Yaklaşan seçimlerle birlikte hız kazanan görüşme trafiği ve İmralı-HDP-Kandil cephesinde ortaya konulan açıklamalar çözüm sürecinde yeni gelişmeler ve hatta kırılmalar yaşanabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Gelinen durum itibariyle sürece yeni kavramlar ve yeni bir algı empoze edilmediği takdirde meydana gelen güvensizlik sarmalının açılması hayli zor gözükmektedir.

 

Oslo görüşmelerinden bu tarafa yaşanan olaylar ve ardından tarafların yaptığı açıklamalara bakıldığında hükümet “Biz daha ne yapalım siz bize verdiğiniz eylemsizlik-çatışmasızlık sözünü yerine getirmediniz” derken aynı şekilde İmralı-Kandil-HDP tarafı “Hükümetin kendilerine verdiği sözleri tutmadığını ve üzerinde anlaştıkları adımları atmadığını” ileri sürmektedir. Öyle görülüyor ki, çözüm sürecini sekteye uğratan pek çok değişken var ve bunlardan en önemlisi “karşılıklı güvensizlik…”

 

6-8 Ekim’de Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri bahane ederek çıkarılan olaylar ve bunun neticesinde onlarca insanın hayatını kaybetmesi Hükümetin sürece yönelik artan olumlu beklentisine ciddi bir darbe niteliği taşımaktadır. Üstelik Öcalan ve HDP’nin olayların bizzat tetikleyicisi olduğu dikkate alındığında müzakere ortamının “samimiyet” kavramıyla test edildiği söylenebilir.

 

Gerçekten kim kime hangi sözleri vermiştir? Ve bu sözler hangileri yerine getirilmemiştir?

Bu belirsizlik yakın gelecekte toplumun geniş kesimlerinde yaşanabilecek yeni bir tartışmanın da fitili olarak kabul edilebilir.

 

Diğer yandan HDP’nin sürece bakış açısında farklı yönlendirmeler söz konusu. Öncelikle Kandil’in HDP üzerinde düzeyi zaman zaman değişen bir baskı meydana getirdiği görülmektedir. Ayrıca kamuoyunda kendilerine yükselen “samimiyetsizlik” vurgusu verilen mesajların niteliğini değiştirebilse de nihai olarak Kandil-İmralı arasındaki güç alanının HDP’nin duruşundaki en belirgin zemin olduğu açıktır.

 

Eylemsizlik ve Kalıcı Çözüm Farklı Şeyler

 

Aslında sürece ilişkin olarak İmralı-Kandil cephesinin hangi doğrultuda evrileceği konusunda birkaç seçenek bulunmaktadır. Bu yaklaşımın odağında ise “eylemsizlik”, “çatışmasızlık”, “silah bırakma” ve son olarak “ülke dışına çekilme” gibi belirli koşullarda ortaya konulması planlanan aşamalar var. Hükümetin 6-8 Ekim olaylarının ardından üzerinde en çok durduğu “kamu düzeninin sağlanması” koşulu PKK açısından kısa vadede eylemsizlik aşaması olarak algılanıyor. Zira yaklaşan seçimler öncesinde eylemsizlikle beraber kamu düzeninin yeniden sağlandığına yönelik bir görüntü hem AKP hem de süreci kendi istekleri doğrultusunda ilerletmek isteyen örgüt açısından büyük önem taşıyor. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla ekonomik verilerin beklentilerin gerisinde kalması ve Hükümetin 2015 yılında “sözde Ermeni soykırımı iddiaları” gibi farklı cephelerde mücadele edecek olması sebebiyle sürecin gidebildiği yere kadar götürülmesi düşüncesi hakim durumda.

 

Bu kapsamda seslendirilen 4-5 aylık süreyi dikkate alarak Nisan ayında Öcalan tarafından yapılması planlanan çağrının “eylemsizlik-geçici çatışmasızlık” şeklinde belirmesi daha mümkün gözüküyor. Eylemsizlik aslında kamu düzenin tam olarak sağlandığına yönelik kesin bir hüküm oluşturmaksızın bölgenin farklı illerinde karşılaşılan sokak eylemlerinin, güvenlik güçlerine yönelik saldırıların, yol kesme ve adam kaçırma girişimlerinin duraklatılması, Şırnak ve Diyarbakır başta olmak üzere çeşitli kırsallarda fiili olarak kurulan halk mahkemelerinin geri plana itilmesi gibi adımları içeriyor. Zira bu eylemlerin devam etmesi yürütülen sürece yönelik ülkenin diğer kesiminde ciddi bir güvensizlik algısı meydana getirecek ve provokatif eylemlerin artma tehlikesi ile kamu otoritesinin sağlanması daha da zorlaşacaktır. Bu sebeple Hükümetin kamu düzeni vurgusunun “eylemsizlik” üzerinden kısa vadede sonuç vermesi mutlak çatışmasızlık ya da daha ileri aşamalara geçileceği yönünde değişmez bir irade olarak kabul edilmemelidir.

 

“Silah Bırakırsam Tutunamam”

 

Süreç bugünkü haliyle değerlendirildiğinde PKK’nın eylemsizlik dışında atabileceği nihai adım değişime açık ve ancak koşullara bağlanmış “kalıcı çatışmasızlık” halidir. Zaten halk tarafından çözüm sürecine verilen göreli desteğin vazgeçilmez unsuru da burasıdır. Silahların bırakılması ve ülke dışına çıkılması ancak ve ancak örgütün hem askeri hem siyasi anlamda istek ve beklentilerinin yerine getirilmesiyle ilgili bir durumdur ki hangi istekler yerine getirilirse getirilsin bunun gerçekleşeceğine dönük yeterli güven algısı bulunmamaktadır. Sürecin idaresini alan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’da bu algının kolay kolay değişmeyeceğini şu cümlelerle ifade etmektedir. “Örgüt, Türkiye'de silahı bırakırsam, bölgede baskıyı bırakırsam tutunamam. İnsanlar beni dinlemez' yanılgısına sahip. HDP de, 'Oyum düşer, beni dinlemezler. Burada silahın gücüyle, baskıyla, şiddetle durmalıyım. Yoksa güç kaybederim..'

 

Yine Akdoğan’ın 6-8 Ekim olaylarıyla ilgili olarak CNN Türk televizyonuna yapmış olduğu şu açıklama da Öcalan’ın bütünsel ve bireysel istekleri için eylemsizliği sonlandırma kartını elinde tutmak istediğine yönelik bir gönderme olarak değerlendirilebilir. “Bu tür durumlarda Öcalan'ın 'yani birtakım hadiseler olsun…' Bunu bir dayatma bir baskı aracı olarak kullandığını geçmişte çok gördük. Yani 'hiçbir şey olmazsa ben çok fazla kaale alınmam. Biraz bir şeyler olsun da biraz elim güçlü olsun' gibi yaklaşımlar içine girdiğini gördük.

 

Samimiyet Testi Nasıl Açılacak?

 

Sürecin dünden bugüne nasıl bir değişim gösterdiği dikkate alınırsa örgütün tamamen silahlardan arınacağını iddia etmek mümkün değildir. Bir defa örgütün ikincil düzeyde bir adım olarak değerlendirdiği “kalıcı çatışmasızlık” için dayatılan “özerklik” projesinde bu kez dağdaki silahlı güçlerin meşru bir zeminde entegrasyonu gündeme gelecektir. Nitekim Aysel Tuğluk’un 14 Temmuz 2011 tarihinde Demokratik Toplum Kongresinde yapmış olduğu konuşmada ortaya koyduğu özerklik ilanı fiili olarak yerel idarenin kendi güvenlik mekanizmasına ışık yakmaktadır. Üstelik HDP’nin kamuoyuna duyurduğu ve artık her platformda açıkça seslendirilen isteklerin reel politik açısından müzakerenin diğer tarafı olan Hükümetçe kabul edilmesi ne ölçüde mümkündür?

 

İşte Türkiye bu gelişmeler ışığında yeni bir yol haritası ve istekler manzumesini değerlendirmeye hazırlanmaktadır…