Huzurlu ve doğal güzelliklere sahip bir ülke olduğu tüm dünyaca kabul edilen İsviçre bu özelliklerini Avrupa’nın ortasında bulunması sayesinde edinmiştir. Aynı ölçüde güzelliklere sahip olduğu halde geçmişindeki kötü anıları ve bugünkü huzursuzluğuyla tanınan Tunceli de bu olumsuz özelliklerini üzerinde bulunduğu coğrafyadan almaktadır.

 

Güney Fransa’nın küçük bir köyü olan Vauvenargues’ın çoğumuzun tanıdığı ressam Pablo PICASSO’nun hayatında önemli bir yeri vardır. İspanya’daki içsavaştan kaçan PICASSO, bu küçük köye gelip yerleşir. Köyün belediyesi küçük bir şatoyu ikametine verir, o da eserlerine burada devam eder. Vauvenargues’ın turizm açısından tanınmasında çok önemli bir rolü bulunan sanatçının yaptığı tablolarına köyü çevreleyen yamaçlardaki ormanların üzerine düşen güneş ışıklarını yansıttığı ve bu doğal güzelliğin tanınmasını sağladığı söylenir. Oysa Güney Fransa’nın küçük bir köyünde görülen farklı tonlardaki yeşil rengin çok daha güzeline sahip Tunceli ise bu açıdan da talihsizdir. Her mevsimde ve sadece yeşilin değil sarının, mavinin, kızılın güneş ve topraktan aldığı farklı tonlarla Tunceli’de ne kadar mükemmel göründüğünü bilen pek yoktur.

 

Tunceli’nin halkıyla Türkiye’nin kaderi aynıdır. Türkiye ne zaman küresel güçlerin iştahını kabartsa akıllara hemen Tunceli gelir. Türkiye huzursuzluğa itildiğinde kaçınılmaz bir şekilde Tunceli de huzursuz edilir. Her ikisi de geçmişin yaralarını zamanın elinde iyileştirmeye çabaladıkça dışarıdan gelen bulaşıcı habis varlıklarca ateşli kriz nöbetleri yaşamaya zorlanır.

 

Yaraların iyileşmesini temsil eden Tunceli’nin unutturulup kötü anılarıyla Dersim’in canlandırılması isteniyor. Tunceli hep geçmişi yaşamaya mecbur ediliyor. Pah (Kocakoç) köprüsünü kundaklayarak isyanın da ateşini çakan Ermeni asıllı semerci, aradan geçen yıllardan sonra yaptığının bedelini ödemeden Tunceli’de huzur içinde yaşadığı halde, asıl hak sahibi halk hiçbir zaman huzur yüzü görmemektedir. Dün Rusların, Ermenilerin, İngilizlerin, Fransızların doğrudan karışarak rahat bırakmadıkları Tunceli bugün küresel güçlerin iplerini ellerinde tuttukları Kürtçülerle, Alevi ayrılıkçılarla aynı kaderi yaşamaya zorlanıyor.

 

Dün:

 

Osmanlının son günlerinde ihanetlerine ortak arayan Ermeni ayrılıkçılar 1880 yılında İstanbul’dan Dersim ve Mezopotamya’ya gizlice bir temsilci gönderdiler. Amaçları buraların halklarının padişaha olan bağlarını kopartmanın yollarını öğrenmekti. Adı Pilig (Pilibos KEÇEYAN) olan bu gizli temsilci, buraların Kürtçü önderleriyle görüşmelerde bulunduktan sonra 1886 yılında İstanbul'a döndü ve Kürtçülerin işbirliği için para ve silah istediklerini bildirdi. (1) Ruslar diplomat ve ajanlarını aracılığıyla içeriden elde ettikleri işbirlikçileriyle Dersim halkını kışkırtmaya devam ettiler. Bunlardan biri olan Mazgirt kaymakamı Nafiz Bey ile reislerden Munzur Bey Erzurum’da görüştükleri Rus konsolosuna Osmanlı ile savaşa girmeleri halinde kendilerine yardım edecekleri sözünü verdiler. Bu söz doğrultusunda 1877-1878 Rus Harbi’nde Bedirhanlardan Hüseyin ve Osman Bey, Mutki ve Reşkotan bölgesi aşiretleriyle birlikte Osmanlıya başkaldırdılar. Aynı işbirliği 1916 ve 1917 yıllarında da gerçekleştirilmeye çalışıldı. Ruslar kendilerine sığınan bnb. Mustafa Vefa’yı Dersim’e göndererek, halkı isyana ikna etmekle görevlendirdiler.

 

Doğu Anadolu’da Rusların ilerleyişi nedeniyle isyanların ve eşkıyalığın alıp yürüdüğü günlerde yabancı ülkelerin ve de özellikle Rusların ajanları ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlardı. Yaptıkların istihbaratın başlıca konusu Osmanlı devletiyle bölge halkının arasındaki bağlar, aralarındaki anlaşmazlık konularının neler olduğu ve Rus işgalini kolaylaştırmak üzere isyan edip etmeyecekleriydi. Ajanlar için en gözde olan bölge ise Dersim’di. Küçük iktidar hesaplarıyla devleti yerine Ruslara hizmet etmeyi şiar edinen bölgedeki yöneticiler ihanette birbirleriyle yarışıyorlardı. Bunlardan biri olan Hozat kaymakamı Kürt Mansur ağa, Şeyh Ubeydullah isyanı sırasında temsilcisini Aleksandrapol bölgesinde bulunan Rus komutanına göndererek, kendilerine yardım edeceklerini bildirdi.(3) İşgal ve isyan karşılıklı etkileşim içinde Osmanlı aleyhine büyüdü.

 

1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Kürtçüler önemli ölçüde örgütlenmeye başladılar. Bu dönem yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da Kürtçü örgütlenmeler açısından önemlidir. Yurt dışına öğrenim amacıyla giden Kürtçülerden Cemilpaşazade Kadri ve Ekrem Şemseddin kardeşler, Babanzade Recai Nüzhet ve Dersimli Selim Sabit 1913’te Kürt Hevi Talebe Cemiyeti’nin bir şubesini Lozan’da açtılar. Bunu Cenevre ve Münih şubeleri izledi. Bundan sonra Dersim denilince Selim Sabit ile Baytar Nuri Dersimi akıllara sıkça gelecekti. Adı geçenlerden Baytar Nuri daha 1920'de Sevr Anlaşmasından güç alarak Bitlis, Diyarbakır, Elaziz, Van, Dersim ve Koçgiri de “Kürdistan” ilan etmek için isyan çıkartmaya çalıştı ancak 20 Aralık 1920'de tutuklandı. (4) Serbest kaldı ve Dersim isyanından sonra da Fransa mandası altındaki Suriye’ye kaçtı.

 

Kürtçülerin örgütlenmesine paralel olarak İsviçre, İngiltere, Fransa, ABD ve Suriye’nin kendilerine gösterdikleri ilgide de artış oldu. Dersimi başköşelerine oturtan bu ülkelerin bazılarının temsilcileri yerli halkla batının Hıristiyan halkı arasında akrabalık bağı kurup bunu Türkiye aleyhine kullanmaya çalıştılar. Bu konuda ölçüyü öylesine kaçırdılar ki saçmalıklarına kendileri bile inandılar. Bunlardan ABD Harput Konsolosu dışişleri bakanlığına gönderdiği Dersim Raporunda bölge halkı olan "Kızılbaşların Hıristiyan kökenli oldukları kuşkusuz" diyecek kadar ileri gitmiştir. Bir başka saçma iddiada; bölgede çalışan istihbarat görevlisi İngiliz Yzb. L. MOLYNEUX SEEL, "A Journey in Dersim" başlıklı yazısında 1911 yılının Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında Dersim'e yaptığı gezide yaşadıklarını anlatmaktadır. Dersim Kürtleri hakkında uzun bir çalışma yaptığını belirttiği Kiğı'nın Ermeni piskoposundan bu halkın saf Ermeni ırkından olduklarını söylediğine yer vermektedir. (5)

 

Genç Türkiye Cumhuriyeti’yle sorunlu ilişkilerinde Kürtçüleri daima ön safa süren batı ülkelerinden Fransa, Hatay’ın Suriye’ye verilmesi görüşmeleri sırasında Seyit Rıza’yı isyana kışkırttı. Fransa gizli servisi adına çalışan İzzettin isimli şahıs Fransa’nın bu konudaki talimatını Seyit Rıza’ya ileterek her türlü silah ve para yardımının yapılacağını bildirdi. (6) Bu ülkenin yanında İngiltere de rol kaparak Kürtçülere kurdurduğu Kürt Teali Cemiyeti (KTC) vasıtasıyla Dersim halkını isyana kışkırttı.

 

Dersim İsyanından kısan bir süre önce 1935 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya uzun bir gezi yapan Başbakan İsmet İNÖNÜ, devlete ayaklanmaya dönüşecek kışkırtıcı faaliyetleri yerinde gördü. Memleketin diğer yerlerinde olduğu gibi siyasi Kürtçülüğün neden olduğu ayırımcı eğilimlerin yabancıların desteğiyle tehlikeli boyutlara ulaştığı ve ileride "Kürdistan" iddialarının sonunun hiç gelmeyeceği öngörüsünde bulundu. (7)

 

Bugün Dersim İsyanının sorumluluğunun üzerine yıkılmasına çalışılan ATATÜRK, gerçek sorumluları kesin ifadelerle ortaya koymuştur. 16 Haziran 1919 tarihinde KTC'liler ve İngiliz planlarından söz ederek; "Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, muhakkak Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır." demiştir. Yine aynı konuda 9 Kasım 1919 günü yaptığı bir başka konuşmada ise; "Kürtleri Osmanlı camiasından ayırmak, İngiliz boyunduruğuna sevk etmek, neticede Doğu Anadolu'muzu Ermenilere çiğnetmeye yol açacak Kürdistan Teali Cemiyeti gibi zararlı bir teşkilatın, vicdan yerine yabancı parası taşıyan birkaç serserinin memleketimize ekmek istedikleri fesat tohumunun Dersim'de revaç bulmuş olması üzüntü vericidir." diyerek gerçeği dile getirmiştir. (8)

 

Aradan geçen yıllardan sonra Dersim için yeni bir sayfa açmak amacıyla adının Tunceli olarak değiştirilmesi yetmedi. Tunceli hep terör ve şiddetle anılır oldu. Bilmeyenlerin aklını karıştıran, gerçeğin yerine yalanın konulduğu oyun içinde oyun oynanıyor. Geçmişin kanlı oyunlarının bedelini bugün devlete ödetmeye zorlayanlardan biri olan PKK, Seyit Rıza’yı kahraman olarak gösterirken Tunceli halkının gözünün içine baka baka ikiyüzlülük yapmaktadır. Çünkü Seyit Rıza’nın soyundan gelen torunu Ali Rıza POLAT’ı ajanlık yalanıyla suçlayarak öldürdü. Tuncelililer gücünü silahtan ve kandan alanların karşısında çaresiz sustu.

 

Bugün:

 

Her hangi bir batı ülkesinin istihbarattan sorumlu Türkiye’deki bir görevlisi olup da Tunceli’yi ziyaret etmeyeni yok gibidir. Batı ülkelerinin medyasında Tunceli, Dersim isyanı ve Alevilik konuları daima ayrıcalıklı yere sahiptir. Ülkemizde çeşitli isimler altında faaliyet gösteren yabancı vakıf ve dernekler, yerli karşılıklarıyla sıkı bir işbirliği halindedirler. Büyük şehirlerdeki ve özellikle İstanbul’daki Alevi nüfusun yoğun olduğu semtlerde araştırma yaptıkları gerekçesiyle istedikleri kapıyı çalarlar. İçeriden ve dışarıdan yürüttükleri çalışmalarla Aleviliği devlete karşı bir güç halinde örgütlemeye çalışmaktadırlar. Türkiye’deki etnik ayırımcılıkla yetinmeyerek, çok daha tehlikeli olan mezhep ayırımcılığını ve böylece çatışmayı kışkırtmaktadırlar. Bu hedef doğrultusunda Dersim isyanının olumsuz etkilerinin korunması ve can ve mal kaybından devletin sorumlu tutularak hedef haline getirilmesi isteniyor.

 

Dersim’in kullanıldığı merkezlerin başında Brüksel’de Avrupa Parlamentosu gelmektedir. AP’nin üyeleriyle işbirliği yapan bazı Alevi mezhepçileri, her yıl tekrarladıkları konferanslarda Türkiye’nin Dersim’le yüzleşmesi gerektiğini öne sürüyorlar. Düzenledikleri konferans, seminer vs gibi etkinliklerde Türkiye, katliam yapmakla suçlanmakta, asimilasyon politikalarıyla sorumlu tutulmakta ve inkârcı olarak nitelenmektedir.

Köln'de kurulu "Dersimi Yeniden İnşa Cemiyeti-Dersim Gesellse haft für Wiederaufbau e.V" tarafından, AP'da 13 Kasım 2008 tarihinde "Dersim 1937/38 ve 70 Yıl Sonra" başlıklı konferans gerçekleştirildi. Konferansta olageldiği gibi Türk Devletinin soykırım yaptığı yalanı dile getirildi. Çatışmayı kışkırtan özelliğinden ayrıca konferansta dikkat çeken husus Demokrasi ve Adalet İçin Avrupa Ermeni Federasyonu Başkanı Hilda TCHOBIAN'ın katılımcı olmasıydı. Diaspora Ermenileri, soykırım yalanlarında işbirliği yaptıkları Dersim yalancılarına böylece destek vermiş oluyorlardı.

 

24 Kasım 2010 tarihinde Berlin’de düzenlenen “Dersim 1937-38” isimli konferansta katliamın Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) götürülmesi kararı alındı. Yapılan açıklamada UCM 1998 Roma Statüsünün 23. Maddesine konu soykırım etkilerinin devam etmesi hükmünden yararlanılacağı bildirildi. Dersim mağdurlarının evlerine dönemedikleri, Kürtçeyi kamusal alanlarda kullanamadıkları, Kızılbaşlığın devlet tarafından tanınmadığı, cemevlerinin ibadethane statüsünde olmadığı, Kürt coğrafyasındaki zorunlu göçertme ve fiziksel katliamların devam ettiği iddiaları sıralandı.

 

UCM’ya yapılacak başvuruda;

-Öncelikli olarak soykırımın tanınması,

-Özür dilenmesi ve göç ettirilen kişilerin topraklarının tekrar kendilerine verilmesi ve geri dönüşün sağlanması,

-Toplu katliamlarla ilgili mezar yerleri devlet arşivlerinden çıkarılarak kamuoyuna açıklanmalı.

-Evlatlık verilen yüzlerce kız çocuğunun aileleriyle bağ kurulmalı, mağdurlara maddi veya manevi tazminat ödenmeli” taleplerinde bulunulacağı açıklandı. (9)

Söz konusu çabalar çerçevesinde yurt içinden verilen destekle 22 Ocak 2011 tarihinde Tunceli’de bir açık hava toplantısı düzenlendi. “Her Türden Asimilasyona Hayır” başlığıyla hazırlanan duyuruda;

– Zorunlu din derslerinin kaldırılması,

– İnançlar üzerindeki baskıların son bulması,

– Anadilde eğitim hakkının tanınması ve anayasal güvenceye alınması,

– Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması,

– Cemaatçi örgütlenmelere ve

– Asimilasyona hayır denildiği (10) başlıkları altındaki istekleri sıralandı.

 

Eğer gerçekten Dersim isyanının dünü ve bugünüyle yüzleşilmesi gerekiyorsa yaşanan kötü olayların sorumluları sıralamasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti en sonda yer almalıdır. Ancak yoğun bir medya desteğiyle gösterilen çabaların gerçek amacı, devletle Alevi vatandaşlarının arasına husumet sokmaktır, mezhep ayırımcılığını kışkırtmaktır. Amaç bu olunca doğruların ört bas edilmesi olağandır. Normal olmayan gürültü koparanların unutturmaya çalıştıkları gerçeklere kayıtsız kalınmasıdır. Dün Ermeni soykırım sahtekârlarının bir kazanç kapısı haline getirdikleri sonuçları doğuran kayıtsızlık yarın aynı sonucu mezhep ayırımcıları için de hazırlayacaktır.

          

Dipnotlar

 

(1) Diplomasi ve İstihbarat Eliyle Kürt Toplum Mühendisliği “Kürt Sorunu” mu yoksa Örtülü Operasyon mu? İbrahim ÇEVİK s. 29

(2) Amerikan ve İngiliz Raporları Işığında Dersim Dr. Suat AKGÜL Yaba Yayınları s.24 ve 37

(3) 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri Kürt Ayaklanması Prof. Dr. Celîlê CELÎL Türkçeleştiren M. ARAS Pêrî Yayınları s.38

(4) Sevr-Lozan Sürecinden 1950’lere Kürt Sorununun Uluslararası Boyutu ve Türkiye Cilt I Yrdc. Do. Dr. Erol KURUBAŞ Nobel Yayın Dağıtım s. 19 ve 130

(5) Amerikan ve İngiliz Raporları Işığında Dersim Dr. Suat AKGÜL Yaba Yayınları s.30 ve 83

(6) Yrdc. Doç. Dr. E. KURUBAŞ s.190

(7) Kasadaki Dosyalar Saygı ÖZTÜRK Ümit Yayıncılık s. 66

(8) İ. ÇEVİK s.71

(9) GÜNLÜK 18 Ocak 2011 “Dersim Katliamı soykırım olarak tanınsın”

(10) GÜNLÜK 18 Ocak 2011