Bundan çok değil, yaklaşık 10 yıl önce Türk ve Rus liderler arasında bir ziyaret, hatta bir telefon görüşmesi olduğunda gündemde adeta manşet olurdu. Zira ikili ilişkiler içerisinde doğrudan diyalog neredeyse yok durumunda idi. Hatta 1999 yılında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit Moskova ziyareti sırasında dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin tarafından kabul edilmemişti. Ancak bugün iki ülke liderleri arasında yaşanan telefon trafiği artık sıradan bir durum haline gelmiş ve neredeyse yılda birkaç defa da karşılıklı görüşme gerçekleştirilmektedir.

 

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye ziyareti iki ülke diplomatik ilişkilerinin kurulduğu 3 Haziran 1920 tarihinin 90. Yıldönümüne denk gelmektedir. Bilindiği gibi iki ulusun ilk diplomatik teması bundan yaklaşık 500 yıl önce gerçekleşmişti. Osmanlı Padişahı II. Beyazıt nezdinde Çar III. İvan tarafından Kırım Tatar Hanı vasıtasıyla gönderilen ilk Rus Büyükelçisi Pleşeev'e Çar tarafından verilen talimat Türkiye ile siyasi ilişkilerin geliştirilmesiydi. Padişah'ın arzusu ise Rusya ile daha ziyade ticari ilişkilerin ileriye taşınmasıydı. İşte yaklaşık 500 sene önce gerçekleşen bu ilk temas bugün iki ülke arasındaki ilk diplomatik ilişki olarak kullanılmaktadır.

 

İkili diplomatik ilişkilerin 90. yılı ise Çarlık sonrası SSCB ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkileri kapsamaktadır. Zira 26 Nisan 1920 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Sovyet hükümetine seslenerek diplomatik ilişkilerin kurulmasını teklif etmiştir. Aynı yılın 3 Haziran'ında SSCB Dışişlerinden sorumlu Halk Komiseri Georgi Çiçerin Atatürk’e olumlu karşılık vererek ilk diplomatik temas kurulmuştur. 16 Mart 1921 tarihinde Moskova’da Türk Hükümeti ile Sovyet Hükümeti arasında Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması’nı imzalamıştır. 7 Kasım 1920'de de Ankara’da SSCB büyükelçiliği açılmıştır.

 

Türk-Rus diplomatik ilişkilerinin kurulduğu günden bu yana geçen 500 yıldan fazla süre içerisinde ikinci kez bir devlet başkanı ziyareti gündeme gelmektedir. 2004 yılında bugün Başbakan olan dönemin Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaret sonrasında bu komşu ülkeden ikinci kez bir devlet başkanını ağırlamaya hazırlanılmaktadır. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev 2010 yılı Mayıs ayının ikinci haftası içerisinde Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Medvedev’in Türkiye’de büyük bir ihtimalle “stratejik Ortaklık” anlaşması imzalayacağı bu ziyareti değerlendirmeye geçmeden önce iki ülke ilişkilerinin geçtiği aşamaları değerlendirmek gerekmektedir.

 

Soğuk Savaş döneminin iki farklı kutbunda yer alan Türkiye ve Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra iki komşu ülke olarak bölgede baş başa kalmalarına rağmen özellikle Türkiye’nin bu dağılmanın ardından ortaya çıkan Türk kökenli devletler ile ilişki kurma gayretlerini Rusya’nın “tehdit algılaması” şeklinde karşılaması iki ülke arasında yeni bir “Soğuk Savaş”ın yaşanmasına sebep olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını ve kaybedilen imparatorluğu bir türlü içlerine sindiremeyen ve Kafkasya ve Orta Asya’daki yeni bağımsız devletleri halen kendilerinin bir parçası ve ya daha ılımlı bir ifadeyle “arka bahçesi” olarak görmeye devam eden Rus bürokrasi ve askeri elitlerinin bu davranış biçimleri ister istemez bu ülkelerle güçlü diyalog politikası benimseyen Türkiye’nin girişimlerini kendi milli çıkarlarına bir tehdit olarak algılamaya başlamasına neden olmuştur.

 

Rus elitleri ve yönetim mekanizmalarının Türkiye’nin bölgeye ilgisini kıskançlıkla karşılamaları doksanlı yılların başlarında Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin sahip oldukları zengin hidrokarbon kaynaklarının işletilmesi ve Batı pazarlarına iletilmesi konusunda başlayan pazarlıkları iyice körüklemeye başlamıştır. Kısacası Hazar bölgesi olarak tabir edebileceğimiz bu bölgede enerji kaynaklarının işletim hakları konusunda gösterilen mücadelede Türkiye ve Rusya gibi bölge ülkelerinin yanı sıra ABD, İngiltere ve Fransa gibi dünya güçlerinin de mücadeleye katılmaları ve bu ilk raundu büyük oranda ABD önderliğindeki Batılı şirketlerin kazanması Rusya’nın kıskançlığını ve tahammül sınırlarını oldukça zorlamıştır. Ancak, aslında Türkiye gibi Rusya’nın bu konuda içinde bulunduğu ekonomik krizler sebebiyle fazla yapacağı bir şey yoktu ve bölgede parası olan büyük Batılı şirketler enerji kaynaklarından “aslan payını” aldılar. Rusya, bu enerji kaynaklarından pay sahibi olma sürecinde doğrudan Türkiye ile çok ciddi bir mücadele etmemiştir. Zira bu dönemde enerji kaynaklarından “aslan payını” alanlar daha çok Batılı şirketler olmuştur.

 

Ancak, Hazar bölgesi enerji kaynakları üzerinde mücadele henüz bitmemişti. Şimdi esas ve ilkinden daha katı bir mücadele başlamaktaydı. Bölgenin enerji kaynaklarını Batı pazarlarına ulaştıracak olan enerji koridorlarının tespiti ve güzergah seçiminde bu defa doğrudan Türkiye ve Rusya karşı karşıya gelmiş ve “enerji koridorları” iki bölge gücü arasında kıyasıya bir mücadeleye sahne olmuştur. Bu mücadelede zaman zaman sert tartışmaların ve diğer oyuncuların da müdahalelerine rastlanmış ve PKK/Çeçenistan denklemi bu mücadele içerisinde sıkça anılan başlıklar arasında yer almıştır.

 

Sert geçen bu mücadele içerisinde, zaman ilerlemekte ve ABD’nin de desteğiyle Türkiye’nin önerdiği Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) seçeneği daha ağır basmakta ve Rusya’nın Bakü-Novorosisskiy seçeneği Türk Boğazlarına takılmaktaydı. Rusya’nın bu mücadelede bütün açmazlarına karşın Türk seçeneğinin Batı’dan da tam desteği görmesi üzerine BTC’nin inşaasına başlanmış ve Rusya kabullenemese de yavaş yavaş enerji koridorları konusundaki bu mücadeleyi kaybettiğini anlamaya başlamıştır.

 

Bu dönemde Rusya’da yaşanan Yeltsin dönemi ülkeyi bir dağılmanın eşiğine getirmiştir ve Rusya değişim sancıları yaşamaktadır. Türkiye ile mücadelelerle geçen ve genelde Türkiye’ye düşmanca tavırlar takınan Yeltsin iktidarı döneminde Türk-Rus ilişkileri büyük potansiyeline rağmen oldukça sönük geçmiştir. Yeltsin’in ülkeyi bir uçurumun kenarına sürüklediğinin anlaşılması ve sağlık sorunları sebebiyle ülkeyi yönetemeyecek duruma gelmesi, 1999 yılının son gününde iktidarı bir süre önce başbakanlığa getirdiği Vladimir Putin’e devretmesine sebep olmuştur. 1999 yılında birkaç Başbakan değiştiren Yeltsin o dönemki oligark ekibin de tavsiyesi ile karar kıldığı Putin adeta Rusya tarihinde bir dönüm noktası yaşanmasına sebep olmuştur.

 

2000 yılı başlarında yapılan seçimlerle iktidarı resmen devralan Putin de, Yeltsin gibi ilk başlarda eski bürokrasi kalıntılarının da etkisiyle Türkiye’ye mesafeli bir politika benimsemiştir. Putin ile beraber Rusya hızla değişmeye ve toparlanmaya başlamıştır. Bu dönemde değişen sadece Rusya değildir, giderek küreselleşen dünya da hızla değişmeye başlamıştır. Bu değişimde en büyük araç hiç şüphesiz ki, bir grup teröristin ABD’de ikiz kulelere düzenledikleri terör saldırıları olmuştur.

 

Türk-Rus münasebetleri aslında ilginç bir ilişkiler sistematiğine sahiptir. Türkiye ile Rusya ekonomisi örneğin Türkiye ile Çin ekonomisinden farklı olarak birbirini ikame eden değil, tamamlayan bir yapıya sahiptir. Diğer taraftan enerji konusunda iki ülke hem işbirliğini sürdürmekte ve hem de aynı anda rekabet etmektedir. Türkiye, Rusya’da parakende ticaretten, inşaata kadar değişik alanlarda yatırımlar yapmakta ve yaş sebze ve meyveden tekstile kadar birçok alanda mal ihraç etmektedir. Yine Türkiye Rusya’dan doğalgaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 65’ini karşılamakta, petrol ve türevlerine ilişkin ihtiyacının yüzde 30-40 civarını da Rusya’dan almaktadır. Diğer taraftan doksanlı yıllar boyunca Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi (BTC) ve Bakü-Novorosisski Ham Petrol Boru Hattı Projesi ile iki ülke rekabet etmişti. Şimdi ise Nabucco ve Güney Akım Doğalgaz Boru Hattı Projeleri rekabet halindedir. Burada ilginç bir durum söz konusudur. Zira Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyareti sırasında Putin ısrarla bu iki proje rakiptir derken Başbakan Erdoğan projelerin rakip olmadığını vurguladı. Zaten Rusya’yı da şaşırtan bir tavır ile Ankara’nın Güney Akım Projesi’ni destekleme kararı alması da bu projeyi ilginç bir sürece sokmuştur. Ancak biz Rusya’nın Ukrayna ile ilişkilerini geliştirmesi sonrasında Güney Akım’a gerek kalmayacağı düşüncesindeyiz.

 

Bölgesel konularda da durum çok farklı değildir. Gürcistan konusunda iki ülkenin faklı yaklaşımları varken, Kafkas İşbirliği ve İstikrar Paktı (KİİP), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi (KEİP), Karadeniz’e yabancı savaş gemilerinin girmemesi ve güvenliğin sahildar devletlerce sağlanması, Irak’ın toprak bütünlüğü, İsrail-Filistin meselesi, kısmen İran konusu ve genel anlamda Ortadoğu ve Güney Asya konularında genel bir anlayış birliği mevcuttur. Dolayısıyla da bu şekildeki karmaşık bir sistematiğe sahip iki ülke ilişkilerini yönetmek ve sorunlu alanları işbirliğine dönüştürebilmek veya koordine edebilmek çok kolay olmamaktadır.

 

Rusya’da Kaliningrad’dan (GMT+2) Kamçatka ve Çukotka’ya (GMT+12) kadar toplam 11 ayrı saat dilimi kullanılmaktadır. Son derece geniş coğrafyaya (dünyanın en büyük ülkesi) sahip olan Rusya ile ilişkilerde bir çok faktör devreye girmekte, bir çok iç ve dış etken dikkate alınmak durumu ortaya çıkmaktadır.

 

Moskova Ankara’yı Neden Bu Kadar Önemsemeye Başlamıştır?

 

Rusya’nın Türkiye’ye olan bakış açısının değişmesinde iki önemli kırılma noktası vardır. Bunlardan ilki 2003 yılında ABD tezkeresine TBMM’de ret kararının çıkmasıdır. İkincisi de 8 Ağustos’ta yaşanan Gürcistan-Güney Osetya-Rusya savaşında Türkiye’nin konumunun ve tutumunun ortaya çıkardığı jeopolitik gerçeklerdir.

 

Esasen artan ilginin kodları, 8 Ağustos 2008 tarihinde başlayan ve 5 gün süren Kafkasya Savaşı’nda gizlidir. Bu savaşın sıcak kısmı beş gün sürmüş ve Rusya’nın üstünlüğü ile tamamlanmıştır. Ancak bu savaş sonrasında Rusya ile ABD ve AB arasında ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Özellikle de Gürcistan’a yardım götürme bahanesiyle NATO ve ABD gemilerinin Karadeniz’e girmeleri sürecinde Türkiye’nin takındığı tavır, bölgedeki dengelerin önemli ölçüde değişmesini önlemiştir. Rusya’nın Türkiye’yi önemsemesinin sebeplerinden birisi Karadeniz ve Türk boğazlarıdır.

 

Karadeniz bu savaş sonrasında küresel güçler mücadelesinin, yeni çatışma alanı haline gelmiştir. Karadeniz ülkelerinin genel tavrına baktığımız zaman karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır. Gürcistan ve Ukrayna Rusya karşıtıdır. Bulgaristan ve Romanya, Rusya karşıtı olmasa bile ABD’ye daha yakın durmaktadır. Karadeniz’deki böyle bir tablo içerisinde Türkiye’nin tavrı “halledici”dir. Türkiye Karadeniz’in en uzun sahiline ve en büyük deniz gücüne sahiptir. Türkiye’nin kimden yana tavır takındığı, Karadeniz’deki mücadelenin seyrini etkileyecektir. Türkiye, ABD’nin ve NATO’nun müttefiki olmasına rağmen savaş sırasında ve sonrası dönemde Montrö Anlaşması’nı eksiksiz uygulaması ve bölgede tarafsız kalması ona bölgede büyük saygınlık kazandırmıştır. Türkiye’nin tarafsızlığı, Karadeniz’in bir NATO gölü olmasını önlemiştir. Bu aynı zamanda Rusya’ya da büyük bir avantaj getirmiştir. Bu sebepledir ki, Rusya Başbakanı Vladimir Putin, Gül’ün 2009 yılı Şubatında gerçekleştirdiği Moskova ziyareti esnasında yaptığı açıklamada Türkiye için “Türkiye dış politikamızda öncelikli ülkedir” tabirini kullanmıştı.

 

Son yıllarda Rusya’yı Türkiye’ye yaklaştıran başka bir faktör daha ortaya çıkmıştır. Bu Çin Faktörü’dür. Çin aslında Rusya için görünüm itibarı ile stratejik ortaktır. Ancak Çin aynı zamanda Rusya için en büyük tehdit kaynağıdır. Çin’in Şanghay İşbirliği Örgütünü kullanarak Orta Asya’da da etkisini artırması Rusya’yı ürkütmüştür. Ayrıca Türkiye ile Rusya yıllarca Hazar bölgesinin önce petrolü ve sonra da doğalgazı için mücadele ederken bir de bakıldı ki, Çin bölgeye çoklu boru hatlarını devreye almış bile. Bu sebeple de Rusya ve Türkiye’nin çıkar alanları için şimdi sadece ABD değil, aynı zamanda Çin de bir tehdit haline gelmiştir. Hatta Çin’in bölgede birincil dereceli tehdit haline geldiği dahi söylenebilir. Bizim bu konudaki öngörümüz ilk olarak beş yıl önce yayınlanmıştır. (Bkz. TÜRKSAM web sayfası) Bu öngörümüzde orta ve uzun vadede artan Çin tehdidine karşın Rusya, Türkiye, Japonya ve ABD’nin beraber hareket etme durumunda kalacağını düşünmekteyiz. Diğer taraftan kısa vadeli bir bakış olarak da ABD’nin küresel hakimiyet merkezini Ortadoğu’dan Güney Asya-Orta Asya yay çizgisine çekmesi de bölgede yeni bir rekabet alanı oluşturacağını söyleyebiliriz.

 

Bu genel bakış çerçevesinde Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

 

Sorunlu Alanlar

 

Türkiye açısından, PKK terör örgütünün Rusya tarafından terörist örgütler listesine alınmaması; Rusya açısından ise Türkiye’de faaliyet gösteren Çeçen ve Kafkas kökenli STK’ların bölge ile irtibatı olduğu iddiası sorunlu alanlardan ilkini oluşturmaktadır. Her ne kadar Türkiye ülkesindeki Kuzey Kafkasya kökenli vatandaşlarını sıkı denetim altında tutsa da Rusya’da son metro saldırıları sonrasında da görüldüğü gibi Ankara’yı suçlama geleneği hala zaman zaman Rus basınında yer bulabilmektedir.

 

İkili ilişkilerden enerji, hem sorunlu alandır ve hem de işbirliği yapılan bir konudur. Özellikle boru hatlarındaki rekabet iki ülkenin sorunlar yaşadığı başlıca alanlardandır.

 

Gürcistan savaşı ve bu ülkenin toprak bütünlüğü konusunda da Türkiye ve Rusya farklı yaklaşımlara sahiptirler.

 

Sorun Olmaktan Çıkmaya Başlayan Alanlar

 

NATO’nun Doğu’ya doğru genişlemesi önceden sorun olsa da artık aşılmaya başlayan bir konudur. Zira Türkiye, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunda bu ülkeleri çok fazla cesaretlendirmemek gerektiğini düşünmektedir. AKKA anlaşması da yine hala sorunların tam olarak çözülemediği alandır.

 

Türk-Ermeni ilişkileri ve Dağlık Karabağ sorunu da yine iki ülke arasında aşılmak istenen ve bu yolda bazı adımların da atıldığı alanlardandır.

 

Türk cumhuriyetleri üzerindeki rekabetin de hala devam ediyor olması yine hem rekabetin ve hem de işbirliğinin sürdüğü alanlardan birisidir.

 

Ortak Anlayışa Sahip Olunan Alanlar

 

İki ülkenin başta Karadeniz bölgesinin güvenliği olmak üzere BLACKSEAFOR, Karadeniz Uyumu Harekatı ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği konuları; Afganistan’da teröre karşı mücadele ama Afganistan’da istikrarın sağlanması ve işgalin sona erdirilmesi, Pakistan’ın Afganlaştırılması sürecinin durdurulması, İran’ın barışçıl amaçlı nükleer enerjiye sahip olması düşüncesi, Irak’ın toprak bütünlüğü ve istikrarın sağlanması, Suriye, İsrail-Filistin sorunu, Çin ve genel itibarıyla bölgesel konularda birbirine yakın görüşler içerisinde olduğu müşahede edilmektedir.

 

Türk – Rus İlişkilerinin ABD ve Batı Boyutu

 

Türkiye ile Rusya arasında ilişkilerin derinleşmesini Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine bir alternatif gibi değerlendirmek de yanlış olacaktır. Türkiye’nin kamuoyunda zaman zaman bazı tartışmaların yaşandığına şahit olunmaktadır. Bunların başında da Türkiye’nin Batı seçeneğine karşılık alternatifler türetilmekte ve “B”, “C” gibi harflerle seçenekler sunulmaktadır. Unutmamak gerekir ki, Mustafa Kemal Atatürk “Batılı medeniyetler seviyesi” diyerek Türkiye’nin yerini daha o zaman göstermiştir. Bu Türkiye’nin mutlaka şuraya veya buraya girmesi anlamında değil, gelişme seviyesi düzleminde algılanmalıdır. Türkiye’nin hedefi AB olmakla beraber sırtını yaslayacağı asıl coğrafyanın da Kafkasya ve Orta Asya olduğunu unutmamak gerekir. Burada sırtını yaslamakla, sırtını dönmek arasındaki farka dikkat etmek gerekir. Zira son yıllarda Türkiye’nin Arap coğrafyasını kucaklayan ve/fakat Türk dünyasına sırtını dönen bir dış politika çizgisi içerisinde olduğu görülmektedir.

 

Bununla beraber başta Rusya olmak üzere Türkiye’nin bölgeyle ilişkilerini geliştirmesi onun AB’ye giriş sürecinde elini güçlendirecektir. Zaten yakından takip edildiğinde görülecektir ki, Rusya bölgede bağımsız hareket eden ve Türk cumhuriyetleri ile yakınlaşan bir Türkiye yerine AB içerisinde istikrarlı bir Türkiye’yi daha fazla tercih edecektir. Zaten Rusya’dan çeşitli defalar Türkiye’nin AB’ye üyeliğini destekler açıklamalar yapılmıştır. Ancak Rusya aynı zamanda Türkiye için AB’nin gerçekleşmesi çok uzak bir hayal olduğunun da farkındadır.

 

Stratejik Ortaklık Meselesi

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Rusya ziyareti vesilesiyle gündeme gelen bu konunun Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in Ankara ziyaretinde yeniden gündeme getirileceği ve imzalanacak belgenin isminin de “stratejik ortaklık” belgesi olabileceği ihtimali mevcuttur. Ancak stratejik ortaklık konusu bizim anlayışımıza göre biraz farklılık arzetmektedir. İki ülke ilişkisini stratejik ortak olarak adlandırabilmemiz için neredeyse bütün alanlarda örtüşen bir ilişkiler yumağından bahsetmemiz gerekir. Bugün Türkiye’nin Azerbaycan ve KKTC dışında başka bir ülkeyle ilişkilerinin tamamıyla örtüştüğünden bahsedemeyiz. Stratejik ortaklığa örnek olarak ABD ile İsrail’in, ABD ile İngiltere’nin, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin ilişkilerini örnek gösterebiliriz. Bu çerçevede Rusya ile ilişkilerimizi de “derinleşen çok yönlü işbirliği veya ortaklık” olarak adlandırmanın daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Zira Rusya ile Çin de birbirini stratejik ortak olarak adlandırmaktadır. Ancak Rusya için en büyük tehdit olarak Çin görülmektedir. Her ne kadar bu durum itiraf edilmese de sessizce konuşulsa da Rusya – Çin ilişkilerine benzer bir stratejik ortaklık tabirinin ne kadar doğru olduğu kanaatimizce tartışmalıdır.

 

Ekonomik ve siyasi sahaların önemli bir bölümünde Türk-Rus ilişkilerinin iyi seviyede olduğu söylenebilir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, iki ülke ilişkilerini tarif ederken “Uluslararası ve bölgesel konularda tutumlarımızın büyük ölçüde ‘örtüştüğü’ Rusya'yla çok boyutlu ortaklığımızın derinleştirilmesini amaçlıyoruz" demiştir. Devlet Başkanı Medvedev ise "Türkiye ile her türlü stratejik işbirliğine hazırız”. Açıklamasında bulunmuştur. Stratejik işbirliği aşaması bütün sorunların çözüldüğü ve hatta aynı bakış açısının yakalandığı bir seviyedir. Ancak Kıbrıs konusunda Rusya’nın desteği daha alınabilmiş değildir, Rusya PKK’yı terör örgütü listesine almış değil ve enerji konusunda işbirliği ile beraber rekabetin de hala devam ettiğini dikkate aldığımızda Rusya ile daha alınması gereken mesafenin olduğu görülecektir.

 

11-12 Mayıs 2010 tarihleri arasında Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye’ye yapacağı bu ilk ziyarette enerjiden ulaşıma kadar değişik alanlarda 20 civarında anlaşmanın imzalanması öngörülmüştür. Medvedev’e aralarında Dışişleri, İçişleri, Enerji ve Tarım Bakanları olmak üzere, çok sayıda Bakan'ın da yer alacağı, ekonomi ağırlıklı çok üst düzey bir heyet eşlik edecektir. Bu kalabalık heyetler iki ülke arasındaki ilişkilerin ağırlıklı olarak enerji çerçevesinde şekillense de diğer alanların da artık görüşme masasına yatırıldığına işaret etmektedir.

 

Medevedev'in Türkiye temaslarında bir dizi anlaşmanın parafe edilmesi bekleniyor. Hava ulaşımı, Samsun ve Kavkaz Limanları arasında tren feribotları seferlerinin yapılması ve iki ülkede kültür merkezlerinin açılmasıyla ilgili anlaşmaların imzalanması da planlanıyor. Medvedev'in Türkiye temasları Rusya ve Türkiye İçişleri Bakanlıkları arasında güvenlik konulu bir anlaşmanın da parafe edilmesi bekleniyor.

 

Medvedev'in ziyareti sırasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi'nin de (ÜDİK) ilk toplantısının yapılması planlanmaktadır. Türkiye'nin Irak ve Suriye gibi ülkelerle kurduğu buna benzer mekanizmalar, "Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi" olarak adlandırılıyor. Ancak Rusya ile gerçekleştirilecek konsey toplantısı isminin içerisinde “Stratejik” kelimesinin yer almaması dikkat çekmiştir. Daha önce iki ülke arasında gerçekleştirilen “çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık” kavramı bir adım daha ileri götürülerek “ilişkilerin yeni bir aşamaya doğru ilerlemesi ve dostluğun ve çok boyutlu ortaklığın daha da derinleştirilmesi” hususuna vurgu yapılacaktır.

 

Yine bu görüşmeler esnasında hiçbir zaman hayata geçme şansı olmadığını daha ilk günden ifade ettiğimiz “Kafkas İşbirliği ve İstikrar Platformu” da ele alınacaktır.

 

Vize Konusu:

 

Türk-Rus ilişkilerinin geldiği en önemli noktalardan birisinin Vizelerin kaldırılması olduğu düşünülmektedir. Yine çok değil, bundan birkaç yıl öncesinde iki ülke arasında vizelerin kaldırılacağı söylense sanırım bu öneri pek mantıklı bir önerme gibi gözükmeyecekti. Oysa şimdi iki ülke arasındaki bir aylık turistik vizelerin kaldırıldığı bir dönemdeyiz. Halen Rusya'ya giriş yapan bütün yabancı ülke vatandaşlarının 3 gün içinde Federal Göçmen Dairesine kayıt yaptırması gerekiyor.

 

İki ülke arasında turizm önemli bir etkendir ve her yıl Türkiye verilerine göre 2 milyon 600 bin, Rusya istatistiklerine göre ise 1 milyon 900 bin Rus vatandaşı Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Yine Türkiye’den turistik amaçla Moskova'ya giden Türk sayısının ise 30-40 bin civarında olduğu düşünülmektedir. Turistik vizelerin kaldırılması karşılıklı turist sayısında bir artışı da beraberinde getirebilir.

 

Çalışma ve öğrenci vizelerindeki prosedürün aynen devam etmesi ve fakat bir aya kadarki turistik amaçlı ziyaretlerde vizelerin kaldırılması düşünülmektedir. Ancak bunun hangi prosedürler çerçevesinde yapılacağı ve teknik detayların nasıl çözüleceği tam olarak netleştirilememiştir. Rusya'ya giriş yapan bütün yabancı ülke vatandaşlarının 3 gün içinde Federal Göçmen Dairesi'ne kayıt yaptırması zorunluluğu vardır. Dolayısıyla da vizelerin kaldırılması önemli bir girişimdir. Ancak üzerinde daha çalışmaya ihtiyaç vardır.

 

Ekonomik ve Ticari İlişkiler

 

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin bugün geldiği noktada en büyük pay şüphesiz ki, ticaret erbaplarınındır. Doksanlı yılların başından itibaren “Bavul Ticareti” ile başlayan ekonomik ve ticari ilişkiler uzun süre boyunca siyasi ilişkilerin önünde seyretmiştir. Normal şartlarda Siyaset erbaplarının açtığı yoldan iş adamlarının geçmesi gerekirken, Türkiye ile Rusya arasında Çarlık dönemi, SSCB ve Soğuk Savaş döneminden kalma ön yargılar sebebiyle tersi bir durum ortaya çıkmıştır. SSCB’nin dağılması sonrasında iki ülke ilişkileri içerisinde siyasetçiler arasında gereken diyalogların kurulamaması, bölgede başlayan enerji hatları ağırlıklı rekabet ve Türkiye’nin Türk dünyasına olan ilgisine o dönemki Kremlin yöneticilerinin tehdit algısı ile bakması sonucunda yeterli ilişki kurulamamıştı. Bu sebeple de Ticaret erbaplarının açtığı yoldan siyasetçiler ve bürokratlar gitmek durumunda kalmıştı.

 

Bugün gelinen noktada Türk-Rus ilişkilerinde ekonomik ve ticari ilişkiler ile siyasi, kültürel ve diğer ilişkilerin birbirine paralel gittiğini görmekteyiz. Özellikle iki ülke ekonomik yapısının bir birini ikame eder değil de, birbirini tamamlar nitelikte olması sebebiyle karşılıklı yatırımlar ve ticaret hacminin sürekli artan bir dinamiklik arzettiği görülmektedir. Ancak küresel krizin en çok etkilediği ülkelerden birisinin Rusya olması 2009 yılı ve sonrasında ekonomik ve ticari ilişkilerimizde ciddi düşüşlerin yaşanmasına sebep olmuştur.

 

Küresel ekonomik krizden en çok etkilenen ülkelerin başında Rusya gelmiştir. Rusya’da küresel krizin daha derin hissedilmesine sebep olan bir başka etken de ekonomisinde önemli bir ağırlığı olan petrol fiyatlarının ciddi oranda düşmesidir. Türkiye’nin önemli dış ticaret partnerlerinden birisi olan Rusya’nın petrol gelirlerinin azalması sebebiyle gelir kaybına uğraması ve küresel krizi ciddi bir şekilde hissetmesi Türkiye’yi doğrudan etkilemiştir.

 

Türkiye ile Rusya arasında 2008 yılında dış ticaret hacmi 37.847 milyar dolara çıkmış ve bunun sonucunda da Rusya Türkiye'nin birinci, Türkiye ise Rusya'nın 5. büyük ticaret ortağı haline gelmiştir. Ancak küresel kriz ile beraber bu rakamlarda ciddi düşüşler olduğu görülmüştür. 2009 yılı itibarı ile bir önceki yıla göre Türkiye’nin Rusya’ya ihracatında yüzde 50.6’lık bir düşüş gözlenirken, ithalatında ise yüzde 37,2’lik bir azalma ortaya çıkmıştır. Bu durum sonucunda ise Almanya, bir yıllık aradan sonra yine Türkiye'nin birinci ticaret ortağı haline gelmiştir. 2009 yılı itibarı ile Türkiye Rusya Federasyonu’nun toplam ihracatı içerisinde 6. Sırada iken ithalatında 16. sıradadır. Rusya’nın genel dış ticaret hacmi çerisinde ise Türkiye 7. Sırada bulunmaktadır.

 

 

TÜRKİYE-RUSYA FEDERASYONU DIŞ TİCARET RAKAMLARI (Milyon. $)

 

YILLAR

2008-2009

Ocak

2005

2006

2007

2008

2009

% Değ

2009

2010

% Değ

 

İhracat

2.371

3.238

4.727

6.482

3.203

-50,6

227

250

10,1

İthalat

12.818

17.806

23.508

31.365

19.710

-37,2

1.664

1.848

11,1

Ticaret Hacmi

15.189

21.044

28.235

37.847

22.913

-39,5

1.891

2.098

10,9

Ticaret Açığı

-10.447

-14.568

-18.781

-24.883

-16.507

-33,7

-1.437

-1.598

11,2

İhracatta Payı (%)

3,2

3,8

4,4

4,9

3,1

-36,2

2,9

3,2

10,4

İhracatta Sırası

9

7

5

6

6

 

9

6

 

İthalatta Payı (%)

11,0

12,8

13,8

15,5

14,0

-9,8

17,9

16,1

-10,4

İthalatta Sırası

2

1

1

1

1

 

1

1

 

                     

 

 

 

 

Türkiye ile Rusya arasındaki en önemli alanlardan birisi olan Türk işadamlarının Rusya’dan aldıkları işler açısından bakıldığında da yine ciddi düşüşlerin olduğu gözlemlenmiştir. Türk iş adamları 2008 yılında 2.888 milyon dolarlık iş hacmi ile toplam 43 adet iş alınırken, 2009 yılında toplam hacmi 1.809 milyon dolar olan 21 adet iş alınmıştır. Bir bütün olarak baktığımızda son on yılda Türk işadamları toplam adedi 587 olan 9.694 milyon dolarlık iş almışlardır.

 

Yıllar

Hacim (mil. $)

Prj. Ad.

1989-1999

9.694

587

2000

165

19

2001

343

38

2002

428

40

2003

1.033

70

2004

746

56

2005

2.468

70

2006

2.738

61

2007

5.922

101

2008

2.778

43

2009

1.809

21

2010

244

3

TOPLAM

28.368

1.109

* İş alındı belgelerine göre

 

 

 
       

 

RF'NİN TOPLAM DIŞ TİCARETİ

 

2008-2009

Türkiye'nin

 

 

2005

2006

2007

2008

2009

% Değ

 Sırası*

 

İhracat

245.300

301.976

351.930

468.073

301.652

-35,6

6

İthalat

125.100

137.548

199.754

266.918

167.371

-37,3

16

Dış Ticaret Hacmi

370.400

439.524

551.684

734.991

469.023

-36,2

7

Dış Ticaret Fazlası

120.200

164.428

152.176

201.155

134.281

-33,2

3

*2009 yılı itibariyle

 

           

 

Genel olarak baktığımızda Türkiye ile Rusya arasında dış ticaret açığının hep Rusya lehine olduğu ve bunun da Rusya’da ithal edilen petrol ve doğalgazdan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Örneğin 2009 yılında Türkiye Rusya’ya toplam 3.203 milyon dolarlık ihracat yaparken 19.710 milyon dolarlık ithalat yapmıştır ve dış ticaret hacmimizde Türkiye aleyhine 16.507 milyon dolarlık bir açık meydana gelmiştir.

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Şubat 2009'da Moskova'da Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev'le imzaladığı Ortak Deklarasyon'un sonrasında iki ülke dış ticaretinin kademeli olarak beş yıl içerisinde 100 milyar dolar seviyesine çıkarılması hedefi ortaya konmuştur.

 

Doğalgaz ve Enerji Alanında İşbirliği

 

Türk – Rus ilişkilerinin son yıllarda ivme kazanmasının altında yatan en önemli sebeplerden birisi uygun konjonktür ve liderler arası sağlanan diyalog ise de perde arkasında bu işin mimarı olan Rusya Başbakan Birinci Yardımcısı İgor Seçin’in ciddi katkısı vardır. Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in FSB’den iş arkadaşı ve en güvendiği isimlerden birisi olan Seçin şu an bütün enerji projelerini kontrol altında tutmakta ve uygulamaktadır. Seçin’in Putin ve Medvedev ile yakın ilişkileri de bu projelerin hayata geçirilmesini kolaylaştırmaktadır. Aynı zamanda Hükümetlerarası Karma Ekonomik Komisyon (KEK) eş başkanı da olan Seçin geçtiğimiz hafta Ankara’da yapılan KEK 10. oturumunda yaptığı açıklamada Türkiye'nin Rusya'nın kilit partnerlerinden biri olduğunu belirtmiştir.

 

Enerji alanı ve özellikle de doğalgaz ağırlıklı enerji projeleri son dönemde gelişen Türk-Rus ilişkilerinin en ön planında yer alan sahalardan birisidir. Rusya ile daha SSCB döneminden başlatılan ilişkiler ve ardından imzalanan iki doğal gaz anlaşmasına rağmen Rusya ile “Mavi Akım” isimli üçüncü anlaşmanın imzalanması ve Karadeniz’in altından geçen bir boru hattıyla Rusya’da doğalgaz alınmaya başlaması Türkiye’nin doğalgaz pazarını ve politikasını büyük oranda Rusya’nın etkisi altına sokmuştur. Erdoğan hükümetinden önce imzalanan ve iki ülke arasındaki en büyük proje olarak gösterilen “Mavi Akım Projesi” AKP’nin iktidara gelmesiyle beraber özellikle de fiyat konusunda ortaya çıkan sorunlar yüzünden neredeyse iki ülke arasındaki en büyük sorunlardan birisini oluşturmuştur. Ancak, aylar süren karşılıklı ziyaretlerden sonra sorun çözülmüş ve iki ülke ilişkileri yeniden istenilen düzeylere gelmiştir. Şimdi, Rusya’nın enerji devi ve Türkiye’ye doğalgaz sağlayıcısı Gazprom şirketi, Türkiye’de değeri milyar doları aşan ölçülerde yatırımlar yapmak arzusunu ortaya koymuştur.

 

Türkiye’nin 2010 yılında tüketeceği doğalgaz miktarının yaklaşık 40-45 milyar m3 olması beklenmektedir. 2009 yılında yaşanan küresel krizin Türkiye’ye yansıması sebebiyle düşen doğalgaz tüketiminde Rusya’da nasibini almış ve Rusya’dan alınan doğalgaz miktarı da düşmüştü. İster istemez bu durum Rusya ile “take or pay” “al ya da öde” şartını gündeme getirmiş ve Türkiye bu şart sebebiyle ciddi sıkıntılar çekmişti.

 

Rus Gazprom şirketi ile varılan mutabakat gereği özellikle kriz dönemlerinde azalan doğalgaz tüketiminin büyük sorun teşkile ettiği "al ya da öde" şartında ciddi bir revizyona gidilmiştir. Buna göre Türkiye 2010 yılında taahhüt ettiği gazın sadece yüzde 75'ini alması halinde herhangi bir cezai müeyyideye maruz kalmayacaktır. Benzer anlaşmaları daha önce bazı Avrupa ülkeleri şirketleri (Alman ON, RWE ve Wingas, İtalyan Eni ve Avusturyalı EconGa) ile de yapan Gazprom bu ülkelere yüzde 30’lere varan anlaşmalar yaparken Türkiye ile “al ya da öde” şartında yüzde 25’lik bir indirim gerçekleştirmiştir. Gazprom bu indirim anlaşmalarını Avrupa’da ve Türkiye’de ciddi oranlarda düşen doğalgaz tüketimini yeniden canlandırma çabaları çerçevesinde gerçekleştirmiştir.

 

2009 yılında Gazprom’un ihraç ettiği gaz miktarının 19.9 milyar metreküpte kaldığı görülmektedir. Bu rakam 2008'den yüzde 16.2 daha azdır. 2010 yılı için Türkiye ile Rusya arasında yaklaşık 28 milyar m3 doğalgaz alım anlaşması bulunmaktadır. Ancak Gazprom’dan yansıyan bilgilere göre bu yıl Gazprom Türkiye’ye yaklaşık 30 milyar m3 doğalgaz satmayı planlamaktadır. Türkiye’de özellikle sanayi üretimde meydana gelebilecek dinamik bir yükseliş bu artışı getirebilir. Ancak söylemek gerekir ki, bu miktara ulaşmak çok da kolay bir durum değildir.

 

Medvedev’in Türkiye ziyareti çerçevesinde ele alınması planlanan enerji anlaşmaları çerçevesinde ele alınması planlanan projeler arasında Nükleer santral ihalesi, yapılması planlanan Güney Akım, Mavi Akım-2 ve Samsun-Ceyhan petrol boru hattı gibi önemli yatırımlar bulunmaktadır.

 

Rusya’nın önem verdiği projelerden birisi olan Güney Akım Projesi’nin Türkiye'nin ekonomik sahasından geçmesi iznini alabilmesi karşılığında destek verdiği Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi de bu ziyarette somutlaştırılacaktır. Ankara ve Moskova daha önce Samsun-Ceyhan çalışma grubunun oluşturmasını öngören petrol alanında işbirliği protokolleri imzalamıştı. Yıllık 60-70 milyon ton petrol taşıma kapasitesine sahip olacak hattın 1,5-2 milyar dolara mal olması ve 2012 yılında tamamlanması hedeflenmektedir.

 

Rusya’nın ilgilendiği diğer projeler olarak İstanbul’da doğalgaz dağıtımının özelleştirilmesi, altyapı yatırımları, yeraltı doğalgaz depolama tesislerinin kurulması gibi bazı projelerde bulunmaktadır. Gazprom için doğalgaz dağıtım piyasasına girmek de önemli bir konu olarak durmaktadır.

 

Gazprom bu çerçevede 'Bosphorus Gaz Corporation A.S. şirketinin kontrol paketini satın almış ve şimdi de özellikle Aksa Enerji ile ciddi yatırımlar ve ortaklıklar planlamaktadır.

 

Gazprom’un ilgilendiği projeler arasında:

 

–           Doğal gaz dönüşüm ve elektrik santralleri yapımı

–           Yerel doğal gaz şebekeleri inşâsı

–           Yeraltı doğal gaz depolama istasyonları inşâsı (Tuz gölü)

–           Turizm alanında yatırım projeleri gelmektedir.

 

Nükleer Santral Alanında İşbirliği

 

Yaklaşık 40 yıldır üzerinde çalışılan ve son kez Türkiye Elektrik Ticareti A.Ş.’nin (TETAŞ) nükleer santral ihalesinde yaşanan sorunlar sebebiyle, hükümet bu konuyu ihalesiz çözme yoluna gitmektedir.

 

Hatırlanacağı üzere, Mersin Akkuyu’da yapılması plânlanan nükleer santral ihalesini tek katılımcı olan JSC Atomstroyexport-JSC, Inter Raoues ve Park Teknik’ten oluşan Rus-Türk şirketler grubunun kazandığı ihalede, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Nükleer Santral İhalesi Yönetmeliği’nin 5. ve 10. maddeleri için yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Kurul, ayrıca Danıştay 13. Dairesi tarafından yönetmeliğin 7. maddesi için daha önce verilen yürütmenin durdurulması kararını da yerinde bulmuştu. Daha önce de Rusya’nın kazandığı Tüpraş ve Erdoğan Saldırı Helikopterleri projelerinde de benzer şekilde iptaller söz konusu olmuştu.

 

Rusya ile nükleer santral konusu devletlerarası anlaşmaya dönüştürülerek, Rusya’ya verileceği açıklanmıştır. Yine hatırlanacağı üzere Sovyetler Birliği döneminde Seydişehir Alüminyum Fabrikası, İskenderun Demir-Çelik Fabrikası gibi yatırımlar ihalesiz olarak devletlerarası anlaşma gereği Sovyetler Birliğine verilmişti. Anlaşılan benzer bir yöntemle, bu defa Nükleer Santral yapımı Rusya’ya verilecektir. Şunu da belirtmekte fayda vardır; Türkiye’nin Batılı müttefikleri Türk-Rus ilişkilerinin ticaret, turizm, inşaat gibi alanlarda gelişmesine olumlu bakmakta, hatta teşvik bile etmektedir. Ancak enerji, nükleer enerji, savunma sanayi gibi stratejik konularda Türkiye’nin Rusya ile yakın mesai içerisine girilmesine sıcak bakmamaktadırlar. Batılı müttefiklerimizin bu konudaki olumsuz bakışı zaman zaman da basına yansımaktadır. Dolayısıyla da Rusya ile yapılan ihalesiz nükleer işbirliğinin bundan sonra benzer yöntemle diğer ülkelerle de yapılması beklenebilir. Özellikle Güney Kore ve ABD ile benzer işbirliğinin çok yakın olduğu düşünülmektedir.

 

Ankara ve Moskova Mersin Akkuyu’da dört nükleer reaktörün yapımına dair proje çerçevesinde enerji sevkiyatı fiyatları üzerinde de mutabakata varmışlardır. Rusya ve Türkiye’nin bu projenin uygulanmasına dair hükümetlerarası anlaşmayı Rusya Devlet Başkanı’nın Ankara ziyareti kapsamında imzalanmaları beklenmektedir. Bu projede Rus şirketlerinin hem inşaatçı hem nükleer santralinin sahipleri olarak katılmayı planladıkları ilk proje olacağını belirtilmektedir. Rusya’dan Atomstroyeksport, OAO İnter RAO EES ve Türkiye’den de Park Teknik’in oluşturduğu konsorsiyumun hayata geçireceği proje çerçevesinde Akkuyu’ya AES-2006 model ve gücü 4,8 MVt. olan Nükleer Enerji santralleri kurulacaktır.

 

Mersin-Akkuyu'da inşa edilecek Türkiye'nin ilk nükleer santrali için en az 15 yıllık elektrik alım garantisi öngörülmektedir. Rusya'nın tüm finansını karşılayacağı nükleer santralde kritik konu elektrik alım fiyatları. 21 sentten başlayan müzakereler bugüne kadar kilovatsaat başına 15 sente kadar düşmüştür. Üzerinde anlaşılan fiyat daha açıklanmamıştır. Anlaşmanın Türkiye parlamentosundan da onaylanması da gerekmektedir.

 

Türk-Rus İlişkilerinin Türk-Ermeni Yakınlaşma Sürecine Etkisi ve Dağlık Karabağ Konusu

 

Dağlık Karabağ konusu Medvedev’in Türkiye ziyareti sırasında en çok merakla izlenecek konulardan birisi olacaktır. Zira Türkiye Dağlık Karabağ sorununun çözümünün anahtarını Rusya’da görmektedir. Rusya Federasyonu Bakü Büyükelçisi Vladimir Dorokhin Medvedev’in Türkiye ziyareti esnasında Karabağ sorununun ele alınacağı açıklanmıştır. Şimdi bütün gözler Gül-Erdoğan ve Medvedev görüşmesinde iken bu konuda somut bir çözümün olması beklenmemektedir. Bu konuda muhtemeldir ki, konunun barışçıl çerçevede çözülmesi için bir deklerasyon yayınlanacak ve/veya ortak açıklamada bu konuya vurgu yapılacaktır.

 

Karabağ sorunu çözülmeden de Türkiye-Ermenistan normalleşmesi pek mümkün gözükmemektedir. Medvedev’in Türkiye ziyaretinde konu yine gündemin ön sıralarında yer alacaktır. Görüşmelerde yine Türkiye, Rusya’nın Ermenistan’a baskı yapmasını isteyecektir. Rusya’da Ermenistan ile sınırların açılmasını ve bunun Dağlık Karabağ sürecinin dışında tutulmasını isteyecektir. Ancak bu konudaki asıl ilerlemenin bu ziyaret sırasında değil de önümüzdeki ay Başbakan Erdoğan’ın Soçi’de Vladimir Putin ile yapacağı görüşmede sağlanması beklenmektedir. Bu görüşme Ermenistan devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın da katılması ve hatta bir üçlü zirvenin gerçekleştirilmesi dahi mümkündür.

 

 

Medvedev’in Türkiye ziyaretinin sadece Türkiye’de değil Ermenistan ve Azerbaycan’dan da yakından takip edildiği görülmektedir. Bu ziyarete özellikle Ermeni basınının ciddi bir ilgisi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Rusya’nın genel politikasında şöyle bir hususiyet vardır. Ruslar şunun farkındadır ki, Karabağ konusunda yaşanacak bir ilerlemenin Ankara’da ve/veya Washington’da gerçekleşmesi bölgede bu iki gücün etkisini artırır. Bu sebeple de Rusya ısrarla Erivan ile aynı çizgide durarak Dağlık Karabağ sorunu ile Türk-Ermeni yakınlaşmasını bir birinden ayrı değerlendirmek eğilimindedir. Dolayısıyla da Kremlin Karabağ konusunda bir ilerleme sağlamaya niyetlense dahi bunu Rusya dışında bir yerde yapılacak (örneğin Ankara’da) görüşmelerde değil de bizzat Rus topraklarında ve Rusya’nın insiyatifi ile yapacaktır. Dolayısıyla da bu görüşmelerde ciddi bir ilerleme beklenmemektedir.

 

Değerlendirme

 

2000 yılı sonrasından günümüze Rus dış politikasında Türkiye’nin ve aynı şekilde de Türk dış politikasında da Rusya’nın yeri giderek önem kazanmaktadır. Her iki ülkenin de yıllardır terör sorunu ile mücadele etmesi ve 11 Eylül’den sonra terör konusunun aslında Ankara ve Moskova için işbirliği yapılacak konulardan en önemlilerinden birisi olduğunun keşfedilmesi, ilişkilerin önündeki önemli engellerden birisini ortadan kaldırmış ve terör konusunda başlayan işbirliği ilişkilerin diğer bütün yönlerinde de hızla gelişmeye başlamıştır. Aslında, 11 Eylül’den sonra gelişme trendi gösteren iki ülke ilişkileri oldukça geç kalmış bir sıcak diyaloğu şimdi yakalama çabasındadırlar. Yıllarca özellikle de karşılıklı “algılama” sorunu yaşayan Türkiye ve Rusya birbirini yeni keşfetmekte ve keşfettikçe de ilişkiler yeni aşamalar kaydetmektedir.