Günümüzde devletler arasındaki çatışmalar mutlaka savaş meydanlarında olmuyor. Bu türden çatışmaların ve kanlı savaşların çıkmaması için uluslararası toplumda oluşturulan bir takım emniyet sübapları her zaman başarılı olmasa da önleyici rol oynamakta. Tabii bazı başarısızlıklar da yok değil. Örneğin, eski Yugoslavya’nın parçalanması sırasında bu coğrafya üzerinde kurulan yeni devletler arasındaki trajik ve uzun süren savaş, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yüzde yirmisinin işgaliyle sonuçlanan saldırısı ve en son Rusya ile Gürcistan arasındaki kısa ve kanlı savaş, çıkmadan önlenemeyen ve ağır bedeller ödenen silahlı çatışmalar. Burada iç savaşlar kastedilmiyor. İç savaşlar, iki ayrı devlet arasındaki silahlı çatışmaların nedenlerinden ve dinamiklerinden farklı. Buna karşılık yerinde ve zamanında müdahalelerle ve tarafların sağduyuları ile devletlerin birbirleriyle girdikleri silahlı çatışmaların önlendiği durumlar da var. Bölgesel anlaşmazlıklar İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sürekli bir çatışma ortamında yaşamamıza neden olmakla birlikte bunlar her zaman sıcak savaşa dönmüyor. Bunda hiç kuşkusuz, bazen eleştirilen ve başarısı tartışılan Birleşmiş Milletler sisteminin de önemli rolü olduğunu teslim etmemiz gerekir.

 
Ulusların kendilerince tanımlanan çıkarlarını korumak ve geliştirmek her ne kadar hukuken meşru ise de, bu çıkarlara ulaşmak için kaba kuvvete başvurmak ve hasım ilan edilene zarar vermeye çalışarak hedeflere ulaşmak o kadar hukuk, ahlak ve meşruiyet dışıdır. Mustafa Kemal Atatürk gibi ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir büyük askeri dehanın savaşı vatan müdafaasının dışında cinayet olarak nitelemesi unutulmamalıdır. Ne yazık ki, günümüzde bazı devletler tarihin derinliklerinde kalmış olması gereken davranış biçimlerini muhafaza etmekte ve silah endüstrisinin yok edici araçlarıyla donanarak başka uluslara karşı haksız ve acımasız saldırılar yapabilmektedirler.
 
Ülkelerin savunma bütçeleri çoğu yerde ulusların yoksullaşmasının en önde gelen nedenidir. Silahlanma sürdükçe de ilkel bir davranış patlaması olarak nitelendirdiğimiz savaşlar insanlığın gündeminden bir türlü düşmüyor. Kazananların da aslında kim olduğu bellidir. İkinci Dünya Savaşı öncesi Amerika Birleşik Devletleri’nin silah endüstrisi Hitler Almanyası ile çok yakın ekonomik işbirlikleri içine girmişti. Milyonlarca inanın yok yere canını yitirdiği bu savaşta Alman silah ve çelik endüstrisine ortak olan Amerikan sermayesinin de payı olduğu pek telaffuz edilmeyen bir gerçektir.
 
Uluslararası çatışmaların önlenmesi ve anlaşmazlıkların anlamsız savaşlara yol açmaması için ne yapılmalıdır? Hangi yöntemlerle saldırganlıklara engel olunabilir? Bu soruları hazır reçetelerle cevaplandırmak imkânı olmamakla beraber tamamen karamsar olmak da gereksiz. İkinci dünya Savaşı sonrasında oluşturulan Birleşmiş Milletler sistemi çok etkin olmamakla birlikte birçok çatışmada yararları görülen ve bugün yerine başka bir sistemin ikame edilmesi mümkün olmayan bir araçtır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin veto yetkisi teşkilatın yaptırım gücünü azaltmaktadır hiç kuşkusuz. Ancak mevcut statünün hâlihazırda aşılması beklenmemektedir. Bununla birlikte, Birleşmiş Milletleri daha güçlü kılma amaçlı arayışlar da devam etmektedir. Birleşmiş Milletlerce hazırlanan uluslararası hukuk enstrümanlarının milletler camiasında daha geniş ilgi ve katılım bulması için henüz herşeyin yapılmadığı bir gerçektir. Bu alanda da büyük devletlerin etkisini nispeten sınırlandırma imkânı sağlayacak bağlayıcı yeni anlaşma metinlerine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
 
Fakat tüm çatışmaların daha ortaya çıkmadan engellenmesini mümkün kılacak ve günümüzde giderek yaygınlaşmakta olan başka yöntemlerin de var olduğu akıldan çıkmamalıdır. 1648 Vestfalya Barışı ile ortaya çıkan ulus-devletler günümüzde küresel iletişim ve ulaşım koşullarının iyileşmesi ve buna paralel olarak sivil toplumun etkinliğinin artması ile belli alanlarda zaman içerisinde dış politikada güç kaybına uğramışlardır. Bağımsız devletler tabiatıyla dış politikalarını diplomasi kurumu eliyle yürütmektedirler. Ancak, yukarıda belirtilen nedenlerle artık eskisi kadar elleri rahattır demek zordur. Demokratikleşme ile güçlenen sivil toplum devletin dış politika kararlarına ve uygulamalarına bir ölçüde müdahil olmaya başlamıştır. Bu gelişme, kamuoyunda dış politika konularının daha fazla tartışılmasına, gerektiğinde eleştirilmesine veya desteklenmesine neden olmaktadır. Demokratik ülkelerde devletler de siyasal kararlarında kamuoylarını daha çok dikkate almak zorunda kalmaktadırlar.
 
Devletlerin uluslararası ilişkilerde artık tek egemen güç olmaktan çıkmaları ile bu ilişkilerde sivil boyutun da önem kazanması dönemi başlamıştır. Günümüzde toplumlar ülkelerindeki hükümet dışı örgütler vasıtasıyla ve giderek günlük yaşamın bir parçası haline gelen internet üzerinden birbirleriyle çok yakın ilişki içine girmişlerdir. Böylece bir diyalog ortamı ortaya çıkmıştır. Bu diyalog ortamı, uluslararası ilişkileri devlet siyasetinin resmi çıkar amaçlarından farklı ve daha insani bir düzleme çekmektedir. Siyaset bir anlamda sınır ötesi sosyal, ekonomik ve kültürel münasebetlerin gölgesinde kalmaya başlamıştır. Ancak bu durum yine de ulusların ve onların devletlerin çıkarlarının ve çıkar mücadelelerinin öneminin kalmadığı anlamına gelmemektedir.
 
Bu yeni sınır ötesi ilişkiler karşılıklı etkileşimi ve birbiri hakkında anlayışı da getirmiştir. Hiç kuşkusuz devletlerin soğuk ve salt çıkara dayalı ilişkileri bu insanileşen ortamdan etkilenmektedir. Güvenilir, doğru ve dürüst bilgiyle, pejoratif nitelik taşıyan propaganda yöntemlerine başvurmadan ve aldatmaya kalkışmadan muhataplara, yani diğer ülkelerin geniş kamuoylarına, kanaat önderlerine ve medyalarına kelamını anlatmak ve karşı tarafı dinlemek günümüzde kamu diplomasisi olarak adlandırılmaktadır. Devlet politikalarına destek anlamına gelen ve uluslararası ilişkilerde sivil boyutun devreye girmesi olarak da adlandırılan kamu diplomasisi günümüzde hemen her devletin önem verdiği, hatta bunun için kurumsal veya yapısal düzenlemelere gittiği bir alan haline gelmiştir. Özellikle teknolojik, ekonomik, kültürel ve toplumsal gücünü, yani yumuşak gücü veya daha doğru bir ifadeyle akıllı gücü gelişmiş ülkelerin kamu diplomasileri de o nispette etkili olmaktadır. Kamu diplomasisi iyi işleyen devletlerin orta ve uzun vadede ulusal çıkarlarını daha etkili biçimde savundukları ve geliştirdikleri bilinmektedir.
 
Sonuç olarak, küreselleşmenin bu denli geliştiği günümüzde dış politika hedeflerine ulaşmak için sadece diplomasinin geleneksel resmi yöntemleriyle hareket etmek yeterli değildir. İyi yönetilen bir kamu diplomasisi resmi diplomasinin işini kolaylaştıracak ve hedeflere daha kolay ulaşılmasını sağlayacaktır. Kamu diplomasisinin etkili olabilmesi ise siyasi kararlılıktan ve hazırlık ve uygulama aşamalarında bilimsel yöntemlerden yararlanmaktan geçmektedir.