Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Diyarbakır ziyaretinde partisinin çözüm sürecine ilişkin yaklaşımını ve bu kapsamda oluşturulan 12 maddelik çözüm önerisini kamuoyuna açıkladı. Kılıçdaroğlu’nun 4 temel ilke üzerinde “alternatif” vurgusuyla ortaya koyduğu 12 maddenin özellikle 2009 yılından bu yana şekillendirilmek istenen “çözüm sürecine” hangi açılardan alternatif olabileceği ya da mevcut sürece ne gibi katkılar sunabileceği irdelenmesi gereken hususlar arasında yer almaktadır. Zira 2015 Milletvekili seçimleri yaklaşırken AKP ve CHP arasında “Kürt sorunu” etrafında sürdürülen tartışmaların iç siyasette ve daha ötesi seçim sonuçları üzerinde belirli bir karşılık bulacağını söylemek mümkündür. Bununla birlikte bölgede PKK’nın yol kestiği, kimlik sorduğu,  haraç topladığı bir dönemde Kürt sorununu kamuoyunda derinleştiren söz ve eylemlerin seçim sonrasındaki projeksiyonlara yönelik olduğu da ileri sürülebilir. Bir başka ifadeyle her iki partinin de bölgedeki mevcut otorite kaybı ve güvensizlik ortamında seçim öncesinde radikal öneriler geliştirmesi beklenmemelidir. Seçimlerin hemen ardından sözde süreç hakkında daha kapsamlı ve kurumsal öneriler geliştirilebilir. Zira seçim atmosferine giden yolda halkın çoğunluğunu rencide edecek söz ve eylemler telafisi zor olan siyasal sonuçlar meydana getirebilir.

 

Kılıçdaroğlu’nun Temel İlkeleri

 

CHP’nin mevcut çözüm sürecine eleştiriler getirerek ortaya koyduğu temel ilkelere bakıldığında sorunun “Kürt sorunu” olarak tanımlandığı, çözüm için samimiyet ve şeffaflık konusuna odaklanıldığı görülmektedir. Kılıçdaroğlu’nun alternatif çözüm önerisine ilişkin temel ilkeleri şu şekilde sıralanmaktadır:

 

1. Kürt sorununu çözmek için samimi ve dürüst olacaksınız

2. Gizli kişisel ajandanız olmayacak

3. Millete izah edemeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz

4. Ana muhalefet partisine ve gerekirse millete bilgi vereceksiniz

 

Belirtmek gerekir ki, gelinen noktada çözümsüzlüğün en büyük sebebi özellikle terör örgütünün yönlendirdiği “silahsızlanma” meselesinin örgüte yönelik farklı bir güç alanı oluşturması ve bu temel üzerinde kaotikleşen karşılıklı güvensizliktir. Ancak CHP’nin bu doğru kavramlardan yola çıkarak kurguladığı yaklaşım biçimi pek çok açıdan eksiktir. Eğer bir müzakere ortamının varlığından söz ediliyorsa güven ve samimiyet sorununun tek bir tarafa yüklenmesi mümkün değildir. CHP’nin bütünsel siyaset tarzı açısından sözde taraf olan PKK terör örgütünün güven ve samimiyet konusundaki söz ve davranışlarını açıkça ortaya koyabilmesi gerekmektedir. Aynı şekilde açıklamaların eksik kaldığı bu noktada çözüm sürecinde muhatabın kim ya da kimler olarak alınması gerektiğine açıklık getirilmesi elzemdir. Örneğin; CHP alternatif çözüm süreci önerisinde müzakerenin karşı tarafı olarak PKK ya da İmralı’yı alacaktır? Eğer değilse muhatap olarak planlanan kişi ya da kurumlar kimler olmalıdır? Üstelik Kılıçdaroğlu tarafından “millete izah edilemeyecek angajmanlar” denilirken bunların nasıl bir muhtevada algılandığı ortaya konulmalıdır. Burada kastedilen “Oslo görüşmeleri” benzeri adımlar mıdır? Yoksa salt PKK ya da İmralı ile görüşülerek oluşturulan angajmanlar mıdır? Bir diğer husus da bu temel ilkelerin muhalefetin tümünü dikkate almayan bir yaklaşım içermesidir. Konuyla ilgili bilgilendirilmesi gereken siyasi partilerin CHP ile sınırlandırılması demokratik bir açılım olarak kabul edilemez.

 

Silahsızlanma ve Kamu Otoritesi

 

Kılıçdaroğlu’nun sıraladığı “mayınlı arazilerin temizlenmesi ve topraksız köylülere verilmesi”, “koruculuk sisteminin kaldırılması ve onlara başka iş verilmesi” terörden ve çatışmadan arındırılmış bir süreç açısından kabul görebilecek hususlardır. Fakat bu maddelerin hiç birisinde PKK’nın silah bırakması ve/veya silahsızlanması hakkında net bir hüküm bulunmamaktadır. CHP’nin çözüm önerisindeki bu eksiklik partiden ayrılan Emine Ülker Tarhan gibi isimlerin “silah bırakılmadan yürütülen sürecin terörü güçlendireceği” yönündeki ifadelerine işaret eder niteliktedir. Çünkü CHP’nin çözüm süreci bağlamında PKK’nın silah bırakması ve muhatabın kim olacağı konusundaki yaklaşımı geniş kitleler üzerinde etkiler meydana getirebilecek bir boyuttadır.

 

Yine Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır gezisinde sunulan ve daha çok ilkesel ifadeler içeren “seçim barajının indirilmesi”, “Diyarbakır’a demokrasi müzesi yapılması”, “zorunlu göç mağdurlarının gelmesi” ve “faili meçhullerin aydınlanması” gibi maddeler ancak sorunun çözülmesi ile sonuç verecek hususlar olarak karşımızda durmaktadır. Örneğin bölgede kaybolan kamu otoritesinin nasıl sağlanacağına yönelik öneriler söz konusu maddeler arasında yer almamaktadır. Öyle ki, Kılıçdaroğlu’nun “Diyarbakır’a TOMA değil, Hakkari’ye hastane yapılsın” cümlesi bölgede Devletin kaybolmakta olan otoritesinin gelecekteki konumu hakkında bilgi verebilmekten uzaktır.

 

Özerklik mi İsteniyor?

 

Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı 21 Kasım 1988 tarihinde imzalanmış, 9 Aralık 1992 tarihinde TBMM tarafından kanunla uygun bulunmuş ve 1 Nisan 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak imza koyan ülkelerin 5 yıl sonra bu sözleşmeden çekilme hakkı olduğu gibi uygun bulunmayan maddelere çekince koyabilmeleri de mümkündür. Türkiye 31 ülkenin yaptığı gibi bu şarta imza atmış ancak şartın 10 madde ve/veya fıkrasına çekince koymuştur. Çekince koyulan bu hususlar çoğunlukla ülkenin ulusal bütünlüğüne zarar vereceği öngörülen maddelerdir. Ancak bunlar gerektiğinde ilgili ülke tarafından kaldırılabilir. O halde CHP “yerel yönetim özerklik şartını”  mevcut haliyle mi istemektedir yoksa söz konusu çekinceler kaldırıldıktan sonra mı? Burası CHP’nin süreçten ne anladığını ve gerçekte nasıl bir değişim öngördüğünü sınayacak en önemli hususlar arasındadır. Eğer CHP bu madde üzerinden bir “alternatif çözüm” vurgusu ortaya koyuyorsa bunu açıklığa kavuşturmalıdır. Türkiye’nin söz konusu Özerklik Şartına koyduğu çekinceleri HDP başta olmak üzere müzakerenin diğer taraflarının istemediği çok açıktır.

 

Kılıçdaroğlu ve CHP’nin “çözüm süreci için alternatif yok denilmesine” karşın Diyarbakır’da sunduğu bu maddeler “Kürt Sorununu biz çözeceğiz” vurgusuyla aktarılan bir niyet açıklaması şeklinde değerlendirilebilir. Bu açıklamada çözüm sürecinin şeffaf olması, samimiyet ve güven üzerine kurulması, gizli bir ajandanın olmaması, halka bilgi verilmesi gibi bazı toplumsal problemlere değinilmektedir. Buna rağmen yukarıda belirtilen konularda ciddi eksiklikler ve açıklanmaya muhtaç önemli ayrıntılar bulunmaktadır.