ve dinsel önceliklerin birçok durumda göz ardı edilebildiği bilinmektedir. Dağlık Karabağ sorunu sebebiyle savaşan Azerbaycan ve Ermenistan’ın bu mücadelesinde Tahran’ın nüfusunun çoğunluğu Şii olan Azerbaycan’a karşı Hıristiyan Ermenistan’ı savunmuştur. Kendi içerisinde 30 milyondan fazla Azerbaycan Türkünün yaşadığı dikkate alındığında Kuzeyinde güçlenecek bağımsız bir Azerbaycan devletinin kendi Güneyi için bir cazibe merkezi olacağını ve Güney Azerbaycan’ın ayrılma yönünde dürtülerini kamçılayacağından korkan İran yönetimi, Erivan’ı desteklemekten çekinmemiştir. Aynı şekilde Tacikistan iç savaşında İslami direnişe karşı Laik yönetimi destekleyen İran, Andican olaylarında yine Müslüman direnişçilere karşı Kerimov yönetiminin yanında yer almıştır. Keşmir sorununda da Müslümanların yanında yer almaktan çekinmiş ve tarafsız kalmayı yeğlemiştir. Aynı şekilde Tayvan konusunda Çin’in yanında yer alan Tahran 30 milyondan fazla Müslüman Türkün yaşadığı Doğu Türkistan bölgesi konusunda kesinlikle Çin’in politikalarını desteklemektedir. Irak ile yıllarca savaşan İran’ın Müslüman Arap ülkeleri ile ilişkilerinde de yine Fars milliyetinin ve Şii mezhebinin ortak Müslüman kimliğinin önüne geçtiği görülmektedir. İsrail-Filistin sorununda da Tahran’ın Filistinlileri desteklemesi tamamıyla Tahran dış politikasının pragmatist yaklaşımı ile örtüşmektedir.[52]

 

İran’ın bu pragmatist dış politikası Rusya açısından son derece önemlidir. Zira, Rusya’nın hemen yanıbaşında Çeçenistan’daki Rusya karşıtı Çeçenleri ve Radikal İslami güçleri destekleyen bir İran’ın, Başta Tacikistan olmak üzere Orta Asya’daki ve Afganistan’daki güçleri destekleyen ve bölgeyi terörize etme kapasitesi bulunan bir İran’ın Rusya’nın karşıtı olması yerine yanında olması tamamıyla Rusya’nın çıkarınadır. Ayrıca dost ve müttefik bir İran bölgede ABD’ye karşı Rusya’nın isteyip de söyleyemediği şeyleri rahatlıkla ifade edebilir. NATO’nun doğuya doğru genişlemesine karşı Rusya’yla birlikte omuz omuza mücadele edebilir.

 

Hazar’ın Statüsü Konusunda İran-Rusya İlişkileri

 

1991 yılına kadar Sovyetler Birliği ve İran arasında bölünen Hazar, SSCB’nin yıkılmasından sonra Rusya Federasyonu, Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Kazakistan tarafından çevrelenen yeni bir coğrafi statü almıştır. Hazar, coğrafya kitaplarında ve çeşitli ansiklopedilerde “dünyanın en büyük (tuzlu su) gölü” olarak tanımlansa da, tarih boyunca hep bir “deniz” olarak algılanmış ve bu şekilde isimlendirilmiştir.

 

Rusya Federasyonu, Türkmençay Anlaşmasına göre 1828’den itibaren Hazar üzerinde tam hakimiyetini sürdürmekteydi. Bununla birlikte 1921 yılında Rusya içerisinde bulunduğu siyasi şartlar sebebiyle Hazar’da İran’a kullanım hakkı vermişti. İran’ın bu hakkını 1953 yılına kadar pek kullanılmamıştı ve bu tarihe kadar Hazar’da esas insiyatif SSCB’de olmuştur.[53]

 

1920’lere kadar Çarlık Rusyası egemenliğinde olan Hazar Denizi konusunda İran ile Rusya arasında 26 Şubat 1921’de “Dostluk ve İşbirliği” Anlaşması imzalanarak daha önceki imzalanan tüm anlaşmalar iptal edildi ve her iki ülkeye seyrüsefer (navigation) serbestisi getirilmiştir. Bu yeni anlaşmayla İran Hazar’da kendi bayrağı altında seyrüsefer hususunda Rusya ile eşit haklara sahip olmuştur. Bu anlaşmadan sonra kurulan SSCB 1 Ekim 1927’de İran’la yeni bir anlaşma daha imzalamış ve Hazar Denizi resmen “Sovyet-İran denizi” olarak kaydedilmiştir.[54] SSCB ve İran arasında bölünen Hazar Denizi’nin bu bölünmüşlüğü böylece hukuki bir kimlik kazanmıştır.

 

27 Ağustos 1935’de Sovyetler Birliği ve İran arasında imzalanmış “Ticaret, Gemicilik ve Meskunlaşma Hakkında Anlaşmanın” ardından 25 Mart 1940’ta imzalanan “Ticaret ve Seyrüsefer Anlaşması” ile Hazar Denizi’nin uluslararası hukuki statüsüne biraz daha açıklık getirilmiştir. 1940 Anlaşması, genel olarak 1935 anlaşmasını tekrar etmenin yanısıra kıyıdaş ülkelere (İran ve SSCB), off-shore sularda, 10 deniz millik[55] bir alanda (karasularında) serbest balıkçılık yapma hakkı tanımıştır.[56] Ayrıca 1935 ve 40 Anlaşmalarında Hazar’ın, SSCB ve İran’a ait kapalı bir “Sovyet-İran denizi” (enclosed sea) olduğu vurgulanmış ve Hazar’ın iki ülkenin ortak egemenliğinde (joint sovereignty) olduğu ve bu durumun hayati önem taşıdığı belirtilmiştir.[57] SSCB ve İran’ın, Hazar’ı “sadece iki ülkeye ait bir su parçası” olarak tanımlamalarındaki esas amaç Hazar’ı dış müdahalelere kapamak olmuştur.

 

Hazar Denizi’ne ilişkin SSCB ve İran arasında birçok anlaşmanın bulunmasına rağmen bu anlaşmaların hiçbirinde denizin statüsü tam olarak belirlenmediği gibi iki ülke sınırlarına da bir netlik getirilmemiştir. Bu durum iki ülke ilişkilerinde karışıklıklara sebep olmaktaydı. Bu sebeple 1935’de Stalin, gizli bir emir vererek İçişleri Komiseri Henri Yagod’dan SSCB-İran sınırını belirlemesini istedi. Yagod, yapmış olduğu çalışmalar neticesinde, SSCB’nin güneyde İran sınırındaki en uç noktaları olan Astara (Azerbaycan) ve Hasan Kuli (Türkmenistan) arasında bir hat çekerek İran ile sınırları oluşturuldu.[58] Bu bölünme ile Azerbaycan-İran sınırındaki Astara’dan Türkmenistan-İran sınırındaki Hasan Kuli bölgesinin kuzeyinde kalan Hazar’ın yüzde 88’lik kısmı, SSCB’nin ulusal sektörü olarak kabul edildi.[59] İran ise güneyde kalan yüzde 12 ile yetinmek durumunda kaldı.[60] Tamamıyla bir “Sovyet denizi” görüntüsünde olan Hazar’da Astara-Hasan Kuli hattı Sovyet askerleri tarafından SSCB’nin sınırları olarak korunmuştur.

 

Şüphesiz ki, bu karar Sovyetler Birliği’nin tek taraflı bir kararıydı ve İran’a danışılmadan alınmıştı. İran ise ne Stalin döneminde ne de daha sonra, SSCB karşısında hiçbir zaman bu sınırlara itiraz etme cesaretini kendinde bulamamıştır. Ancak SSCB’nin dağılması ile kuzeyde ortaya çıkan yeni ve nisbeten zayıf bağımsız devletler karşısında İran, Hazar’daki sınır sorununu yeniden gündeme getirdi.

 

Sovyetler Birliği, Hazar’da çizdiği bu sınırın ardından, 1949 yılından itibaren 10 millik sınırının ötesindeki kendi ulusal sektörü içerisinde İran’a danışma ihtiyacı bile hissetmeden petrol arama faaliyetlerine başladı. Bu çalışmalar 1949’da neticesini verdi ve SSCB, Hazar’ın Azerbaycan sektöründe “Neft taşları” olarak bilinen büyük petrol yataklarını işletime açtı. İran ise buna cevap olarak 1950’de kendi sahillerinde (Enzeli) petrol arama faaliyetlerine başladı.[61] Ancak İran hiçbir zaman Hazar’ın kendisine ayrılan sektöründe, ekonomik anlamda önemli bir çalışmada bulunmadı.

 

1970 yılına gelindiğinde SSCB Petrol ve Gaz Bakanlığı (Minneftgaz SSCB) Hazar’da giderek arttırdığı petrol arama ve işletme faaliyetlerini teknik olarak bir düzene sokmak ve işleri sistemin mantığına uygun olarak daha planlı yapabilmek için Hazar’ın “Sovyet” sektörünü dört Sovyet cumhuriyeti (Rusya SSC, Azerbaycan SSC, Kazakistan SSC ve Türkmenistan SSC) arasında bölgesel sektörlere böldü.[62]

 

Ancak zaman içerisinde, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, Hazar’da Rusya dahil dört yeni kıyıdaş cumhuriyet ortaya çıktı. Bu ülkeler, başta Rusya Federasyonu olmak üzere, tabiatıyla kendilerini Sovyetler Birliği’nin doğal mirasçısı olarak gördüler. 21 Aralık 1991’de (eski) Sovyet cumhuriyetleri Kazakistan’da bir araya gelerek “Almata Deklerasyonu”nu imzaladılar ve kendilerini SSCB’nin ortak mirasçısı kabul ettiler.[63] Bu anlaşmayla aynı zamanda kıyıdaş ülkeler İran ile SSCB arasında imzalanan 25 Mart 1940 tarihli Ticaret ve Gemicilik Anlaşması’nı ve SSCB-İran sınırını oluşturan Astara-Hasan Kuli hattını da hukuki olarak kabul etmiş oldular. Ortak mirasın bir diğer sonucu da kıyıdaş ülkelerin 1970’te yapılan iç bölümlemeyi yavaş yavaş kendi “ulusal sektörleri” olarak tanımaya başlamaları idi.

 

Aslında Gorbaçov’un 1985’de iktidara gelmesi ve dışa açılma politikaları uygulamasıyla Hazar bölgesinin zengin hidrokarbon kaynakları daha Sovyetler Birliği dağılmadan Batılı sermayenin ilgisini çekmeye başladı. İlk olarak 1989’da Kazakistan SSC Devlet Başkanının, SSCB Neftgazprom’un başkanı Viktor Çernomirdin’i ikna etmesi neticesinde “Chevron” şirketiyle “Tengiz” yataklarının kullanımı konusunda görüşmeler başlatıldı.[64] Bu görüşmeler o tarihe kadar bir Sovyet-İran denizi sayılan Hazar’a ilk yabancı sermaye çekme girişimleriydi. Diğer yandan 18 Ocak 1991 tarihinde Azerbaycan SSC Bakanlar Kurulu (Başbakanlık) ve SSCB Petrol ve Gaz Sanayi Bakanlığı ortak bir karar alarak Azerbaycan’ı kendi sektöründe çıkarılan petrolün sahibi olarak tanıdı. Günümüzde “Çernomirdin hattı” olarak bilinen bu anlaşmayla Azerbaycan aynı zamanda Türkmenistan SSC ile sınırlarını belirlemiş oldu.[65]

 

Hazar’ın statüsü sorunu bağımsızlık sonrası çeşitli görüşmelerin konusu olsa da bir türlü çözülememiştir. Statü konusunda kıyıdaş ülkeler farklı görüşler ileri sürmüşleridir. Bu ülkelerden İran’ın görüşüne göre Hazar Denizi, bir sınır gölü olarak tarif edilebilir ve buradan hareketle, Hazar kıyı devletleri arasında eşit alanlara ayrılmak durumundadır (deniz yatağı ve su yüzeyi de dahil olmak üzere). İran, Hazar’ın yüzde 20 prensibi ile beş eşit parçaya bölünmesi veya tamamıyla ortak kullanıma açılması gerektiği yönünde ısrar etmektedir.[66]

 

İran tarafından teklif edilen “ortak sahiplik” (condominium) veya Hazar’ın beş eşit parçaya (yüzde 20) bölünmesi teklifinin kabul görme şansı oldukça azdır. Zira Hazar Denizi’nin yaklaşık yarısına sahip olan Kazakistan ve Rusya bu teklife sıcak bakmamaktadırlar.[67] Zaten Azerbaycan da Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesindeki ısrarlarını sürdürmektedir. Hazar’da sadece Kazakistan’ın payı yüzde 20’nin üzerindedir; İran dışındaki diğer kıyıdaş ülkelerin (Rusya, Azerbaycan ve Türkmenistan) payları yüzde 20’nin altındadır.[68] İran ile sınırı olan kıyıdaş ülkeler (Azerbaycan ve Türkmenistan), kendi paylarından güneyde İran’a verdikleri takdirde, bunu yerine, kuzeyde Kazakistan’dan pay alamayacaklarının farkındadırlar. Bu sebeple de İran’ın bu teklifine hiçbir ülke sıcak bakmamaktadır.

 

İran’ın Hazar bölgesindeki tutum ve davranışlarının sebebini sadece bir ülke ile (Azerbaycan) sınırlandırmak yetersiz kalacaktır. Zira Hazar’ın güneyinde ehemmiyetsiz bir bölüme sahip olan İran kendi payına düşen kısımdan (yüzde 12) memnun değildir ve kendi sınırlarını Hazar’ın ortalarına doğru genişleterek Hazar’ın içlerine doğru “stratejik derinlik” elde etmek istemektedir.

 

Hazar Denizi’nin ulusal sektörlere bölünmesi durumunda; Kazakistan yüzde 29.6 (111.296 km2), Azerbaycan yüzde 19.5 (73.320 km2), Rusya yüzde 18.7 (70.312 km2), Türkmenistan yüzde 18.4 (69.14 km2), İran yüzde 13.8’lik (51.888 km2) bir paya sahip olacaktır.[69] Görüldüğü gibi beş kıyıdaş ülkeden dördü yüzde 20’nin altında paya sahipler. İran’ın şimdiki “ortay hat” prensibini kabul etmesi durumunda SSCB döneminden kalma yüzde 12’lik payı yüzde 2 daha artarak (belki de biraz daha fazla) yüzde 14’e ulaşabilecektir.[70]

 

Rusya’nın Hazar’ın statüsü tartışmalarında ön plana çıkardığı hususlar genel olarak şu noktaları ihtiva etmekteydi: “Hazar’ın kaynaklarına yönelik tek taraflı hareketler uluslararası hukuka aykırıdır ve bu su havzasının eko-sistemine zarar vermesi tehlikesini ortaya çıkarmaktadır. Hazar Denizi ve onun kaynakları bütün kıyıdaş ülkelerin ortak kullanımında olmalıdır”[71] Hazar Denizi’ni kıyı devletlerle ortak olarak (median line) kullanmak isteyen Rusya’nın yaklaşımında önceleri politik kaygılar daha ön plana çıkmaktaydı.

 

Rusya başlangıçta Hazar’ın beş kıyıdaş ülke arasında bölüştürülmesine şiddetle karşı çıkıyordu. İlk zamanlar Rusya’nın Hazar konusundaki tutumu oldukça sertti. Ancak zaman içerisindeki gelişmeler Rusya tarafında yeni fikirleri ortaya çıkarmıştır. Zira Kazakistan ve Azerbaycan’ın kendi sektörlerini belirleyerek uluslararası büyük petrol şirketlerini buralara yatırıma celbettiğini ve Batı’nın desteğini sağladıklarını gören Rusya yeni bir strateji belirleyerek bu “de facto” oluşumun dışında kalmamak için girişimlerde bulundu. Su yüzeyinin ortak kullanımı konusunda taviz alarak Temmuz 1998’de Kazakistan ile Hazar’ın kuzey kısmıyla ilgili olarak deniz yatağı için ortay hat prensibini, su yüzeyi içinse ortak sahipliği içeren bir anlaşma imzaladı. Bunu Azerbaycan ile 9 Ocak 2001’de yapılan benzer içerikli anlaşma izledi.[72]

 

Rusya Federasyonu ilk başlarda Hazar’ın “kondominimum” prensibi ile 12-24 millik bir sahil şeridinin kıyıdaş ülkelere bırakılması ile kalan alanın ortak olarak kullanılması gerektiğini savunmaktaydı. Rusya Federasyonu’nun kendi savunduğu fikirlerinden taviz vererek Hazar’ın dibinin sektörlere bölünmesine destek vermesinde bu ülkenin ulusal sektöründe (“Xvalınskaya” yatağı) çok zengin petrol yataklarının bulunması da etkili olmuştur. [73] Dönemin Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Boris Pastuxov bu politika değişikliğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “realiteyi tanımak gerekiyor”[74]

 

Mart 2001’de İran Cumhurbaşkanı Muhammet Hatemi’nin Moskova ziyareti sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptıkları görüşmede “Rusya ve İran’ın “Hazar Denizi’nin statüsü resmi olarak belirlenmeden Hazar’da diğer kıyıdaş ülkeler tarafından çizilmiş hiçbir sınırın tanınmayacağı”,[75] statü sorunu çözülünceye kadar 1940 yılı anlaşmasının geçerli olduğu ve çalışmaların ancak beş ülkenin anlaşmasından sonra başlanabileceği yönünde ortak bir açıklama yapmışlardır.[76] Söz konusu açıklamada, bugüne kadar yapılmış tüm “off-shore” sözleşmelerinin de illegal olduğu ifade edilmiştir. Rusya’nın bu açıklamanın ve İran’ın görüşlerinin aksine bir tutum içerisinde olduğu görülmektedir. Zira Hatemi’nin bu ziyareti sırasında önemli silah anlaşmaları yapılmıştı ve Rusya’nın silah satımı hatırına böyle bir açıklamaya gittiği yorumları yapılmıştır.

 

Hazar sorununda Batılı ülkelerin ve uluslararası petrol şirketlerinin konuyu siyasallaştırdığını ileri süren İran[77], ısrarla Hazar’ı uluslararası aktörlerin dışında tutmaya çalışmaktadır. Diğer yandan İran, bir yandan bölgede Batı’lı ülkelerle mücadele ederken diğer yandan da Rusya ile de nüfuz mücadelesi içerisindedir.

 

İran’ın yüzde 20’lik payda ısrar etmesi ve Hazar’da silahlanmaya başlaması durumunda bölgede önemli bir müttefik pozisyonda bulunan İran ve Rusya’nın karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Hazar’ın statüsü belirlenirken su yüzeyinin ortak kullanımı prensibinin kabul edilmesi durumunda Rusya deniz gücünün rahatlıkla İran kıyılarına kadar gelerek bu ülkeyi tehdit eder konuma gelmesinden Tahranın duyduğu rahatsızlık bilinmektedir.[78] Daha SSCB döneminde yapılan anlaşmalarla Hazar’da sadece Rusya bir deniz donanması bulundurabiliyordu.

 

Bugün gelinen noktada Hazar Denizi Bölgesinden İran-Rusya ittifakı, üçüncü ülkelerin bölgeden uzak tutulması konusunda belirgindir. Öte yandan Rusya’nın 1998’den itibaren Hazar’ın statüsü konusundaki görüşünde değişikliğe gitmesiyle iki tarafın görüşleri Hazar’ın statüsü konusunda eskisi kadar örtüşmemektedir.[79]

 

ŞİÖ Çerçevesinde İşbirliği

 

Şanghay İşbirliği Örgütü’nü bölgede “Amerika’yı İstemeyenler Kulübü” olarak gören İran’ın en önemli hedeflerinden birisi bu örgüte tam üye olmaktı. Bunun için İran’ın Orta Asya cumhuriyetleri başta olmak üzere Çin ve Rusya nezdinde diplomatik girişimlerini yoğunlaştıran Tahran yönetimi sonunda bu örgüte gözlemci üye statüsüyle dahil olmuştur. Aslında İran bu girişimleri çok daha önce başlatmış olmasına rağmen İran’ın açıktan Amerikan ve İsrail karşıtlığı daha yapılanma aşamasında olan örgüte zarar vereceği düşünüldüğünden İran bu örgüte hemen alınmamıştı. Hatta o dönem bu Rusya ve Çin arasında bazı sıkıntıların da ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

 

Rusya, 2005 yılının başında İran’ın talebi üzerene İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’ne katılmasını önermişti. Ancak Çin bunu kabul etmemişti. Bunun üzerine ise Moskova örgütün genişlemesini durduracağı tehditte bulunmuştu. Yapılan görüşmeler neticesinde ise İran, Pakistan ve Hindistan’ın örgüte gözlemci üye olması kabul edilmişti. 14 Haziran 2005’te gerçekleşmiş olan ŞİÖ Dışişleri Bakanları toplantısında söz konusu üç ülkenin örgüte gözlemci üyesi oldukları resmi olarak beyan edilmişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Nisan 2006’da, 15 Haziran 2006’da düzenlenecek ŞİÖ liderler zirvesine Moğolistan, Pakistan, İran ve Hindistan başbakanlarının gözlemci üye olarak, Afganistan liderinin diyalog ülkesi olarak davet edildiğini açıklamıştı. İran ile Batı arasındaki nükleer sorunun gerginleştiği bir dönemde İran’ın davet edilmesi söz konusu sorunun Batı ülkeleri iştirak edemediği bir ortamda müzakere zemininin sağlandığı yorumlarına yol açmıştı. Ardından İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad bu daveti kabul etmiş ve toplantıya katılmıştır.[80]

 

İran’ın ŞİÖ’ye girişini aktif olarak destekleyen Rusya bu konuda Çin’le ters düşmeyi bile göze almıştır. Rusya’ya göre ŞİÖ’nün genişlemesi konusunda daha temkinli olan Çin ise Rusya’nın yoğun baskılarına dayanamayarak İran’ın gözlemci üyeliğini kabul etmiştir. İran’ın ŞİÖ’ye üyeliğine batılı ülkeler tepki göstermiştir. Donald Rumsfeld Singapur Konferansı’nda yaptığı bir konuşmada bu duruma tepkisini şöyle ifade etmiştir: “Terörle mücadele etmek istediğini söyleyen bir örgütün dünyadaki terörist ülkelerin başında yer alan bir ülkeyi içerisine almak istemesi şaşırtıcıdır.” Bu açıklama ise ŞİÖ’den anında cevabını buşmuştur. Çin İran’ın üyeliğini istemeden de olsa kabul etmiş olmasına rağmen İran’la ilgili bu suçlama karşısında İran’ı savunmuştur. ŞİÖ’nün Çinli Genel Sekreteri Zhang Deguang bu konuda yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Gözlemci statüsündeki üyelerimize teröre destek ülkeler tanımlaması yapılmasına katlanamayız. Eğer teröre destek verdiklerine inansaydık onları örgütümüze davet etmezdik.” Görüldüğü gibi İran’ın bu örgüte üyeliği örgütle batı arasında sorunların yaşanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple İran’ın çok istediği tam üyelik sorununun çok kısa sürede çözülmesi beklenmemektedir.

 

Sovyet İmparatorluğunun çökmesinin bir numaralı faili olarak Amerika’yı gören Rus halkının SSCB dağıldıktan sonra ABD tarafından kurulmaya çalışılan tek kutuplu dünya düzenine karşı çıkışları ve ABD karşıtı çevreleri örgütleme çabaları İran’ı Rusya’nın doğal müttefiki olarak ortaya çıkarmaktadır. Bölgede Beyaz Rusya, Özbekistan, Çin ve Hindistan ile kurulmaya çalışılan ve ABD karşıtlığında birleşen ülkeler (her ne kadar Hindistan bu cenahın şimdilik pasif bir üyesi olsa da) İran’ı da aralarına alarak Amerikan karşıtı cepheti genişletmektedirler. ŞİÖ bu amaçlar için ideal bir şemsiye örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Beyaz Rusya şimdilik bu örgütün üyesi olmamakla birlikte sonraki dönemlerde örgüte üyeliğe alınarak örgütün AB ile doğrudan sınırdaş olması ihtimali de mevcuttur.

 

Moskova-Erivan-Tahran Hattı

 

Bölgedeki jeopolitik hesaplamalarda en çok konuşulan eksen Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan hattına karşılık İran-Ermenistan-Rusya üçgenidir. İran’ın Rusya ve Ermenistan ile geliştirdiği ilişkiler ve eksenli değerlendirmeleri haklı çıkaracak niteliktedir. 26 Ocak 2007’de Rusya’nın Komersant gazetesinin yazdığına göre, 24 Ocak 2007’de Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’ın Rusya ziyareti sırasında İran-Rusya enerji işbirliği alanını yakından ilgilendiren önemli bir proje gündeme gelmiştir. Rusya’nın Gazprom şirketi Ermenistan-İran sınırında bulunan Megri ilinde petrol rafinerisi kuracaktır. İlk hesaplamalara göre 2.8 milyar dolar maliyeti olan rafinerinin yıllık kapasitesi 7 milyon ton olacaktır. Yıllık ihtiyacını karşılamak için bu petrolün 250 bin tonu Ermenistan’a verilecektir. Rafineriye petrol İran’dan gelecek ve işlenmiş petrolün bir kısmı tekrar İran’a dönecektir. Petrol Rusya şirketi tarafından Tebriz-Megri arasında yapılacak petrol boru hattı aracılığıyla rafineriye ulaştırılacaktır. 12 Mayıs 2007’de Ermenistan’da yapılacak seçimler öncesi Batıcılarla-Russeverler arasında rekabet açısından önemli olduğu düşünülen proje, hem Rusya’nın hem de İran’ın Ermenistan’ı Batı’ya kaptırmama çabalarından kaynaklanmaktadır. Burada bir farklılık var ki o da Rusya’nın Ermnistan’ı tamamen İran’a kaptırmama çabalarıdır. Aynı zamanda son dönemlerde önemli başarılara imza atan Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye jeopolitik üçlüsüne karşı Rusya-İran ikilisinin daha az zarar görmesi için Ermenistan’ı koruma girişimidir.

 

Değerlendirme

 

Ahmedinejad, dış politikada tehdit ve kriz politikası uygulayarak, yıllardır uygulanan sınırlı uzlaşı politikasından daha fazlasını elde edeceğini düşünmektedir. Dışarıda tansiyonu sürekli artırarak iç politik dengeleri kendi lehine çevirmekte, ülkede genel itibariyle sınırlı olan desteğini artırmak ve halkı etrafında kenetlemek istemektedir. Bu yönde nispeten başarılıdır. İran’a olası bir müdahale İran halkının Ahmedinejad etrafında daha fazla kenetlenmesiyle neticelenebilir. Aynı şekilde bu kriz politikaları ile dikkatleri ekonomik olarak gerçekleştirilemeyen reformlardan uzaklaştırabilmektedir.

 

İran’da bütün cumhurbaşkanlarını etkisi altında tutmayı başaran güçlü molla ekibine karşı askerleri arkasına alarak ilk defa cumhurbaşkanı sıfatıyla mollalara karşı güçlü bir konuma yükselmeyi başarmıştır. Bölgede, daha önce ABD ile işbirliğine giderek ABD’nin Afganistan ve Irak operasyonları ile rakipleri devre dışında bırakılmış ve İran hiç olmadığı kadar güçlenmiştir. Aynı şekilde Ortadoğu’da Şii potansiyelini canlandırma kapasitesine ulaşan İran’ın bu ortamda nükleer silah edinerek İsrail ve ABD’ye karşı, sonsuz bir koruma kalkanı elde etmek istemektedir. Krizle petrol fiyatlarını yükseltmekte, bununla ekonomik olarak gelirlerini artırırken Batılı ülkeleri petrol silahı ile tehdit edebilmektedir. İran bölgede Avro üzerinden işlem yapacak Petrol Borsası açmak istemekte ve petrol satışlarını Avro ile yapma kararı almaktadır. Bu durum ABD’nin küresel kozu olan dolara bir meydan okuma olarak algılanmaktadır. Bu girişime Rusya ve Çin gibi bölgenin güçlü ülkelerinin de destek verme ihtimali ABD’yi tedirgin etmektedir. En son İran Milli Petrol Şirketi Genel Müdür Yardımcısı Muhammed Ali Hatibi, iki ay önce, petrolün yüzde 65'ini Euro, yüzde 20'sini de Japon Yen'i ile sattıklarını bildirmişti. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad da doları 'değersiz bir kâğıt parçası' olarak nitelendirmiş ve OPEC üyelerini petrol satışında dolardan vazgeçmeye çağırmıştı.

 

İran büyük bir risk almasına rağmen tarihi bir dönüm noktasındadır. Katlanılan riski başarılı bir şekilde yönetmesi ve İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bu üstünlüğünü elindeki zengin enerji kaynakları ve bölgedeki Şii potansiyeli canlandırabilmesi durumunda bölgede bir daha geri döndürülemeyecek bir güç dengesine sahip olacağı hesaplanabilir. Aksi takdirde İran bunları yapamaması durumunda ülkenin etnik hassasiyeti de dikkate alındığında kendisinin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) önünde bir engel olduğunun ve sıranın kendisine geleceğinin bilincindedir. Ancak, İran büyük bir risk almıştır. ABD-İsrail ikilisinin müdahale seçeneklerini artık raflardan çıkararak masaya yatırdığı bilinmektedir.

 

Ahmedinejad’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerindeki ısrarı ve bütün dünyayı karşısına alacak tavırlar içine girmesinde şu gerekçelerin etkili olması ihtimali yüksektir:

 

·         Tahran yönetimi Irak’taki Şiiler üzerindeki etkisinin farkındadır ve bunu ABD’ye karşı kullanabileceğini düşünmektedir. Bu konuda İran’ın eli son derece güçlüdür.

·         İran’ın aynı şekilde Afganistan’da da güçlü uzantıları vardır ve bunu da koz olarak kullanabileceğini hesaplamaktadır.

·         Filistin’de Hamas’ın ve Lübnan’da da Hizbullah’ın kazandığı zaferler, İran’ın bölgede elini güçlendirmiştir.

·         İran, Suriye ile tam bir ittifak içerisinde görünmektedir. Ancak Suriye kendi rejimini koruma telaşındadır.

·         İran, son zamanlarda geliştirdiği füze programları ve Rusya’dan (Kuzey Kore ve Çin’den) aldığı askeri teçhizatla güçlü bir orduya sahip olduğunu düşünmektedir. Bunda ordunun yönetimde etkinliğinin giderek artmasının da rolü büyüktür.

·         BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in kendisini destekleyeceğini düşünmektedir. Ancak biz bu konuda anılan bu ülkelerin ABD ile girişecekleri pazarlıklardan istediklerini almaları durumunda İran’a sırt çevirebileceğini düşünmekteyiz.

·         İran, petrol fiyatlarını artırma tehdidi ile dünyaya ikinci bir petrol şoku yaşatma yönünde pompaladığı tehdidin çok da geçerli olamayacağı düşünülmektedir. Zira nükleer bir İran ile artan petrol fiyatları arasında yapılacak bir tercihte ikinci şıkkın ağır basacağı düşünülmektedir.

·         İran, Bush’un Irak müdahalesi sebebiyle iç politikada desteğinin azaldığını hesaplamakta ve İran’a müdahalede bulunmaya cesaret edemeyeceğini düşünmektedir. Aynı şekilde yaklaşan Kongre seçimleri sebebiyle de bu müdahale ihtimalinin zayıfladığını hesaplamaktadır. Ancak, Irak’tan farklı olarak İran’a müdahale ABD halkına yapılacak propaganda bombardımanı ile yeterli desteği bulabilir kanaatindeyiz.

 

Petrol Fiyatları

 

İran’ın nükleer krizinin en önemli sonuçlarından birisi de bu gerginliğin petrol fiyatlarına olan etkisidir. Zira dünyadaki petrol ve doğal gaz rezervleri açısından II. sırada ve bu rezervlerin üretimi açısından ise IV. sırada olan İran’ın enerji piyasalarında alacağı tavır ve bu ülkede ortaya çıkabilecek durum değişikliği enerji fiyatlarını doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Bu manada İran’ın BM Güvenlik Konseyi’ne sevki dahi petrol fiyatlarını hareketlendirirken, bu ilkeye yönelik alınacak bir ambargo kararı ve/veya askeri müdahale petrol fiyatları 100 dolarlık psikolojik sınırı geçebilir.

 

İran’ın bu denli radikal adımlar atması ve kendisine karşı bir ambargo ve müdahale kararının olmayacağını belirtmesi de bu petrol fiyatlarının yükselmesine olan inancıdır. İran’a göre petrol fiyatlarının yükselmesi Batı ekonomilerini çok zor duruma sokabileceğinden Batılı ülkeler bu yönde karar alamazlar. Ancak Batılı ülkeler petrol fiyatlarında yaşanacak bir artışla, nükleer bir İran arasında tercih yapma durumunda kalırsa çok muhtemeledir ki, artan maliyete rağmen nükleer bir İran’ı tercih etmeyeceklerdir. Diğer yandan bir hususunda belirtilmesi gerekir. Petrol fiyatlarının İran’ın çıkardığı krizle yükselmesi ve bu işten en çok karlı çıkan iki ülkenin İran ve Rusya olması da not edilmelidir. Her iki ülkede de daha çok kamu elinde olan petrol sayesinde hükümetler kasalarını doldurmakta ve hükümet icraatları “petro-popülizm” mantığı ile yürütülmektedir.

 

İran’a Müdahale Seçeneği

 

İran’a yönelik muhtemel operasyonların temel örnek noktasını daha önce benzer bir pozisyon alan Irak’taki tesislere yapılan saldırılar teşkil etmektedir. 7 Haziran 1981’de İsrail uçakları Bağdat’ın 18 km güneydoğusundaki Al-Tuvaitha’daki Osirak Nükleer Reaktörü’nü vurmuştur. Bugünlerde İran operasyonlarına örnek gösterilen Osirak tesisinden farklı olarak İran’daki tesisleri vurmanın önemli zorlukları mevcuttur. Şu husus gözlerden uzak tutulmamalıdır. İran’a yapılacak bir müdahalenin çok da kolay olmayacağı ve İran’ın birden fazla yerde (en az 20) nükleer tesislerinin bulunması, bunların bir kısmının yeraltında olması ve ülke coğrafyasının derinliği ile Tahran’ın Rusya’dan aldığı Tor M-1 füzesavar sistemleri ile güçlü bir hava savunma sistemine kavuşmuş olması, bu ülkeye yönelik saldırı seçeneklerini zorlaştırmakta ve kısıtlamaktadır. İran coğrafyasının stratejik derinliğe sahip olması ve bu ülkedeki nükleer hedeflere saldırmak için aynı zamanda askeri hedeflere de saldırma gerekliliği İran’a saldırı seçeneğini bir hayli zorlaştırmaktadır.[81]

 

Aynı şekilde, bu ülkenin bütün dünyada terör faaliyetlerine girişme kapasitesinin bulunması da bir diğer endişe kaynağıdır. Zaten Batılı uzmanlar da İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir askeri saldırının başarılı olacağına kesinlikle garanti vermemektedirler. Böyle bir saldırı durumunda atom programını durdurma hedefinin tutturulamayacağı Ahmedinejad’a İran’da daha fazla taraftar kazandıracağı dahi ileri sürülebilir.

 

Türkiye’nin Konumu

 

Türkiye’nin çevresinde bu kadar çok sayıda nükleer silaha sahip ülke varken buna yenilerinin eklenmesi Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Aynı şekilde İran’ın nükleer silah yapma kapasitesine sahip olmasına İsrail ve ABD’nin her ne pahasına olursa olsun izin vermeyecekleri geçeği de bölgede yeni bir savaş, hatta İran’ın bölünmesine kadar gidebilecek bir süreci başlatma potansiyeli taşımaktadır.

 

ABD ve İsrail’in İran’a bir saldırısı gerçekleştirmesi durumunda Türkiye’nin aktif ya da pasif bu saldırıdan etkileneceği muhakkaktır. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında ise Irak, İran, Türkiye ve Suriye aslında aynı 'puzzle'ın bir parçası olduğu ve birinin başına gelenler diğerini doğrudan etkileyeceği görülmektedir.

 

Türkiye güvenliğinin büyük bir oranda İran'a bağlı olduğunun bilincindedir. ABD’nin müdahale gündemine aldığı İran ve Suriye büyük Kürt grupların yaşadığı bölgedeki dört ülkeden ikisidir. Irak zaten ABD müdahalesi sonucu parçalanma noktasına gelmiştir. İran ve Suriye de muhtemel bir müdahalenin ardından Irak’la benzer kaderleri paylaşabilir. Bu durum ise bölgede üç komşu devlet içindeki Kürt unsurları birleşme yönünde kamçılayabilir. Ve elbette ki, böyle bir durumdan Türkiye’deki Kürtlerin etkilenmemesi mümkün değildir. Eğer İran rejiminin yıkılması söz konusu olursa, Türkiye, İran, Irak ve Suriye'den toprak alarak bağımsız bir Kürdistan'ın kurulmasının önlenemeyeceği yüksek bir ihtimaldir.

 

İran “Nükleer silahlara yönelme niyetimiz yok.” derken Türk Dışişleri Bakanlığı, İran'ın barışçıl enerji üretimi için nükleer programına devam etme hakkına sahip olduğunu, ancak İran yönetiminin silah üretme niyeti gütmediği konusunda da tüm dünyaya güvence vermesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu durum Türkiye’nin de nükleer enerji elde etme isteği ile izah edilmektedir. Ancak bölgede uzun yıllar içerisinde kurulan askeri dengeler İran’ın nükleer silahlara sahip olması ile bir anda değişebilir. Bu durumda İran’ın hem Türkiye ve hem de Hazar bölgesine yönelik politikalarında Türkiye dengesini (gerekirse) fazla dikkate almayacağı düşünülebilir. Diğer yandan İran’ın nükleer silahlara sahip olması bu ülkeyi kendisine rakip ve tehdit olarak gören bazı zengin Arap ülkelerini de benzer bir sürece itebilir.

 

Nükleer güce erişmiş bir İran’ın bölgede kontrol edilmesinin güç olacağı ve bu çerçevede Hazar Denizi petrollerinden pay alma isteği ve Kuzey Azerbaycan’a yönelik tarihsel emellerinin yeniden canlanması bölgede Türkiye’nin çıkarlarını doğrudan etkileyecek bir diğer konudur.

 

Ülke yüzölçümünün küçüklüğü sebebiyle stratejik derinliği olmayan İsrail’in bu açığını kapatmak için Türkiye’den yardım talep ettiği bilinmektedir. İsrail, ABD ve Türkiye’nin, İran'a saldırıda ana aktörler olması planlanmaktadır. Türkiye'nin tavrı şimdilik belirsizdir ancak Ankara, Tahran'ın silahlanmasından huzursuzluk duymaktadır. Türk cumhuriyetlerinin de böyle bir savaşta ABD ile hareket edeceği farz edilmektedir. ABD ve İsrail, Türkiye'ye merkezi bir rol biçmek istemektedir. Türkiye ve İran, oldukça uzun sayılabilecek bir kara sınırına sahiptir. Savaş uçakları için, uzun zamandan bu yana ABD tarafından kullanılan İncirlik Hava Üssü’nden İran topraklarına ulaşmak oldukça elverişlidir.

 

ABD’nin bütün karşı çıkmalarına rağmen Türkiye ile İran arasında dış ticaretin artma eğiliminde olduğu da görülmektedir. 4 milyar Dolar seviyesine ulaşan dış ticaretimizde önemli sorunlar halen mevcudiyetini korumaktadır. Daha önce TURKCELL ve TAV konuları sebebiyle Hatemi'nin Türkiye ziyareti askıya alınmıştı. Ancak bu konular Ahmedinejad hükümeti döneminde de çözüme kavuşturulamadı. Doğalgaz alanında yapılan anlaşma da tahkim sürecine girmiş durumdadır. Ancak bütün bu gelişmeler 2005 yılının sonlarında İran İslam Cumhuriyeti'nin Dokuzuncu Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Menuçehr Mutteki'nin ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yapmasına engel olmamıştır. Ayrıca İran’daki bazı doğalgaz sahalarının Türkiye’ye ihalesiz verilmesi gibi hususların Tahran’ın Türkiye’yi kazanma politikası çerçevesinde yapıldığı da unutulmamalıdır.

 

Türkiye’nin İran ile ilişkilerinin sınırlandırılması, İran’a yönelik ortak istihbari faaliyetler, Türkiye’nin İran’daki yaklaşık 30 milyon civarında olan Türk nüfusu üzerinde etkinliğini kullanması ve muhtemel bir operasyonda ise Türkiye’nin hava sahasını ve üsleri kullanması ABD’nin Türkiye’den başlıca isteklerini oluşturmaktadır. Elbette ki, son derece büyük bir macera anlamına gelebilecek İran operasyonu ve Türkiye’nin bu operasyona destek vermesi karşılığında ise Irak’ta Kürtlerin olduğu gibi İran’da da Güney Azerbaycan’da ağırlıklı olarak yaşayan Türk nüfusun hamiliğinin verilmek istenmesi gündeme gelebilir.

 

İran sorunu Türkiye açısından son derece zor ve karmaşık bir dış politika uygulamasını gerektirmektedir. İran’a bir müdahale Ankara’nın çıkarına olmadığı gibi Tahran’ın nükleer silahlara sahip olması da Türkiye açısından kabullenilemez bir gerçektir. Karşımızda zayıf olan diplomatik çözüm ihtimali dışında müdahale ve nükleer silah gibi iki kötü seçenek bulunmaktadır. Önümüzdeki günlerde bu iki kötü seçenek arasında tercih yapma durumunda kalabileceğimiz unutulmamalı ve gerekli hazırlıklar vakit geçirilmeden yapılmalıdır.

 

İran’ın nükleer güce erişmesi Türkiye’nin çıkarına değildir. Bu tartışılmayacak kadar sade bir olgudur. Ancak, aynı şekilde İran’a bir müdahalenin de Ankara’nın çıkarına olmadığı düşünülmektedir. Bu çerçevede kimi çevrelerde İran’a müdahale neticesinde Güney Azerbaycan’a bağımsızlık verileceği yönünde bir beklenti oluşmasının son derece dar bir düşüncenin ürünü olduğu düşünülmektedir. Zira, bazı çevrelerin bir kısım çevreleri böyle bir beklenti içine soktuğu da anlaşılmaktadır. Çeşitli vaatlere kanarak böyle bir beklenti içine giren çevrelerin Irak’a müdahale sonrasında Türkmenlerin içine düştüğü durumu iyi analiz etmeleri gerekmektedir. Zira “dimyata pirince giderken Bağdat’ta hurmadan olmak” işten bile değildir. Türkiye’ye bugün İran’ın bir bölümünü önerenlerin aslında İran’ın parçalanması durumunda Türkiye’nin bir kısmının koparılması yönünde argümanların güçleneceğini bildikleri aşikardır.

 

Bölgede giderek güçlenen İran-Rusya ilişkilerinin de Türkiye’nin çıkarına olmadığı ifade edilebilir. Zira Türkiye’nin bölgede güçlenmesi ve etkin konuma geçmesi her iki ülkenin ortak çıkarına değildir. Bununla beraber Türkiye’nin ABD ve Batı ile ilişkileri de bu iki ülke tarafından dikkatle takip edilmektedir. Zira başta dönemin MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılıç’ın bir konferansta ifade Türkiye-Rusya-İran ekseni gibi ifadelerin Türkiye’de belirli bir kesim tarafından desteklendiği de unutulmamalıdır.

 

Son dönem İran-Rusya ilişkilerine baktığımız zaman özellikle 2008 yılında iki ülke ilişkilerinde bir soğumanın yaşandığı göze çarpmaktadır. Her ne kadar Rusya bir taraftan İran’a nükleer yakıt sevkiyatı yapsa da diğer taraftan Moskova’nın Tahran’ı eleştirmekten çekinmediği görülmektedir. Bu çerçeve de Rusya Şubat 2008’de Rusya, Tahran'ın uzun menzilli balistik füze çalışmalarından endişe duyduğunu açıklamıştır. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Alexander Losyukov yaptığı değerlendirmede uzun menzilli balistik füze çalışmaları hem Rusya'yı hem de diğer ülkeleri üzer dedi. Losyukov, değerlendirmesinde İran'ın bu tür çalışmalarının kendilerine yönelik nükleer silah üretmeye çalışıyor iddialarının daha yüksek sesle söylenmesine neden olacağına işaret etti. Lusyokov, "Uzun menzilli füzeler nükleer silahların bir parçası olduğunu da” açıklamıştır.

 

Rusya bir taraftan İran’ı nükleer santral çalışmalarında açık olmamakla suçlamakta ve diğer taraftan da İran’ın Rusya’nın güney bölgelerini kapsama alanına alan uzun menzilli füzeler geliştirdiği yönünde açıkça suçlamalarda bulunmaktadır. Rusya bununla da kalmamakta ve BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya’dan oluşan 5+1 Grubunun 2008’de yaptıkları toplantı sonucunda İran’a uygulanması planlanan üçüncü yaptırım kararına Rusya da destek olmaktan çekinmemiştir.

 

8 Nisan 2008 tarihinde İran’ın Natanz Nükleer Santralinde uranyum zenginleştirme çalışmalarını başarıyla yürüttüğünü açıklaması ve bu günün bundan sonra Nükleer Teknoloji Milli Günü olarak kutlanacağını açıklaması Tahran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerindeki ciddiyetini ortaya koymaya yetmektedir.

 

Bugün aygın kanının aksine Rusya İran’ın nükleer çalışmalarını belirli bir noktaya getirmesine izin verebileceği ancak, İran’ın nükleer silaha sahip olmasını istemeyeceği düşünülmektedir. Zira bu gün Amerikan karşıtlığında ve jeo-konjonktürel sebeplerle örtüşen çıkarlarına istinaden iyi ilişkiler içerisinde olduğu İran’ın bir gün kendisini de tehdit edebileceği silahları üretmesini istemeyecektir. Bu sebeple İran’a bir müdahale seçeneğinde Rusya İran’ın nükleer silah üretimine yakın olduğuna ikna edildiği takdirde İran’a müdahaleye çok fazla direnmeyecektir. Bu ise ABD’yi İran’a müdahale konusunda daha fazla cesaretlendirmektedir. Olası bir İran müdahalesinde petrol fiyatlarının ani ve anormal yükselişinden kimin çıkar sağlayacağı ve kimlerin zarar göreceği ise aşikardır.

 

Dipnotlar

 

[1] 1935 yılına kadar bugünkü İran “Persiya” olarak adlandırılmaktaydı.

[2] Arif Keskin, İran Nereye?, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=1&yazi=1367, 2 Ocak 2008.

[3] Fırat Purtaş, "İran Dış Politikasının Değişmeyen Yapısı ve Rusya-İran Ortaklığının Niteliği", Osman Metin Öztürk ve Yalçın Sarıkaya (der.), Kaosa Doğru İran: Güncel İran İncelemeleri, Fark Yayınları, Ankara, 2006, s.313-332.

[4] Zbignniew Brzezinsk, Robert M: Gates, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayınları, Aralık 2006, s. 95.

[5] 2. Dünya Savaşı esnasında 28 Kasım-1 Aralık 1943 tarihinde İngiltere ve SSCB’nin işgali altındaki İran’da düzenlenen ve savaşın gidişatı ile savaş sonrası durumun değerlendirildiği Tahran Konferansı’na SSCB lideri Josef Stalin, ABD Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill katılmıştı.

[6] Prof Dr Alaeddin Yalçınkaya, Rusya-İran Yakınlaşması ve Güç Dengesi, http://www.ankaraagam.com/kose_yazi.php?kyazi_no=95, 20 Aralık 2007.

[7] Ayetullah Hamaneî, "Bağımsız İran, güçlü bir Rusya'nın oluşmasını sağlar" http://tr.icro.ir/printableVersion.aspx?type=7&id=525030, 17 Ekim 2007.

[8] V.İ. Sajin, Rossisko-İranskie Otnaşeniya v Svete Sosiologiçeskih İssledovanie, http://www.iimes.ru/rus/stat/2005/18-11-05.htm, 25 Kasım 2007.

[9] Ariel Cohen, “Refocusing U.S. Russian and Eurasian Policy on American Interests, in Pirorities for the President” edit. By ,M.Butler and Kim R. Holmes, The Heritage Foundation, 2001, ss. 282-83.

[10] Fiona Hill,“Putin and Bush in Common Cause?”, Brookings Papers, Yaz 2002, Cilt 20, No .3, s. 34.

[11] Sinan Oğan, 11 Eylül’ün yıldönümünde Rusya: ABD İle Balayından “Şer Ekseni” İle Flörte…, Stratejik Analiz Dergisi, Sayı 20, Ekim 2002.

[12] Sinan Oğan, 2004 Yılı Türk Dış Politikasında Rusya-Ukrayna Bölgesi ve 2005 Yılı Beklentileri, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?yazi=24&kat=1, 1 Aralık 2004.

[13] Н. М. Мамедова, Взаимные Интересы России И Ирана И Их Эволюция, http://www.ivran.ru, 26 Aralık 2006.

[14] Dr. İhsan Çomak, Rusya-İran İlişkileri, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat=1&yazi=666, 15 Aralık 2005.

[15] Tahran-Moskova İşbirliğinin Geleceği, Horasan (İran), 12 Ekim 2004.

[16] Dr. Fatih Özbay, “Realpolitik, Pragmatizm, Ilusal Çıkarlar ve Nükleer Program Ekseninde Dünden Bugüne Rusya-İran İlişkileri”, Dr. Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı, Satranç tahtasında İran, Tasam yayınları, İstanbul 2007, s. 168.

[17] S.B. Drujulovski, Palajeniye v İrane i Perspektivi Razvitiye Rossiskiy-İranskoe Otnashenie, Kruglıy Stol, Sbornik statey, Moskva, İİİiBV, 27 Nisan 2004.

[18]www.ng.ru, 17 Eylül 2000.

[19] Arif Keskin , “İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar” , Stratejik Analiz, Mart, 2005 Sayı 59.

[20] Arif Keskin , “İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar” , Stratejik Analiz, Mart, 2005 Sayı 59.

[21] Fırat Purtaş, "İran Dış Politikasının Değişmeyen Yapısı ve Rusya-İran Ortaklığının Niteliği", Osman Metin Öztürk ve Yalçın Sarıkaya (der.), Kaosa Doğru İran: Güncel İran İncelemeleri, Fark Yayınları, Ankara, 2006, s.313-332.

[22] Dr. Fatih Özbay, “Realpolitik, Pragmatizm, Ilusal Çıkarlar ve Nükleer Program Ekseninde Dünden Bugüne Rusya-İran İlişkileri”, Dr. Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı, Satranç tahtasında İran, Tasam yayınları, İstanbul 2007, s. 168.

[23] Nükleer Sevkiyata Devam, Cihan Haber Ajansı, 18 Ocak 2008.

[24] Tehlikeli İttifak Hattı: İran-Rusya-Ermenistan, www.diplomatikgozlem.com, 27 Aralık 2007.

[25] İran ile Türkiye arasında ticaret hacmi 2007 yılının 11 ayı itibariyle geçen yılın aynı dönemine göre % 66,18 aratarak 7 milyar 385 milyon 264 bin dolara ulaşmıştır. 2007 yılının 11 ayında geçen yılın aynı dönemine Türkiye’nin İran’dan ithalatı % 17,3 ve İran’a ihracatı ise % 26,6 artmıştır. İran 2007 yılının 11 ayında Rusya, Almanya, Çin, İtalya, Fransa, ABD’nin ardından Türkiye’ye en çok ihracat yapan yedinci ülke konumuna ulaştı. Karşılaştırma için belirtmek gerekirse, Türkiye ile Rusya’nın ticaret hacmi ise 2007 yılı itibarıyla 25 milyar doları aşmıştır. http://www2.irna.ir/tr/news/view/line-112/0801074227155611.htm

[26] RİA Novosti, 17 Ekim 2007.

[27] Doç Dr. Yaşar Onay, Euro-Dolar Savaşı Kurbanı İki Ülke: ABD ve İran, Neden Yayınevi, Ocak 2007, s. 226.

[28] Dr. Fatih Özbay, Rusya Federasyonu İran Askeri-Teknik-İlişkileri, http://www.tasam.org/index.php?altid=487&syf=1, 25 Aralık 2007.

[29] İran-Rusya Arasında Askeri Savunma İşbirliği Gelişerek Devam Ediyor, İRNA Haber Ajansı 21 Aralık 2007.

[30] İran 4. ve 5. Nesil Saika Savaş Uçakları Üretimine Başlıyor, http://turkish.irib.ir/index.php?option=com_content&task=view&id=11454, 6 Ocak 2008.

[31] Iran Builds the Bomb ” , Survival The IISS Quarterly , Volume : 46, Number : 4, Winter 2004-05.

[32] Daha sonra bu miktar çeşitli masrafların da eklenmesiyle 1 milyar dolara çıkmıştır.

[33] Tesis her ne kadar Buşehr Reaktörü olarak bilinse de aslında bu şehrin güneyine birkaç kilometre yakınlıkta bulunan Halileh (28o49’58” kuzey 50o52’44” doğu) de bulunur.

[34] Vladimir Dunayev, “Minatom Ne Uidyot iz Buşera” İzvestiya, 28 Temmuz 2002; Peter Baker, “Despite Concessions To U.S., Putin Keeps Costs to a Minimum”, The Washington Post, 16 Ağustos 2002. Rusya Buşehr nükleer santralinden 800 milyon Dolar gelir sağlarken yeni imzalanan nükleer santral yapımından ise 5 ila 10 milyar Dolarlık bir gelir beklemektedir.

[35] Şumilin, “Pervıy Blok Poçti Gotov”, İzvestia, 23 Ağustos 2002.

[36] Nitekim Moskova’yı ziyaret eden ABD Enerji Bakanı Spencer Abraham, Rusya’nın İran’a nükleer santral ve uzun menzilli balistik füze geliştirmesine yaptığı yardımları ciddî şekilde eleştirmiştir. Christian Carly, “Sleeping With The Enemy”, Newsweek, 28 Ağustos 2002.

[37] Andrey Pravov, ‘Blits Vizit Arielya Şarona v Moskvu’, Nezavisimaya Gazeta, 30 Eylül 2002.

[38] “İran Denies It’s Building Nuclear Bomb,” Associated Press, 7 Ağustos 2003.

[39] Mustafa Kibaroğlu, İran’ın Nükleer Programı: Aktörler ve Etkileri, http://www.jeopolsar.com/03/makaleler/makale.asp?id=07

[40] A.L. Saliyev, Yadernaya Programa İrana: İstoriya i Osnavaniye Etapı Razvitiya, http://www.easttime.ru/analitic/2/11/213.html , 28 Mayıs 2007.

[41] Iran Builds the Bomb ” , Survival The IISS Quarterly , Volume : 46, Number : 4, Winter 2004-05.

[42] Sinan Oğan, Bush-Putin Zirvesi: “Dosta Selam, Yola Devam”, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?yazi=207&kat=1, 24 Şubat 2005.

[43] Yaşar Niyazbayev, İran'a Yakıt Sevkiyatı Başladı, Cihan Haber Ajansı, 17 Aralık 2007.

[44] “Rusiye: Çehrey-e dogane Beray-e Celbe Rezayet-e İran ve Amrika”, Mehrnews, 11 Ocak 2005, http://www.mehrnews.com/fa/NewsDetail.aspx?NewsID=138710.

[45] “Rusiye ve İran, Hemkariye Zir Feşar ve Ayendeyi Ne Çendan Roşen”, Mehrnews, 10 Ocak 2005, http://www.mehrnews.com/fa/NewsDetail.aspx?NewsID=138383

[46] Arif Keskin, İran Nereye?, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=1&yazi=1367, 2 Ocak 2008.

[47] Rusya İran'ın Nükleer Güce Sahip Ülkeler Arasına Girmesine Karşı, AFP, 31 Ağustos 2005.

[48] Fatih Özbay, Putin İran’ı Niçin Ziyaret Etti?, http://www.tasam.org/index.php?altid=1939, 24 Aralık 2007.

[49] Vasiliy Lata, Anton Xlopov, İran: Raketno-Yadernaya Zagadka Dlya Rossii, Yadernıy Kontrol, N: 2, 2003.

[50] Fatih Özbay, Putin İran’ı Niçin Ziyaret Etti?, http://www.tasam.org/index.php?altid=1939, 24 Aralık 2007. Anton Hlopkov, Yekaterina Soroka. “Nelegalnıe seti Tegerana: Uroki İstorii”. Yadernıy Kontrol, No 1 (79), Tom 12, Vesna 2006, s. 170.

[51] İran Nükleer Gelişmeleri, http://turkish.irib.ir/index.php?option=com_content&task=view&id=11258, 31 Aralık 2007.

[52] İran ile ABD bölgede her ne kadar iki rakip ve düşman ülke pozisyonunda olsalar da aslında Tahran yönetimi zaman zaman pragmatist dış politika uygulamaları göstermekten çekinmemektedir. İran, ABD’nin Afganistan ve Irak operasyonlarında ABD açısından son derece kolaylaştırıcı rol oynamış ve zaman zaman ABD ile yakın işbirliğine girmiştir. Bugün bütün bu tartışmalara rağmen dolaylı işbirliğini sürdürmektedir. Kanaatimize göre, her iki ülke arasında örtülü işbirliği ve gizli mücadele bir süre daha sürecektir. İran ABD eliyle Irak’ta kendisine düşman bir rejimi devirerek kendi müttefikleri olan Şiileri ülkenin en önemli politik ve askeri gücü haline getirmiştir. Ancak diğer taraftan Suriye ile beraber ABD’nin Irak’ta zor durumda kalması ve dikkatlerini kendi üzerlerine toplayamaması için bütün çabaları da sarf etmektedir. Bu örtülü destek ve gizli mücadele ABD’nin İran’a sıcak müdahalesine ve Şiilerin Irak’ta ipleri büyük oranda eline almasına kadar devam edecektir. Sonrasında ABD’yi Irak’ta son derece zor günler bekleyebilir. İran’ın Irak’taki kozlarını kullanmaya başlaması ve nitekim Mukteda el Sadr’ın Tahran ziyaretinde söylediği gibi İran’a yönelik olası bir müdahalede bütün taraftarları ve silahları ile İran’ı korumaya geleceklerini belirtmesi ABD için zor günlerin daha ileride olduğunu gösteren ilk sinyaller olarak algılamalıdır. İran-ABD ilişkilerinin gerginleştiği ölçüde İran tarafından bu tür mesajların da daha yüksek sesle verdirileceği ve diğer silahların sırayla devreye sokulacağı öngörülebilir.

[53] L. Yevgraşina, “Azerbaycan Xezerin Statusunun Müeyyenleşdirilmesi Meselesinde Telemselidir mi?”, Ayna Gazetesi (Bakü), 2 Kasım 1996

[54] Dokumentı Vneşney Politiki SSSR. M. Politizdat, Moskova, 1965. s. 429

[55] Bir deniz mili 1.852 m’dir.

[56] E. Kamiloğlu, “Hezerin Statüsü Meselesinin Hellinin Merkezi Bakıya Keçmişdir”, Ayna Gazetesi (Bakü) 1 Ağustos 1998

[57] Sbornik Deystuuyuşih Dogovorov, Soglaşeniyi Konvekçiy Zaklyuçennıh SSSR s İnostrannami Gosudarstuami, M. Gospolitizdat, Moskova, 1956, ss. 71-72.

[58] Arkadii Dubnov, Arif Hüseyinov, “Persidskii Razliv: Tegeran Naznaçil Rossiyu Sudey v Spore s Baku”, 7 Ağustos 2001

[59] T. Tatarayev, “Hezerin Statusu ve Neft Mugavileleri”, Azerbaycan Gazetesi (Bakü) 18 Ocak 1995

[60] “Dördlük, Yohsa Beşlik?”, Bizim Esr Gazetesi (Bakü), 8 Ağustos 2001

[61] Nikolay Sergeyeeviç Strolyarov, “Kak Sovmestit Moral i Vneşnyoyo Politiku: Rossiya Sama Vinovat v Tom, Şto Utratila Svoe Vliyanie Na Kaspii”, http://www.zakavkazye.org/projects/caspy/analatica#2up

[62] Hesen Ağacan, “Hezer Düğünü Getdikçe Böyüyür”, Ekspress Gazetesi, (Bakü) 26 Haziran 2001

[63] “Alma-Atinskaya Deklaratsiya”, http://www.president.kz/main/mainframe.asp?lng=ru

[64] Artem Borisov, “Kaspiiskiy Pirog Balşoy, Hvatit Na Fseh”, http://www.transcaspian.ru/cgi-bin/web.exe/rus/6425.html

[65] Nikolay Sergeyeeviç Strolyarov, “Kak Sovmestit Moral i Vneşnyoyo Politiku: Rossiya Sama Vinovat v Tom, Şto Utratila Svoe Vliyanie Na Kaspii”, http://www.zakavkazye.org/projects/caspy/analatica#2up

[66] İbragim Mamedov, “Igrı Bez Galstukov: İtogom Geopolitiçeskogo Pasyansa, Razlojennogo Na Kaspii, Budet Formalnaya Vstreca Prezidentov”, Echo Gazetesi (Bakü), 7 Ağustos 2001

[67] Mexman Gafarlı, “More Problem, Status Kaspiya Vryadli Budit Opredelen v Blijayşee Vremya”, Nezavisimaya Gazeta (Moskova), 01 Mart 2001

[68] Ekaterina Teseminkova, “Rossiya Smeşşaet Aksentı”, Nizavisimaya Gazeta (Bakü), 10 Haziran 2001

[69] V.F. Gurin, “Pravovoy Status Kaspiskogo Morya i Problemı Obespeceniya Nasionalnıx İnteresov Rosiiskoy Federasii v Prikaspiyskom Regione”, 19 Haziran 2001; İran’ın ve genelde diğer ülkelerin payları değişik kaynaklarda farklı şekillerde verilmiştir. Ancak en çok değişiklik arzeden İran’ın payı yüzde 12 ile 14 arasında değişmektedir. http://caspian.ru/cgi/lenta.cgi#2235, 6 Haziran 2001; Bazı gözlemciler İran’ın belli tavizler vererek anlaşmaya yanaşması halinde Hazar’daki payının yüzde 16’lara kadar çıkabileceğini ileri sürmektedirler.

[70] Sinan Oğan, Hazar’da Tehlikeli Oyunlar: Statü Sorunu, Paylaşılamayan Kaynaklar ve Silahlanma Yarışı, Avrasya Dosyası Türkmenistan Özel Sayısı, Yaz 2001, Cilt: 7 Sayı: 2.

[71] Fuad Hesenoğlu, “Neft Mügavilesinin Nece Müdafie Etmek Olar” Azadlıg Gazetesi (Bakü) 29 Eylül 1994

[72] Rusya, Mart 2001’de yeni bir teklifte bulunarak Hazar’ın kuzeyini, Rusya ve Kazakistan arasında bugün iki ülkenin üzerinde anlaşmış olduğu paylara göre bölünmesini ve güney yarısını ise üç eşit parçaya (her bir ülkeye yaklaşık yüzde 17 pay düşmek üzere), Azerbaycan, İran ve Türkmenistan arasında paylaştırılmasını teklif etmiştir.

[73] Vladimir İliç Maksimenko, “Status Kaspiskogo Morya i Sotrudnicestvo Prikaspiskix Gosudarstv”, http://www.transcapian.ru, 19 Eylül 2000

[74] Eldar İsmayılzade, “Gazaxıstan Hezerin Dibinin Bölünmesine Razıdır”, Azatlık Gazetesi (Bakü), 10 Nisan 1998

[75] Aleksandr Reutov, “Rossiya i İran Ne Stali ssoritsya Vapros o Razdele Kaspiskogo Morya Otlojen”, Kommersant, 13 Mart 2001

[76] Vladimir Maksimenko, “Prikaspiskiy Region v Mirovoy Ekonomike i Mejdunarodnıx Otneşeniyax”, http://www.transcaspian.ru/cgi-bin/web.exe/rus/prn00016837.html

[77] “Caspian Sea’s Legal Regime, a Necessity”, Tehran Times (Tahran), 16 Temmuz 2000

[78] Fikret Ertan, “Hazar’da Güvenlik Problemi de Çıkıyor”, Zaman Gazetesi (Ankara) 9 Haziran 2001

[79] Fırat Purtaş, “Hazar’da Rekabetin Yeni Boyutu: Silahlanma Yarışı”, O. Metin Öztürk ve Yalçın Sarıkaya (ed.), Uluslararası Mücadelenin Yeni Odağı Karadeniz, Platin, Ankara, 2005, s.138.

[80] Erkin Ekrem, Şanghay İşbirliği Örgütü’nde İran Sorunu, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=3&yazi=938, 15 Haziran 2006.

[81] Sinan Oğan, İran’ın Nükleer Krizi: Senaryolar, Beklentiler…, 2023 Dergisi, Şubat 2006.