Doğu Akdeniz stratejik olarak AB ve ABD’ne Ortadoğu petrolünü güvenli bir şekilde ulaştıran enerji hattı olması ve deniz dibi tabii ve enerji kaynaklarına haiz olması açısından son derece önemli bir deniz alanıdır. Yapılan araştırmalar sonunda Doğu Akdeniz’de 227 trilyon metreküp doğal gaz, 7,1 milyar varil petrol rezervleri tespit edilmiştir.

 

GKRY, Doğu Akdeniz’deki zengin kaynaklardan istifade etmek maksadı ile tek taraflı olarak Yunanistan’la birlikte hareket ederek 1982 tarihinde imzalanan Deniz Hukuk Konferansı (DHK) kapsamında Münhasır Ekonomik Bölge tesis etme yoluna gitmiştir. Buna bağlı olarak, GKRY Mısır, Lübnan ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlama anlaşması yapmış ve Suriye ile görüşmeler devam etmektedir. GKRY ile Mısır arasında MEB Sınırlandırmasına İlişkin Anlaşma 17 Şubat 2003 tarihinde imzalanmış, Şubat 2004’de de BM’ye tescil ettirilmiştir.

 

Bununla da kalmayarak, GKRY Parlamentosu, GKRY-Lübnan MEB sınırlandırma anlaşması imzalandıktan sonra 26 Ocak 2007 tarihinde bir yasa kabul ederek Kıbrıs Adası’nın güneyinde, Mısır ve Lübnan ile çizdiği sınırların içerisinde 13 adet petrol arama ruhsat sahası ilan etmiştir. GKRY’nin ilan ettiği 13 adet ruhsat sahasının toplam yüzölçümü 70.000 km²’dir. Bunlardan 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı sahalar, Türkiye’nin 2 Mart 2004 tarih ve 2004/Turkuno DT4739 sayılı Notası ile haklarını saklı tuttuğu Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı alanlarının 7.000 km²’lik kısmına tecavüz etmiştir. GKRY’nin kontrol altına almaya çalıştığı alan, Kıbrıs Adası'nda hükmettiği alandan büyüktür. GKRY bütün bu faaliyetleri son derece sessiz bir şekilde basın ve yayın organlarında çok yankılanmayan bir şekilde yapmaya çalışmıştır. Amaç Türkiye’nin dikkatini çekmeden istenilen hususları sağlamaktı.

 

Türkiye GKRY’nin faaliyetlerine karşı çok etkin inisiyatif kullanarak, tedbir alamamıştır. Türkiye Nota vererek bu andlaşmaları tanımadığını resmen bildirmiş ve haklarının sahibi olduğunu göstermiştir. Türkiye’nin verdiği notalar maalesef GKRY tahriklerini durduramamıştır. Türkiye 1958 yılında toplanan DHK’na katılmış ve bunun imzacısı olmasına rağmen, 1982 tarihli DHK da imzacı taraf değildir.

 

Türkiye'nin şimdiye kadar attığı en önemli adım 9 Ağustos 2007 tarihli Resmî Gazete ile gelmiştir. Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının dört bölgedeki (TPO/XVI/A, TPO/XVI/D, TPO/XVI/E ve TPO/XVI/F) ruhsat ve arama izni taleplerini 9 Ağustos 2007 tarihli Resmî Gazete ile ilan etmiştir[1]. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Türkiye ilgili bölgelerde kıta sahanlığı haklarına sahip olduğunu üstü örtülü olarak resmen uluslararası kamuoyuna bildirmektedir.

 

Dışişleri Bakanlığının 30 Ocak 2007 tarihli 18 No’lu Bildirisi ve 9 Ağustos 2007 tarihinde Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü tarafından Rum Yönetimi'nin açtığı petrol/doğal gaz araması ihalesi hakkında yapılan açıklamada da, Türkiye'nin meşru hak ve çıkarlarını korumakta kararlı olduğu ve bunların aşınmasına yönelik teşebbüslere müsaade etmeyeceği belirtilerek bu durum teyit edilmiştir[2].

 

1982 tarihli DHK’na göre MEB tarifi şekildedir. MEB:   Bir kıyı devletinin karasuları esas çizgisinden başlayarak 200 mile kadar varan ve karasuları dışında kalan su tabakası ile deniz yatağı ve onun toprak altında bu kıyı devletine münhasır ekonomik haklar ve yetkiler tanıyan tabii olmayan bir deniz alanıdır.

 

Denize kıyıdaş olan ülkeler arasında karşılıklı mesafe 400 milden azsa hakça ilkelere göre anlaşma ile sınırlandırılır. MEB tesis eden ülke aşağıda belirtilen haklara sahiptir.

 

·Kıta sahanlığından farklı olarak su kütlesindeki kaynaklara da sahip olma imkanı verir.

·Balıkçılık yetkisi kıyı devletine aittir. Ayrıca; bilimsel araştırma yapma hakları da kıyı devletine aittir.

·Deniz yatağı, deniz yatağının toprak altında araştırma ve kullanma hakkı sağlar.

·Canlı ve canlı olmayan doğal kaynakların yönetimi ve korunması.

·Enerji üretimi, ekonomik araştırma ve kullanımı hususundaki egemen hakları verir.

·Her türlü tesis, araç-gerecin bu alana yerleştirilmesi ve kullanılması ve bilimsel araştırmayapıması imkanı verir.

·Çevre korunması ve düzenlenmesi konsunda o devlete yetki verir.

 

GKRY MEB tesis etmekle bir çok  maksadı gerçekleştirme imkanına sahip olabilecektir. Bunlar; Doğu Akdeniz’de bulunan rezervlerden istifade ile kendi enerji ihtiyacını karşılamak; AB’nin tek petrol üreticisi konumunu kazanmak; AB’nin petrolde Ortadoğu’ya bağımlılığını azaltmak; Yeni krizler yaratarak, Kıbrıs görüşmelerini aksatmak;      Türkiye’yi tepki göstermeye zorlayarak AB müzakerelerini tıkamak; Yunanistan ve İsrail’i de yanına alarak Doğu Akdeniz’de söz sahibi olmaktır.

 

GKRY, Kıbrıs Adası doğusunda Lübnan kıyıları ile Kıbrıs Adası kıyılıları arasında sahalar dışında, Türkiye’nin haklarına tecavüz eden alanlar da dâhil olmak üzere, geriye kalan 11 sahada ruhsat vermek için ihale açmıştır. GKRY’nin mevcut uygulamaları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin (KKTC)’nin haklarını da ihlal etmektedir. GKRY’nin ihaleye açtığı alanların yüz ölçümü 55.000 km²’ye ulaşmaktadır. Türkiye’nin haklarına tecavüz eden 7.000 km2’lik alan çıktıktan sonra geriye kalan 48.000 km2’lik sahanın her bir santimetre karesinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de hakları vardır.

 

Türkiye GKRY’nin İsrail ile birlikte ABD şirketi vasıtasıyla yapmakta olduğu de- facto sondaj faaliyetlerine karşı çıkmaktadır. GKRY’nin arama faaliyetlerine yabancı şirketleri, özellikle ABD şirketlerini dâhil etmesi, bu konudaki ulusal olanaklarının sınırlı olmasının yanında, Türkiye’nin tepkisini çekmekten duyduğu endişeden ve bu tepkiyi dengeleme çabasından kaynaklandığı düşünülebilir. Türkiye’nin ABD baskısıyla bu konuda sesini fazla çıkartamayacağını değerlendirmiş olabilir.

 

Burada Türkiye açısından iki önemli ve hayati argüman vardır.  Birincisi, Akdeniz’de en uzun sahili bulunan Türkiye’ye rağmen, Türkiye dikkate alınmadan GKRY’nin MEB ilan etmesi kabul edilemez bir durumdur. Burada GKRY’nin Türkiye açısından meşru devlet olarak tanınmaması iki taraflı anlaşmayı engellemektedir. Daha da ötesi Türkiye devlet olmayan bir unsurun MEB ilanını geçerli saymamaktadır. Ancak, uluslararası toplum tarafından meşru Kıbrıs temsilcisi sayıldığı için, ABD, AB ve BM tarafından GKRY’nin MEB ilanı ve bu bölgeyi kullanma hakkı olduğunu belirtmektedirler. Bununla beraber, Türkiye’nin hassasiyetini dikkate alarak, kriz yaratan davranışlardan kaçınılmasını istemektedirler. Diğer husus ise, GKRY’nin tek başına Rumlara menfaat sağlayan bu girişimlerinde KKTC’nin de hakkı olduğu ve bunun verilmesi gerektiği konusunda Türkiye’nin ısrarcı olacağıdır. Nitekim 26 Eylül’de BM’lerde yapılan Genel Kurul Toplantısı sırasında, yapılacak araştırmalar sonda elde edilecek gelirlerin BM’in açtığı bir havuzda toplanarak, Kıbrıs’ta toplumlararası uzlaşma sağlanması durumunda hakkaniyet prensibine göre paylaştırılması teklifi Türk tarafından BM Genel Sekreterine iletilmiştir. ABD ise buna sıcak baktığını ifade etmiştir.

 

Bundan sonra, Türkiye BM nezdinde yapacağı çalışmalarla GKRY’nin MEB’nin tescilinde Türkiye’nin çekincelerinin dikkate alınarak düzenlenmesini sağlamaya çalışırken, kendisi de Doğu Akdeniz’de deniz hak ve menfaatlerini koruyucu varlığını sürdürmeye eskisinden daha fazla önem vermek zorundadır. Bunun dışında, GKRY’nin oldu, bittiye getirerek kabul ettirmeye çalıştığı, ancak, Türkiye’nin çıkarlarına aykırı ve menfaat alanları içinde her türlü deniz araştırma, sondaj, düzenleme vs. çalışmalarını kesintisiz ve inatla sürdürmesine ihtiyaç olduğu değerlendirilmektedir. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ve yabancı petrol şirketlerine ruhsat vermesi ve fiilen sahada arama faaliyetlerini başlatması gerekmektedir. Böylece, tüm petrol şirketlerinin aramaya başlamadan önce en çok önem verdikleri, "sahanın siyasi ve hukuki açıdan problemsiz olma" özelliği ortadan kaldırılmış olacak ve GKRY lehine ilerlemekte olan sürecin kesilmesi mümkün olacaktır.

 

Halen gövde gösterisi olarak, Piri Reis sismik araştırma gemisiyle donanmanın yapmış olduğu girişimin bir çatışmaya yönelik olmayıp, Dünya’ya Türkiye’nin itiraz ve tepkisini göstermesi amacıyla yapıldığını düşünmekteyim. Gerçekte de iflasın eşiğinde olan Yunanistan’ın aynı durumda olan, GKRY’ni askeri ve ekonomik açıdan desteklemesinin son derece zor olduğu gerçektir. Bu durumda Türkiye ile yaratılacak kriz sadece ve sadece, onların harcamalarını arttırmaya,  olmayan paralarını harcamalarına neden olur. Bu nedenle akılcı bir davranış değildir.

 

İsrail açısından ise, basit bir Yahudi taktiği olarak düşünülebilir. Madem tepki gösteriyorsun bende hasmını desteklerim davranışı çaresiz bir çıkış olarak ele alınabilir. İsrail’in ne kadar güvenilmez olduğunu göstermektedir. İleride ilişkiler düzeltilse dahi, artık tam bir güven ortamının asla gerçekleşemeyeceğinin İsrail tarafından ortaya konulan örnekle perçinleştirilmesidir.

 

Son olarak, konu ile ilgili sorulan soru üzerine NATO Genel Sekreteri Rasmussen NATO’nun müdahil olmayacağı konusunda bir görüş bildirmiştir. Merak edilen konu acaba, GKRY’nin arama çalışmaları ve Türkiye’nin tepkisi NATO gündemine alınarak, böyle bir karar mı alındı? Yoksa NATO’yu ilgilendirmediğini mi düşündüğünden soruya bu şekilde cevap verme yolunu seçtiğidir. NATO’ya yeni görevler mi biçilmeye çalışılmaktadır. İleride anlamak mümkün olacaktır.

 

Dipnotlar

 

[1] Serhat H. Başeren, Doğu Akdeniz’de Gerilim, 2007

[2]Serhat H. Başeren, Doğu Akdeniz’de İş İşten Geçmeden, 2007