Pek çok kişi sözde çözüm sürecini “kalp krizi”, “spazm” ya da “türbülans” gibi kelimelerle ifade etmeye çalışsa da bu sürecin doğru bir mecrada ve güzergahta olmaması, teşhis ve tedavinin yanlış kişilerle yürütülmesi sebebiyle bir “inme” ya da “felç” şeklinde değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Gerek HDP’nin gerekse Başbakan Davutoğlu’nun açıklamalarına bakılırsa karşılıklı olarak samimi bir yüzleşmenin ve milletin bütünü üzerinden yeni bir süreç inşasının bir kez daha ötelendiği ileri sürülebilir. “PKK’nin silah bırakması üzerinde çalışıldığına” yönelik basına yansıyan bilgilerin ne kadar gerçeği yansıttığı ve bunun daha önce de ortaya atılan, bir türlü hayata geçmeyen “silahsızlanma” iddialarından ne gibi bir farklılık arz ettiği ilerleyen günlerde netlik kazanacaktır.  Belirtmek gerekir ki her defasında gerçek bir silahsızlanma ya da silah bırakma iradesinin gerçekleşmemesi üzerine yükselen güvensizlik sarmalı “Çözüm” kelimesinin giderek daha geniş kesimlerde anlam kaybetmesine neden olacaktır.

 

Peki bu süreç nasıl okunmalıdır?

Nerede ve nasıl bir yanlışlık yapılmıştır?

Yerli ve milli bir çözüm sürecinin temelleri nasıl atılabilir?

 

Milletle Bütünleşen Bir Strateji

 

1914-1918 yıllarında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya-Avusturya ile İngiltere-Fransa arasındaki cephede generaller ve askerin perspektifi çok farklıydı. Generaller tek bir büyük muharebe ile mücadelenin kazanılacağını ve bu sebeple daha çok asker ve cephane yığınağı yapılmasını öngörürken, askerler tam tersine siperlere sıkışan bu savaşın yeni asker ve cephaneler ile daha da çözümsüz hale geleceğine inanıyordu. Eğer ABD ordusu olaya müdahil olmasaydı yaklaşık dört yıl süren siper savaşlarının bitmesi olası görünmüyordu. Bu iki farklı yaklaşımın bir noktada ortak hedeflere yönlendirilememesi üst yönetimin dayattığı stratejik bakış ile sahada şekillenen operasyonel gerçekliğin örtüşmemesinden kaynaklanıyordu. Böylesine hayati öneme sahip süreç ve kararların beklenilen sonuçlara ulaşabilmesi için yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya süzülen dinamik bir bakış açısına gerek vardır. Buradan hareketle görülmüştür ki 2007’den (Oslo görüşmelerinin alt yapısının oluşturulduğu dönem) bu yana daha aktif ve/veya risk alarak yürütülen çözüm sürecinde milletin istek ve beklentileri, toplumun farklı katmanlarının görüş ve düşünceleri müzakerenin ilgili taraflarınca yeterince anlaşılamamış ve sürecin ruhuna yansıtılamamıştır. Bunun belli başlı sebepleri şu şekilde sıralanabilir:

 

1.Toplum Desteğinin Yanlış Okunması

 

Toplumun en azından consensus sayılabilecek (örneğin %70)bir düzeyde bu sürece destek vermemesi en büyük sorundur. Zira çözüm sürecine olan desteğin en yüksek olduğu dönemlerde bile ilgili anketlerdeki oran bu düzeye ulaşamamıştır. Bu tarz saha araştırmaları incelendiğinde kendisini “Türk” olarak nitelendiren vatandaşlardaki “olumsuzluk” algısının giderek arttığı görülmektedir. Üstelik yapılan saha araştırmalarında elde edilen sonuçlar çoğunlukla “kan dursun” “silah bırakılsın”, “çatışma olmasın” şeklinde halkın tartışmasız kabul edebileceği yaklaşımlarla şekillendirilmektedir. Örneğin “Demokratik Özerklik ya da Öcalan’In ev hapsine çıkarılması karşılığında çözüm sürecinin devamından yana mısınız? sorusu yöneltildiğinde nasıl bir orana ulaşılabileceği araştırmaya muhtaçtır.

 

2.Alevlenen Türk Sorunu

 

Bu durum sürecin çoğunlukla “Kürt” algısı ve beklentisi üzerinden yönetilmeye çalışılması ile açıklanabilir. Devletin bölgedeki Kamu Düzenini gerektiği gibi sağlanamaması ile birlikte söz de süreç genellikle Örgütün ya da İmralı’nın yaptıkları-yapamadıkları, kabul ettikleri-etmedikleri, istedikleri-istemedikleri üzerinden devam ettiği için Kürt olmayan ciddi bir kitlede “Türk Sorununa”  yol açmıştır.

 

3.Derinleşen Güvensizlik Algısı

 

Hofstede genel olarak kültürü “toplumları birbirinden ayıran ortak akıl programları” şeklinde tanımlamaktadır. Toplumun değer, inanç, gelenek-görenek, dil ve din gibi ayrılmaz parçalarını kapsayan kültürel değişimlerin o toplumun bütünü için düşünülmesi son derece önemlidir. Bu konuda atılacak adımlar o kültürün ne yalnızca bir boyutuna odaklanarak kültürel bir dar görüşlülük ortaya koymalı ne de kültürel çeşitliliği sarsacak bir yaklaşım sergilemelidir. Bugün Kürt sorunu üzerinden vurgulanan “kültürel haklar” -ki bunların tam olarak ne olduğu netlik kazanmış değil – Devlet algısı bakımından toplumun “Biz” duygusunu artırmak üzere kullanılması beklenir. Ancak Türkiye’de uzun bir süredir bu yaklaşım hayata geçirilememiş ve toplumun çoğunluğunu oluşturan “Biz” ile daha azınlığı oluşturan “Ötekiler” arasında derinleşen bir toplumsal travmaalanı oluşmuştur. Açıkçası düne göre toplumun farklı katmanlarında Türk-Kürt karşıtlığı ya da insanları bu yönde birbirine karşı daha çok düşündüren süreçlerin arttığı söylenebilir. Böylelikle toplumun değişik katmanlarında karşılıklı güven ve algı sorunu derinleşmeye başlamıştır.

 

4. Saha İle Bütünleşilememesi

 

Çözüm sürecinin sağlıklı bir yolda ilerleyebilmesi için kamuoyuna yansıyan istek ve beklentilerin toplumsal bir süzgeçten geçirilerek mümkün olabilene indirgenmesi son derece önem arz etmektedir. Özellikle eğitim, dil ve kimlik konusunda belirginleşen bu hak taleplerinin ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan insanların da daha iyi bir yaşam sürebilmesi adına istendiği konusunda bir algı oluşturulması mümkün değildir. Ayrıca Akil İnsanlar heyetinin oluşma süreci topumun büyük bölümünde kabul görmemiş ve söz konusu heyetin çalışmaları kamu gücüyle şekillenen rutin süreçlerin dışına çıkamamıştır. Oysa halkı bilgilendirmek ve halktan aldığı farklı görüşleri müzakerenin taraflarına aktarması planlanan bu heyetin çalışmalarının sürecin düşünsel zeminine ciddi katkılar yapması beklenirdi.

 

5. Psikolojik Üstünlük ve Dengelerin Bozulması

 

PKK ve Öcalan ile müzakere ediliyor görüntüsü sürece olan güvensizliği, eskiye göre daha çabuk tepki üretebilmeyi ve toplumdaki karşıtlığı artırmıştır. Unutulmamalıdır ki terör örgütleriyle açıktan ve toplumun gözü önünde yapılan görüşmeler bu örgütleri değil zayıflatmak olayların sosyo-psikolojik boyutları dikkate alınmadığı taktirdeterör lehinegöreli bir psikolojik üstünlük meydana getirerek söz konusu süreç ya da süreçlerin inisiyatifini terör örgütü tarafında kaydırmaktadır. Gelinen noktada PKK bölgede yol kesmekte, haraç toplamakta ve halk mahkemeleri yoluyla korku gücünü işlevsel hale getirmeye çalışmaktadır. Bununla birlikte böylesi karar ve uygulamalar “süreci baltalamaya çalışanlar var” yaklaşımının odağına ister istemez İmralı-Kandil-HDP sistemini oturtmaktadır. Doğal olarak güvensizlik sarmalı bir yeni etkileyici daha kazanmaktadır.

 

Yol Haritası Nasıl Bir Travma Yarattı?

 

Aslında Hükümetin uzun süredir belli bir yol haritası üzerinde konumlandığı söylenebilir. Süreci yönetmek adına “terör sorunu” yaklaşımından “Kürt Sorununa”, “askeri” çözümlerden “demokrasi ve insan hakları” temelinde şekillenen karar ve uygulamalara yöneliş toplumsal mutabakat ve karşılıklı samimiyet tesis edilmeksizin yürütüldüğü için büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Gelinen noktada kamu düzenin sağlanamayışı ve toplumun bütünsellik yerine sadece belirli kesimlerin istek ve beklentilerine odaklanılması sebebiyle ciddi yol kazaları yaşanmış; bu kez durumdan sıyrılmak için müzakere sürecinde daha alttan alan ve belki daha çok çaba sarf etmek zorunda kalan taraf hükümet kanadı olmuştur. Örgütün hangi koşullar meydana gelirse gelsin Hükümetin bu süreçten vazgeçemeyeceği düşüncesiyle her türlü baskı ve yönlendirmeyi çok açık bir biçimde yapabilmesi zaman zaman bu konu özelinde iç siyasette zorlanmaya başlayan siyasi iktidarı müzakerelerde bekledikleri noktadan uzaklaştırabilme eğilimi taşımaktadır. Hiç şüphe yok ki bu sosyo-psikolojik etkileşim ile birlikte Oslo görüşmelerinin basına yansımasının ardından Habur’daki travmatik fotoğraf meydana gelmiş; bir de bunun üzerine oluşan imaj ve güven sorununu bertaraf etme düşüncesi eklemlenmiş böylelikle “yol haritası” şeklinde sunulan maddeler kamuoyuna açıklanmıştır. Nihayet “Çatışmasızlık” aldatmacası ile başlayan toparlanma evresi sonuç vermiş ve 6-8 Ekimdeki olaylar ortaya çıkmıştır. Bu olaylarda 40 vatandaşımız şehit olmuş ve bununla yetinilmeyerek adeta bir misilleme vurgusu içerisinde askerlerimiz şehit edilmiştir. Bu olayların gerekçesi olarak Suriye’nin kuzeyindeki çatışmalara Türkiye’nin gerekli desteği vermemesi gösterilmektedir. Hükümet ise içeride yürütülen süreç ile “AynElArap”taki gelişmelerin birbirinden ayrılması gerektiğini savunmaktadır. Fakat bu yaklaşımın pratikte kabul edilebilir bir yanı kalmamıştır. Çünkü sürecin iyi yönetilememesive bölgede kamu otoritesinin kaybolması sebebiyle Kürt sorunu sadece ülke içerisindeki bir mesele olmaktan çıkarılmış ve bölgesel bir muhtevaya bürünmüştür. “Rojava” “Kobani” “Güney Kürdistan” “Büyük Kürdistan” gibi yaklaşımlar çözülme sürecinin ve örgütün meşrulaşma girişimlerinin kavramlar ve semboller aracılığıyla bölgeye ve dünyaya duyurulduğu siyaset tarzı haline gelmiştir.

 

En Önemli Kırılma Noktaları

 

Özellikle 2007’den bu yana yol haritası ile hızlandırılmak istenen çözüm sürecine yönelik ciddi kırılma noktaları dikkat çekmektedir. Uluslararası anlamda bu sürecin Suriye ve bölgedeki diğer gelişmelerden ayrı tutularak sürdürülmesi pratikte mümkün gözükmemektedir. Özellikle arabulucu konumunda ABD’nin yer alabileceğini söylemeksürecin bölgesel ve küresel gelişmelerden kaynaklanacak etkilere son derece açık hale gelmesi demek olacaktır. Çünkü ABD’nin bölgedeki varlığı tartışmalıdır. IŞİD’in yok edilmesi iddiası ile yönlendirilen bölgesel tanzim çabaları daha kaotik gelişmeleri işaret eder niteliktedir. Böyle bir durumda ABD’nin örgütü nerede konumlandıracağı Türkiye açısından en güncel tehlike alanlarından birisi haline gelmiştir.

 

Ulusal boyuttakikırılma noktaları ise daha çok toplumsal düzlemde çözüm ya da çözümsüzlüğe atfedilecek önem ve destekle ilişkilendirilebilir.

 

1.Abdullah Öcalan’ın koşullarının değiştirilmesi mümkün müdür?

2.Örgüt silahsızlanma, silah bırakma ve bunların ülke dışına çıkarılması konusunda ne kadar samimidir?

3. Yaklaşan seçimlerle birlikte hükümetin meydana gelebilecek üzücü olayları kabul ya da tolere edebilme imkanı ne kadar güçlüdür?

 

İşte bu önemli sorular sürecin geçmişten günümüze en belirgin kırılma noktaları olmuştur. Bu soruların taraflarda ve en önemlisi de toplumun bütününde nasıl bir karşılığa sahip olduğu iç siyaseti tanzim etmekte ve çözümsüzlüğü adeta bir alışkanlığa dönüştürecek psikolojik zemini hazırlamaktadır.

 

Çözülmeden Çözümsüzlük

 

Oslo görüşmelerinden bu tarafa her şeye rağmen sürecin devamını isteyen iki güçlü taraf var. Birisi Öcalan diğeri Hüküme tkanadı… Kamuoyunda sert atışma ve restleşmelerle şekillense de gerek hükümet gerekse İmralı, sürecin bitmesi durumunda bunun sebep ve sonuçlarını temsil ettikleri kitlelere açıklama konusunda ciddi bir problemle karşı karşıyadır. Her iki tarafta da sürecin neden tekrar devam ettiğini ya da sonlanması durumunda bunun neden gerçekleştiğini açıklama noktasında kaygılar taşıdığı görülmektedir.Özellikle halkın desteğinin %52’lere kadar düştüğü bu süreçte her iki tarafta “çözülmeden çözümsüzlüğün” sürmesinden yana bir tavır almış gibi görülmektedir.Nitekim bu şekildeki bir sürecin devam etmesi durumunda çatışmasızlık üzerinden hükümet kısa vadedeki amacına ulaşmış, örgüt ise isteklerini kabul ettiremese bile bölgesel boyuttaki amaç ve çıkarlarına olabildiğince zemin hazırlayabilme imkanını elde etmiş olacaktır. Elbette ki bu çok tehlikeli bir yaklaşım biçimidir. Bu yaklaşım en azından orta vadede daha büyük toplumsal ve siyasal travmaların alt yapısını hazırlamaktadır.

 

Peki Öcalan taraf olma konumunu ne üzerinden sağlıyor: HDP ve daha dolaylı olarak Kandil…Bu açıdan bakıldığında Öcalan’ın tavır ve tutumu sürecin doğru bir yöne evrileceği konusunda kesin bir hüküm vermeyi zorlaştırmaktadır. Bir an görüşmelerin sağduyu çerçevesinde ilerleyebildiğini düşünürsekHükümetin muhatabı gerçek anlamda kim olarak kabul edilecektir. PKK ya da Kandil mi? HDP’Mİ? Yoksa gerçekten Öcalan mı? HDP Öcalan üzerinden bir görüşme trafiğini işaret etse bile salt Öcalan üzerinden sürdürülen bu görüşmelerin halkın önemli bir kısmında güvensizliği derinleştirmesi ve Kandil’in samimi bir görüntü çizmemesi sebebiyle işlevsellikten çok uzakta olduğu söylenebilir.

 

HDP-İmralı-Kandil Çizgisi

 

Geçtiğimiz gün HDP Heyetinin “Barış hemen şimdi” yaklaşımıyla kamuoyuna yaptığı açıklamalar sözde Çözüm Sürecinin devam ettirilmesine yönelik bir irade ortaya koymuş olsa da Grup Başkan Vekili Pervin Buldan’ın “bir ülkede demokratik haklar tehdit altındaysa ortada ne kamu kalır, ne de düzeni” şeklindeki görüşleri daha farklı bir gündemi çağrıştırmaktadır. Zira İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın “Alan hakimiyetini zaman zaman kaybettik” şeklindeki açıklaması ve AKP’ye yakınlığı ile bilinen gazetecilerin bu durumu daha net bir biçimde vurgulaması HDP’nin Örgüt üzerinden bölgedeki gücü ve etkisini Hükümete karşı bir müzakere unsuru olarak kullanabileceğine yönelik alışılmış bir strateji olarak kabul edilebilir. Değilse İmralı-HDP-Kandil sisteminin Oslo görüşmelerinden bu yana kendilerine büyük bir özgürlük alanı sunulduğu halde özellikle 6-8 Ekim olaylarıyla terörizmi yeniden Türkiye’nin gündemine taşıma yönündeki karar ve uygulamalar söz konusu süreçten nihai çözüm bekleyen aklıselim bir bakış açısı ile bağdaştırılamaz.

 

Nasıl Bir Yol Haritası…

 

Eğer barış ve huzur için milli bir Çözüm Sürecinden bahsedilecekse bunun doğru bir mecrada ve asgari koşullar sağlandıktan sonra ilerlemesi mümkündür. Bu ilerleme ille de bir taviz anlamında değil toplumun bütünsel olarak özgürlük alanlarını ve kabul duygusunu artıracak bir içerikte sürdürülmelidir.

 

Şekil 1. Yol haritasını başarıya taşıyacak bütünleşik unsurlar

 

 

1.Kamu düzeni her şart altında sağlanmalı ve bölgenin PKK’nın kontrolünde olduğu gözlenen görüntüsü yok edilmelidir.

2.PKK tüm yönleriyle silah bıraktığını ve silahsızlanma sürecine yönelik yol haritasını tarihleriyle açıklamalıdır. Bu açıklama sözde kalmamalı elle tutulur ve somut biçimde kamuoyuna sunulmalıdır.

3. Sürece ilişkin tüm paydaşlar açıklanmalıdır. Türkiye’nin Öcalan ya da Kandil’i doğrudan muhatap alması düşünülmemelidir. Bununla birlikte bu düşünceyi “gerçeklerle hareket etmemek” şeklinde yaftalamak en hafif tabiriyle milletin değerlerine saygısızlık olarak kabul edilmelidir.

4.Toplumun en azından consensus sayılabilecek bir ölçüde desteği elde edilmelidir. Bu çerçevede Öcalan’ın bugün ve gelecekteki konumu, tarafların istekleri tam olarak ortaya konulmalıdır. Örneğin örgüt ne istemektedir? Demokratik Özerklik mi? Öcalan’a ev hapsi mi? Bu ve benzeri sorular mutlaka cevaplandırılmalıdır.

5.Suriye başta olmak üzere bölgedeki olaylarla Türkiye’de yürütülen sürecin birbirine karıştırılmaması için etkili bir kamuoyu desteği sağlanmalı; taraflar olası kırılgan ve kaotik olaylara imkan tanınmaması için kararlı bir tutum sergilemelidir. Bu kapsamda ABD’nin arabuluculuğu taraflar açısından olduğu gibi Obama yönetiminin kendisi açısından da son derece risklidir.