Hükümet yetkilileri İmralı’dan dönen HDP heyetiyle Dolmabahçe’de bir araya geldi. Görüşmenin ardından birlikte yapılan açıklamalar çözüm sürecinde yeni bir aşama kaydedildiği izlenimi yaratsa da –ortak açıklama dışında- üzerinde durulan temel hususlar daha önce denenen yöntemlerle benzerlik arz etmektedir. Zira Öcalan tarafından PKK’ya yapılan “kongre toplama ve silahlı mücadeleyi bırakma” çağrısının daha önce de örneklerini görmüştük. Bu çağrı bir yönüyle “silah bırakılmasına yönelik niyet beyanı” şeklinde değerlendirilebilir. Bu durumu Cumhurbaşkanı Erdoğan’da ne bir biçimde ifade etmiştir. Erdoğan “Tabii çağrılar güzeldir, ama asıl olan daha önce de söylediğim gibi uygulamadır. Acaba bu uygulama, şu seçim öncesinde veya seçimlerde araziye ne kadar yansıyacak? Bundan önce Mart seçimlerinde maalesef yansımadı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yansımadı, biliyorsunuz yine aynı şekilde devam etti. Teminim odur ki, bu yapılan açıklamaların arkasında durulur ve bununla ilgili adımlar da atılır.”

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı açıklamasında “silah bırakması gereken tarafın PKK olması gerektiği” açıkça vurgulanmaktadır. Bu sebeple Hükümet açısından “silahlar bırakılmadan müzakereler başlamamalı” yaklaşımının daha belirgin olduğu söylenebilir. Yani müzakere taslağının ete kemiğe bürünebilmesi için PKK’nın süreçten endişe duyan kesimleri rahatlatacak düzeyde bir silahsızlanma-çekilme aşamasını başlatması en önemli belirleyici olacaktır. Zira yapılan son kamuoyu yoklamalarında “genel olarak çözüm sürecini destekliyor musunuz?” şeklindeki net bir soruya bile “destekliyorum” diyenlerin oranı %46’lara gerilemiştir.[1] Güvensizlik algısının bu kadar yükselmekte olduğu bir sürecin Hükümet tarafından sürdürülebilmesinin nihai koşulu etkin ve samimi bir silahsızlanma döneminin başlangıcıdır. 

 

Peki Ne Değişti?

 

HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan 6-8 Ekim olaylarından bir süre sonra “türbülans” ya da “raydan çıkma” dedikleri süreci toparlamak için yeniden başlatılan görüşmeler öncesinde Mart Nisan aylarında Öcalan’ın “silah bırakma” çağrısı yapabileceğini ancak bunun en önemli koşulunun eş zamanlı adımlar atılması olduğunun altını çizmişti. Bu süreçte ve özellikle iç güvenlik yasasının çıkarılmasının “çözüm sürecine en büyük darbe” olarak ifade edildiği günlerde her iki tarafı böyle bir çağrıya iten gelişmeler nelerdir? İşte tam da bu nokta da yine Pervin Buldan’dan bir açıklama geldi. Buldan özetle bu çağrının bir niyet olarak kabul edilmesi gerektiğini ve ancak 10 madde üzerindeki yeterli mutabakatın sağlanması durumunda PKK’nın kongreyi toplamasının mümkün olduğunu belirtti. Aynı açıklamada milletvekillerinin adeta birbirlerinin canına kast ederek engellemeye çalıştığı iç güvenlik paketinin bazı kısımlarının kendi istekleri doğrultusunda değiştirileceğinin iddia edilmesi de son derece önemlidir. Dolmabahçe’den PKK’ya yapılan bu çağrı İmralı-HDP-PKK arasında belirli düzeyde fikir birliği olduğunu göstermektedir. Zaten PKK’nın silahlarından tümüyle arındırılması ve /veya ülke dışına çıkarılması hususunun sadece İmralı’nın iki dudağı arasına bırakılmayacağı aşikardır. Belirtmek gerekir ki PKK tek bir çağrı neticesinde kendisini ortadan kaldıracak bir organizma değildir. Binlerce üyesi, belirli bir örgüt yapısı, yönetim kademeleri ve çoğunlukla meşru olmayan yollarla elde edilen ciddi bir ekonomik varlığa sahiptir. Son yapılan “eylemsizlik” çağrısı PKK’nın dış bağlantılarını göz ardı ederek onu sadece Öcalan ve HDP’den ibaret sayanlar açısından olukça yanıltıcıdır. O halde Hükümet ve HDP’nin birlikte gerçekleştirdiği PKK’yı olağanüstü kongreye davet etme girişiminin temel gayesi nedir?

 

Yaklaşan Seçimler Ve Ayrışma Noktası

 

Bu meseleye her iki taraf açısından ayrı ayrı bakmak gerekmektedir. Birincisi Hükümet’in yaklaşan seçimlere yönelik önceliğidir. İstenilen oy oranına ulaşılabilmesi için eylemsizliğin, (ya da çokça söylendiği gibi) tahkim edilmiş çatışmasızlığın neredeyse sıfır noktasına kadar indirilmesi ve daha önce terörün yoğun olarak yaşandığı illerde kamuoyuna yansıyan asayişsizlik görüntüsünün bertaraf edilmesi gerekliliği hükümetin süreci sakin bir limanda bekletmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Dikkat edilecek olursa açıklanan maddeler henüz müzakere edilmemiş maddeler olup bunların içeriğinin ne olduğu ve neyle sonuçlanacağı belirsizliği korumaktadır. Dolayısıyla hükümetin seçimlere kadar muhtemelen Türk sorununu[2] artıracak adımların atılmaması konusunda zaman kazandığı ileri sürülebilir.

 

İkincisi HDP-PKK-İmralı hattındaki stratejidir. Burada da seçimlerin temel belirleyici olduğu söylenebilir. Kürt siyasi hareketi olarak HDP’nin barajı aşabilmesi için Güneydoğu ve Doğu Anadolu dışında kalan bölgelerden en az 1.5 milyon artı oya ihtiyacı bulunmaktadır. Bu oyların sadece Batıda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlardan karşılanması da oldukça güçtür. Bu sebeple Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki performansına yönelik bir kopyalama girişimi söz konusudur. Yani eylemsizlik, çatışmasızlık ve barışı isteyen taraf olma görüntüsü HDP’nin beklediği oyları alabilmesi için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ayrıca HDP kanadı sürecin tıkanması durumunda “biz çağrımızı yaptık ama hükümet yan çizdi” diyebilmek için de bu adımı atmış olabilir.  Bununla birlikte 10 madde üzerinde müzakerelerin başlatılması, konuşulması ve tartışılması zor olan hususların daha fazla gün yüzüne çıkması anlamına gelmektedir. Öcalan’ın koşullarının değiştirilmesi, genel af, yeni Anayasa ve özerklik gibi konular açıklanan müzakere taslağının olmazsa olmazlarıdır.

 

Müzakere Taslağındaki Gerçekler

 

Görüşme sonrası açıklanan 10 maddelik müzakere taslağı atılacak temel adımlar ve istenilenler noktasında muallak ifadelerle doludur. Hatırlanacak olursa müzakere edilmesi planlanan maddeler (1) Demokratik siyaset; tanımı ve içeriği, (2) Demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutlarının tanımlanması, (3) Özgür vatandaşlığın yasal ve demokratik güvenceleri, (4) Demokratik siyasetin devlet ve toplumla ilişkisi ve bunun kurumsallaşmasına dönük başlıklar, (5) Çözüm sürecinin sosyo-ekonomik boyutları, (6) Çözüm sürecinde demokrasi-güvenlik ilişkisinin kamu düzenini ve özgürlükleri koruyacak şekilde ele alınması, (7) Kadın, kültür ve ekolojik sorunların yasal çözümleri ve güvenceleri, (8) Kimlik kavramı, tanımı ve tanınmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi, (9) Demokratik Cumhuriyet, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması, (10) Bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleşleştirmeyi hedefleyen yeni bir Anayasa’dan oluşmaktadır.

 

Genel olarak bakıldığında bütünleşik ve birbiriyle ilişkili maddelerin yanı sıra doğrudan çözüm süreciyle ilgili sayılmayan hususlarında yer aldığı söylenebilir. Öte yandan müzakere taslağındaki belirgin hususlar HDP kanadının istek ve beklentilerine ışık tutar niteliktedir.

 

Bunlar:

 

1.“Türkiyelilik” kavramı temelinde yeni bir vatandaşlık tanımının yapılması

2. Ulus Devlet yapısının tüm kurumlarıyla değiştirilmesi ki buradan anlaşılması gereken “özerklik” ve daha ileri bir adım olarak “federasyon”dur.

3.Demokratik Cumhuriyet olarak ortaya konulan ve Öcalan’ın uzun süredir vurguladığı yaklaşım devletin yönetim sistemi ya da bir başka ifadeyle rejimine odaklanan bir içeriği öngörmektedir. Bu yaklaşımı Cumhuriyet dışında bir yönetim şekli olarak algılamamak gerekir. Ancak maddeler tümüyle düşünüldüğünde self-determinasyon (halkların kendi kaderini tayin etme) ilkesinin ön plana çıktığı anlaşılmaktadır.

4. Müzakere taslağında olmazsa olmaz aşamalardan birisi de ileri ölçüde öngörülen desantralizasyon (yerelleşme) açılımıdır. Diğer maddelerle bütünleştirildiğinde istenilen yerelleşme ölçütü teritoryal özerkliği aşan bir durumu işaret etmektedir. Nitekim Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinin simetrik ya da asimetrik bir Federalizmden yana tavır koyduğu bilinmektedir. Taslaktaki muallak ifadeler bu tartışmaları derinleştiren türdendir.

5. Heterojen bir kimlik inşası temelinde yukarıda belirtilen hususların güvence altına alındığı yeni bir Anayasanın oluşturulması söz konusu taslağı nihai düzlemine oturtacak bir nitelik taşımaktadır.

 

Tüm bu tespit ve değerlendirmeler ışığında çözüm sürecinin yeni bir yol ayrımına doğru ilerlemekte olduğu söylenebilir. Bu yol ayrımına gelindiğinde asıl tartışılan “Ulus Devlet mi yoksa (Öcalan’In ifadesiyle) Demokratik Cumhuriyet mi? sorusu olacaktır…

 

 


[1] Andy-Ar araştırma şirketinin Şubat 2015 için gerçekleştirdiği anket çalışmasında çözüm sürecini destekleyenlerin oranı yüzde 46.1 olurken, yüzde 32.5 çözüm sürecini desteklemediğini ifade ediyor.

[2] Söz de çözüm süreci ve müzakereler bu şekliyle devam ettiği takdirde PKK adına taleplerin yoğunlaştığı bölge dışında kalan vatandaşlarda meydana gelen “kandırılmışlık”, “hak ihlali”, “kazanımların kaybedilmesi” ve “ülke bölünüyor” endişesine yönelik algı ve tepkileri ifade etmek için kullanılabilir.