Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Türkiye arasında Suriye ve Orta Doğu ile ilgili görüşmelerin sıklığı artmış kısa bir süre önce 48. Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton ile bir araya gelen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Şubat 2012’de Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret ederek yine başta Clinton, ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Başkanı Barack Huseyin Obama'nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon olmak üzere birçok isimle görüşmüştür.

 

ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın 2009 yılında Türkiye’ye yaptığı ziyaretinde dile getirdiği “model ortaklık” kavramının hakim olduğu bir atmosferde gerçekleşen görüşmelerde Türkiye’nin ve ABD’nin Orta Doğu’daki güvenlik kaygıları ve Suriye öne çıkan başlıca gündem maddeleri olmuştur. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 13 Şubat’ta Washington’da gerçekleştirdikleri ortak basın toplantısında Clinton Suriye’den bahsederek “Kesinlikle, Bakan Davutoğlu ve ben çözüm arayışlarında son derece aktif roller oynayacağız”[1] sözlerini ifade etmiş ve Orta Doğu’daki değişim sürecinde “Türkiye’nin başarılı demokrasisinin gerçek bir örnek olduğunu” dile getirmiştir. Basın toplantısının soru-cevap kısmında, uluslararası alanda önemli yayın organlarından Foreign Policy dergisinden Josh Rogan’ın Davutoğlu’nun Suriye ile ilgili bir acil durum listesinin olduğunun söylendiğine, bu bağlamda Türkiye’nin Suriye’ye yapılması muhtemel operasyona katılıp katılmayacağına ve bir hava koridoru oluşturup oluşmayacağına ilişkin sorusuna Davutoğlu “Biz, karar alıcılar ve siyasiler olarak her türlü çözümü düşünmek zorundayız” diyerek olası bir müdahaleye açık kapı bırakmıştır. Davutoğlu ayrıca insani yardım konusunu da konuşmasında ifade etmiştir. Savunma Bakanı Panetta ise NATO füze savunma mimarisi bünyesindeki erken uyarı radarına ev sahipliği yapma kararından dolayı Davutoğlu’na teşekkür etmiştir.[2]

 

Türkiye gibi ABD’de de Suriye’ye ilişkin tek bir bakış açısı oluşmamıştır. Örneğin, ABD'de 2008 yılındaki başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin Obama karşısındaki adayı Senatör John McCain, “ABD'nin Suriyeli muhalifleri silahlandırmayı düşünmesi gerektiğini”[3] söylemiştir; fakat Beyaz Saray Sözcüsü Jay Carney, şu an “insani yardım” sağlanmasına atıflar yaparak açıklamalarda bulunmaktadır. Bu açıdan ABD ve Türkiye’de iktidarın açıklamaları paralel olarak ilerlemektedir.

 

Kasım ayındaki ABD Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olmak için yarışan Mitt Romney de 2011 yılının Kasım ayında CBS kanalına konuk olduğu zaman Suriye’nin İran’ın tek Arap müttefiki olduğuna dikkatleri çekerek Esad diktatörlüğünün sonunun geldiğini söylemiştir. Seçim kampanyası sürecinde adayların Suriye hakkındaki görüşleri de dış politika ajandalarındaki önemli noktalardan biri olarak karşımıza çıkacaktır.

 

Bunlardan başka, Tunus’ta yapılan Suriye’nin Dostları Toplantısı’nda da ABD ve Türkiye’nin ortak hareket edeceği yönünde mesajlar, Davutoğlu’nun Tunus’taki açıklamalarıyla tescillenmiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Tunus'taki Suriye'nin Dostları Grubu'nun ilk toplantısının ardından Suriye'ye uluslararası müdahale olasılığının masada olduğunu belirterek "Sorumluluk bizden gitti. Her şey masada. Suriye'de masadayız" demiştir.[4] Ayrıca Suriye’nin Dostları Grubu’nun ikinci toplantısının da İstanbul’da yapılmasının planlanması Türkiye’nin iyiden iyiye Suriye konusunda ön plana çıktığının göstergesi olarak görülebilir.

 

Bu noktada hatırlanmalıdır ki, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Arap Birliği tarafından oylamaya sunulan Suriye’de Esad’ın yetkilerini devretmesine ilişkin tasarı ile ilgili teklifte de Türkiye, ABD’nin söylemlerine benzer söylemlerle hareket etmiş ve tasarının güvenlik Konseyi’nde geçmesini istemiştir. Sonuç olarak veto edilen karar Güvenlik Konseyi’nden geçmemiştir. BM’den geçmeyen karardan sonra Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler Suriye konusunda BM Eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ı ortak özel temsilci olarak atamış ve bu durum iki uluslararası örgütün Suriye düğümünü çözmek için benzer politikalar üzerine mutabık olduklarını göstermiştir.

 

Bu noktada, Rusya Suriye’de yaşananları “Suriye’nin iç sorunu” sayarken Türk yetkililerin de bu noktada yaşananları “Türkiye’nin iç sorunu” olarak görmesi bir bakıma sorunu uluslararası alana taşıma/taşımama bakımından iki farklı bakış açısını karşımıza çıkarmıştır. Türkiye, bu sorunun uluslararası bağlamda çözülmesi gerektiğine inanırken, Rusya sorunun Suriye’nin içerisinde çözülmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Birçok ülkenin Suriye’den büyükelçilerini çekmeleri ise Suriye’yi izole etme politikasından çok, devletlerin tepkisinin ip uçlarını vermektedir. Bu devletler, Suriye’nin tek başına bırakılmasından yana değil, tam aksine bu sorunların geniş bir mekanizma ile çözülmesini istemektedirler.

 

Türkiye ve ABD arasındaki siyasi irtibatın yoğunlaşmasının yanında askeri alanda da iki ülke yetkilileri bir araya gelmiştir. Davutoğlu’nun ABD’deki temaslarından sonra Orta Doğu’daki ABD kuvvetlerinden sorumlu olan ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral James N. Mattis’in Türkiye’ye gelerek Genelkurmay Komutanlığı’nı ziyaret etmesi ve Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ile görüşmesindeki konunun da Suriye olabileceği hakkında düşüncelerin filizlenmesine neden olmuştur.

 

Suriye Üzerinden Bloklaşma

 

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un Şam ziyaretinin ardından yeniden Soğuk Savaş söylentilerinin ayyuka çıkması bir bakıma zengin petrol rezervleri bulunan ABD ile Orta Doğu mücadelesinin şu anki süreçte Suriye üzerinden yürütüldüğünün bir kanıtı olarak görülebilir.

 

Küresel aktörlerin Suriye konusunda kendini konumlandırmasına bakıldığında, bir tarafta Rusya Federasyonu-Çin Halk Cumhuriyeti-İran İslam Cumhuriyeti diğer yanda ise Türkiye’nin de dahil olduğu ABD-Avrupa Birliği-Arap Birliği bloğu görülmektedir. İlk grup, Suriye’de çatışmaların devam etmesi durumunda direk bir müdahaleden çok Beşar Esad ve taraflarına statükoyu muhafaza etmek bağlamında dolaylı yollardan destek verecektir. Buna karşın, ikinci grubun şansı ise NATO’nun ABD ve AB’nin hizmetinde olmasıdır ki zaten bu örgütün özellikle Libya’da Arap Baharı’nın rüzgarını ne derece hızlandırdığı netçe görülmüştür. Burada sorulacak olan soru söz konusu tarafların hareketleri sonucunda Suriye’deki “düğümün” çözülüp çözülemeyeceğidir. Şu anda iki kesim tarafından sergilenecek politikaların sonucunda söz konusu durumun bir “kördüğüme” dönüşeceği geçmişteki örneklerden faydalanılarak değerlendirildiğinde su götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Rusya-Çin ve İran tarafından Beşar Esad yönetimine verilecek olan siyasi, finansal ve askeri destek Esad’ın dayanma süresini uzatırken diğer yandan da çatışmaların daha kanlı boyutlara evrilmesine neden olacaktır. Öte taraftan, Batı ve Arap ülkeleri ekseninden gelecek olan olası  “insani” müdahale kararı Esad rejiminin yıkılmasında bir katalizör görevi görecek, oluşacak olan yeni rejim ise büyük bir kargaşa ortamında oluşacaktır.

 

Küresel çapta bir kutuplaşmanın meydana geldiği Suriye’de bölgesel bağlamda da İran ve Türkiye’nin de karşı karşıya geldiği görülmektedir. Bölgede bu iki devletin karşı karşı gelmesi diğer yandan mezhep faktörünün ön planda olduğu söz konusu ülkeye yönelik üretilen politikalar sonucu bölgede bir Şii-Sünni ayrışmasının keskinleşeceği de muhtemel durumlar arasındadır.

 

Soğuk Savaş İzleri

 

ABD ve Rusya’nın farklı bloklarda bulunması Soğuk Savaş dönemindeki gibi birbirlerini doğrudan tehdit edecek bir şekilde meydana geldiği de şu an için doğru gözükmemektedir. Şu an için ülkeler sadece çıkarlarını koruma gereği Suriye içerisindeki farklı grupların yanında boy göstermektedirler. Diğer yandan, “Amerikanların direk müdahaleyi ve Orta Doğu’da bulunmayı reddeden klasik Soğuk Savaş taktiklerine geri döndüğü ve bölgede güçlü müttefikleri ile etki oluşturmaya çabalayan”[5] bir pozisyonda bulunduğuna ait görüşler de yanlış değildir. Başka ifadelerle anlatmak gerekirse, taktiksel olarak Soğuk Savaş yıllarını andıran bu gelişmelerin, dünya düzenini tekrar çift kutuplu bir mecraya sürüklemesi zor görünmektedir. Soğuk Savaş’ta komünizme karşı “uç karakol” görevi yapan Türkiye’nin pozisyonu ise Orta Doğu’da bir “merkez karakol” olma yolunda ilerlemektedir.

 

Son günlerde, Suriye’de Beşar Esad’ın zulmünden halkın bir şekilde kurtarılması misyonunu seçen ülkeler kısa dönemde bunun kendilerinin hamiliğinde gerçekleşeceğini konuşmalarının satır aralarında belirtirken uzun dönemde Suriye’de nasıl istikrarın sağlanacağı konusunda herhangi bir kelime sarf etmemektedirler. Dolayısıyla, şu anda Suriye’deki insanlık dramının bitirilmesini isteyenlerin, uzun dönemde meydana gelen insanlık dramını için planı yoktur.

 

Dış Politika, “Kitabına” Uymadı

 

Suriye’deki son durum, Türkiye’nin coğrafi hatlara son derece bağlı kalan bu bağlamda da “eksen kayması” tartışmalarına da ilham veren son dönem Türk dış politikasını açmaza sokmuştur. Türkiye’nin “sadık NATO üyesi” kimliği, “Osmanlı’nın değerleri ile bölgede hakimiyet kurmaya çalışan Türkiye” kimliğinin önüne geçmiştir.

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun sıkça atıf yapılan ve son dönemde Türk dış politikasının çıkış yeri sayılan “Stratejik Derinlik” kitabında olması gereken Türkiye-NATO ilişkisinin boyutları ise şu şekilde anlatılmaktadır; “Türkiye, NATO ve Avrupa içinde etkinlik kazanmak istiyorsa NATO ile ilgili misyonunu ve katkısını yeni yapılanma içinde Ortadoğu’ya değil, Doğu Avrupa’ya yönelik olarak yapmalıdır. NATO bünyesinde bir Orta Doğu ülkesi olarak değil de bir Doğu Avrupa ve Balkan ülkesi” olarak yer alması Türkiye’nin hem Balkanlar’a müdahil olması sağlayacak hem de AB üyesi olmamaktan doğabilecek zaaflarını kısmen de olsa giderecektir. Aksi takdirde Orta Doğu’da üstlenilmesi muhtemel misyonlar bölgesel riskleri artıracağı gibi Türkiye’nin iç dengelerini de olumsuz yönde etkileyecektir.”[6] Ancak, Davutoğlu akademisyenken dile getirdiği bu durumun tam tersi kendisinin bakanlık döneminde hayata geçirilmiştir. Gelinen süreçte, Malatya Kürecik’te yapılacak olan Füze Kalkanı ile Türkiye NATO’nun Orta Doğu’daki kaygılarının bölgedeki birinci müdahili olmuştur. Ankara, füze savunma sisteminden elde edilen istihbaratın kesinlikle İsrail’e aktarılmayacağı yolunda Tahran’a güvence verirken, İsrail istihbarat sitesi Debka Türkiye’nin İran’a verdiği güvencenin aksine, ABD’nin bu füze savunma sisteminden gelecek istihbaratı İsrail’le paylaşma sözü verdiğini ileri sürmüştür.[7] Arap Baharı döneminde de tüm hatlarıyla ön plana çıkan Türkiye-ABD arasındaki “model ortaklığın” Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu kendi söylemlerinden bile uzaklaştırdığı görülmektedir. Öyle ki, Joshua W. Walker’ın Huffington Post’ta yayınlanan yazısına göre Davutoğlu tarafından savunulan “komşularla sıfır sorun politikası” (zero problem policy), “sorunsuz sıfır komşu” (zero neighbors without problems)[8] noktasına gelmiştir.

 

Değerlendirme

 

Gerek ABD’de giderek kızışmakta olan seçim mücadelesi gerekse Avrupa Birliği’nin içerisindeki ekonomik kriz, ülkeleri Suriye’nin sorunları ile tek başlarına ilgilenme konusunda kararsız bırakmaktadır. Son dönemde sözde Ermeni soykırımının cezalandırılmasına ilişkin yasanın geçmesinin de bizlere gösterdiği gibi iç politika kaygıları ön plandadır. Zaten şu an için Fransa’nın çıkışları Libya’ya askeri müdahalenin başladığı anlar kadar sert değildir. Seçimlerin yaklaştığı; fakat dış politikaya yoğun bir biçimde önem veren ülke Suriye’deki isyan dalgasının kendine yansımasını önlemek isteyen İran’dır. Nükleer gerilimi Batı ile tırmandıran İran’da 2 Mart 2012 tarihinde muhafazakarlar ve reformistler arasında geçecek seçimde rekabetin bir ayaklanmaya dönüşüp dönüşmeyeceği ise merak konusudur. Rusya’da Devlet Başkanı Vladimir Putin’e karşı başlayan protestoların bir “bahara” dönüşeceği ihtimali Rusya’yı rahatsız etmekte, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin de ülkedeki ifade özgürlüğü tartışmaları nedeniyle kendini korumak istemektedir.

 

Siyasi olarak ilişkilerinin Suriye konusunda sıcak olduğu ABD ve Türkiye arasındaki askeri ziyaretler de ilerideki olası müdahalenin de alt yapısının hazırlandığına bir işaret olabilecektir. Dini bağlamda bölgede Şii ve Sünniler arasındaki olası kutuplaşma ise siyasi alana etki edecek ve Müslüman dünyasında gerilen ilişkiler bölgede İsrail’in işine gelecektir.

 

1999’dan bu yana Suriye’de bulunan Hamas lideri Halit Meşal’in artık ülkenin güvenliğinin giderek kötüleşmesi nedeniyle Mısır’a gitmesi, Esad için durumun hiç de iç açıcı olmadığını gösteren gelişmelerdendir. Gelinen süreçte, Suriye’deki Esad rejiminin devrilmesi hakkında Batılı ülkeler ve birçok Arap ülkesi arasındaki konsensüs sağlanmış görünmektedir, er ya da geç bitecek olan Esad rejiminin sonu ise artık bir zaman meselesine dönüşmüştür. Bu olaylar çerçevesinde de Türkiye’nin Suriye’ye müdahale konusunda gönüllü tavırları dikkat çekmektedir. Son olarak belirtmek gerekirse, Suriye’de Esad’ın gitmesi, Arap Baharı’nın bitmesi demek olmayacaktır. Kuzey Afrika’dan başlayan bu furyanın Suriye’den sonra, başka duraklara da uğrayacağı bilinmelidir.

 

Dipnotlar

 

[1] Joint Press Conference by Ahmet Davutoğlu, Minister of Foreign Affairs of the Republic of Turkey and Hillary Rodham Clinton, Secretary of State of the US, 13 February 2012, Washington, http://www.mfa.gov.tr/joint-press-conference-by-ahmet-davutoglu_-minister-of-foreign-affairs-of-the-republic-of-turkey-and-hillary-rodham-clinton_-sec.en.mfa, Erişim Tarihi: 16 Şubat 2012.

[2] Panetta Füze Kalkanı İçin Teşekkür Etti, http://dunya.milliyet.com.tr/panetta-fuze-kalkani-icin-tesekkur-etti/dunya/dunyadetay/15.02.2012/1502287/default.htm?ref=OtherNews, Erişim Tarihi: 16 Şubat 2012.

[3] Suriye'yi Silahlandırmalı mı? Silahlandırmamalı mı?, http://www.usasabah.com/Siyaset/2012/02/08/silahlandirmali-mi-silahlandirmamali-mi, Erişim Tarihi: 16 Şubat 2012.

[4] Davutoğlu: Irak'ta Yoktuk Suriye'de Varız, http://haber.ihlassondakika.com/haber/Davutoglu-Irakta-yoktuk-Suriyede-variz—4920_457755.html, Erişim Tarihi: 27 Şubat 2012.

[5] U.S. Supports Turkey Playing a Leading Role on Syria Crisis, http://www.bloomberg.com/news/2012-02-10/u-s-looks-to-ally-turkey-to-build-international-support-for-syria-revolt.html, Erişim Tarihi: 16 Şubat 2012.

[6] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2010, s. 238.

[7] Debka'dan İlginç İddia, http://www.cnnturk.com/2012/dunya/02/01/debkadan.ilginc.iddia/647277.0/index.html, Erişim Tarihi: 16 Şubat 2012.

[8] Turkish Foreign Minister Dr. Davutoğlu Comes to Washington, http://www.huffingtonpost.com/joshua-w-walker/turkish-foreign-minister-_b_1260683.html, Erişim Tarihi: 16 Şubat 2012.