24 Şubat 2005 tarihinde Slovakya’nın Başkenti Bratislava yeni bir Bush-Putin zirvesine ev sahipliği yapmıştır. Hatırlanacağı üzere ABD Başkanı George W. Bush ve Rus mevkidaşı Vladimir Putin arasındaki ilk zirve 16 Haziran 2001 tarihinde Slovenya’da yapılmıştı. Ljubljana kentinde yapılan görüşmelerde Bush düzenlediği basın toplantısında, Putin'in “içini” gördüğünü ve Rusya Devlet Başkanı'nın güvenilir bir adam olduğu sonucuna vardığını açıklamıştı. Aradan geçen süre içinde çeşitli uluslararası toplantılar çerçevesinde yaklaşık 15 kez bir araya gelen liderler dünyanın önemli gündem maddeleri konusunda görüşmeler yürütmüşlerdir. En son Şili’de bir araya gelen liderler stratejik güvenlik konuları ve uluslar arası terorizmle işbirliği konularını ele almışlardır.

 

Bratislava'daki zirve öncesinde Moskova ile Washington arasında adeta “Soğuk Savaş” rüzgarları esmekteydi. ABD açısından Rusya’ya karşı yöneltilen birçok suçlama bulunmaktaydı. Rusya’daki basın özgürlüğü ve siyasi muhalefetin ortadan kaldırılması, Çeçenistan'daki Rus terörü ve Ukrayna'daki seçimlere müdahale gibi hususlar suçlamaların temelini oluşturmaktaydı. Bunların yanı sıra, Suriye ve Çin'e Rus uçaksavar füzelerinin satılması ve İran'da nükleer santral inşası konuları bu sorunlar da iki ülke ilişkilerini etkileyen faktörler olarak ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan “sahipleri büyük oranda Yahudi kökenli olan” YUKOS'un Kremlin tarafından parçalanması ve fiilen istimlak edilmesi de bir diğer önemli sorunu oluşturmaktaydı.

 

Yaşanan bu süreçte; Amerikan Senatosu Dış Politika Komisyonu’nun 17 Şubat tarihinde 'Rus Demokrasisi Geri Gidiyor' başlıklı bir toplantı düzenlemesi ve 'ABD'nin Rusya'ya karşı yeni bir politika izlemesi' talebinde bulunması Rus-Amerikan ilişkilerinde gelinen süreci ortaya koymaktadır. Bu bakımdan Cumhuriyetçi John McCain ve Demokrat Joseph Lieberman 19 Şubat'ta Amerikan Senatosu'na, otoriter politikaları nedeniyle Rusya'nın G-8 birliğinden çıkarılmasını öngören bir taslak sunması da önemli bir gösterge olarak ortaya çıkmıştır.

 

Moskova’nın Amerika Birleşik Devletleri’yle ilişkilere bakışının da pek olumlu olduğu söylenemez. Eski Sovyet coğrafyasında ABD’nin desteği ile Gürcistan’da ve Ukrayna’da başarıyla gerçekleştirilen sivil darbeler (karanfil ve turuncu devrim) Moskova tarafından Rusya’nın etkinliğine vurulmuş bir darbe olarak algılanmaktadır. Ayrıca Moskova bu darbelerin devam edeceği ve bir gün Rusya’ya da sıçrayacağından endişe etmektedir. Ruslar Batının özellikle demokrasi konusunda kendilerine karşı çifte standart kullandığını savunmaktadırlar. Putin ve Siloviki’lerin ağırlığında olan ekibi, Batı politikalarının Rusya’nın ulusal çıkarına uygun olduğunu vurgulamaktadırlar. Rusya’da ekonomik gelişmenin önkoşulu olan istikrarın ancak bu şekilde sağlanabileceğini ve uluslararası terör tehdidi karşısında ülkenin parçalanmasının ancak bu yolla önlenebileceğini ileri sürmektedirler. Onlara göre Washington, Rusya’yı Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan (BDT) uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.

 

Oldukça yoğun gündem maddelerinin bulunduğu Bratislava görüşmelerinde Putin ve Bush arasında Irak, İran ve Suriye gibi Orta Doğu’ya ait konular ile nükleer silahlar gibi stratejik alanları kapsayan görüşmeler yapılmıştır. ABD ve Rusya nükleer terörizmin riskleri ile mücadele etmeye yönelik çabalarını arttırmak konusunda fikir birliğine varmışlardır. Amerikan basınında son günlerde çıkan ve Rusya’dan nükleer silahların bir kısmının çalındığını işaret eden haberlerin gölgesinde yapılan görüşmelerde bu hususa özel bir vurgu yapılmıştır. ABD’nin başta El-Kaide olmak üzere radikal terör gruplarından nükleer ve/veya biyolojik saldırı tehdidi altında yaşadığı da dikkate alındığında Rus nükleer silahlarının teröristlerin eline geçmesi hususundaki hassasiyeti de görüşmelere yansımıştır. Bu çerçevede yapılan görüşmelerde iki ülke, terör saldırıları girişimlerini önlemek için, nükleer tesislerin güvenliğinin 'sürekli geliştirilmesi' gerektiğini belirtmişlerdir.

 

Görüşme sonrası liderler ortak bir bildiri de yayınlamışlardır. Bildiride, 'Nükleer silahlar veya maddelerin güvenliği konusunda, bunların terörist ellere düşmesi ihtimallerini ortadan kaldırmak yönünde özel sorumluluklarımız var. Bugün, ülkelerimizdeki nükleer tesislerin güveliğini artırmak hedefi ile nükleer güvenlik hususundaki işbirliğimizi geliştirme ve derinleştirme niyetimizi açıklıyoruz.' denilmiştir. Bildiri metninde ayrıca; 'Bu uğurda ABD ve Rusya, nükleer ve radyolojik olayların sonuçlarına karşı koyabilmek için acil müdahale kapasiteleri konusunda işbirliğini devam ettirecek ve geliştireceklerdir. Amerikalı ve Rus uzmanlar, nükleer tesislerdeki güvenliği artırmak amacıyla tecrübelerini paylaşacak ve ileri düzeyde nükleer programı olan başka ülkeler ile ortak istişareler başlatacaklardır' denilmiştir.

 

Nükleer silahlar konusunda iki ülkenin yanısıra, üçüncü ülkelerin de durumu görüşülmüştür. Bu çerçevede İran ve Kuzey Kore'nin nükleer silaha sahip olmamaları gerektiği konusu da ele alınmıştır. ABD ve Rusya her iki ülkenin de “nükleer silaha sahip olmamaları” konusuda anlaşmaya varmışlardır.

 

Putin yaptığı açıklamada oldukça genel ifadeler kullanarak “Biz gerçekten de İran konusunu, Kuzey Kore ile ilgili durumu istişare ettik ve bu konularda biz ortak görüşlere sahibiz. Füze ve nükleer teknolojinin yayılmasını engelleyen bir duvar kurulmalıdır. Zira, bu silahların yayılması ne söz konusu ülkelerin güvenliğine ne de genel olarak uluslararası toplum için faydası yoktur” açıklamasında bulunmuştur.

 

Bush, 'İran'ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusunda mutabakata vardık. Vladimir'in bu dosya hakkında anlayış sergilemesini takdirle karşılıyorum. Ortak bir hedefe ulaşma şekli konusunda çok yapıcı bir diyalogumuz oldu' demiştir. ABD Başkanı, 'Kuzey Kore'nin nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusunda da mutabıkız. İki ülke bu konuda beraberce ve sıkı bir şekilde çalışacaktır' şeklinde konuşmuştur.

 

Ancak bu ortak açıklamalara rağmen Rusya’nın, Tahran ile bu hafta sonunda bir anlaşma imzalaması beklenmektedir. İmzalanacak anlaşmada kilit bir nokta, ABD'nin endişelerinin giderilmesine yönelik. Buna göre, Tahran'ın Buşehr reaktöründen gelecek tüm atık nükleer yakıtı Rusya'ya geri göndermesi öngörmektedir. Moskova böyle bir önlemin ABD'nin İran'ın yakıt atıklarından silah elde edebileceği yönündeki endişelerini yatıştırmasını ummaktadır.

 

Rusya’daki demokrasisinde yaşanan sorunlar iki lider arasındaki en sıkıntılı görüşme konularından birisini oluşturmuştur. George W. Bush’un ikinci döneminde yeni yönetimdeki “özellikle Yahudi kökenli ‘neo-con’ların da etkisiyle” başta Yukos olayı olmak üzere Rusya’daki demokratikleşmeden geri adım olarak adledilen adımlar eleştirilmiştir. Bush zirve sırasında Rusya'da demokrasinin algılanış biçimi ile ilgili 'endişesini' dile getirmiştir. Görüşmelerinin ardından Rus mevkidaşı ile katıldığı ortak basın toplantısı sırasında Bush, 'Demokrasiler her zaman bir ülkenin kültürünü ve geleneklerini yansıtırlar, bunu biliyorum, ancak bazı ortak noktaları da bulunur: bir hukuk devletidirler, azınlıkların korunmasını, basın özgürlüğünü ve kuvvetli siyasi muhalefeti barındırırlar' şeklinde konuşmuş ve 'Rusya'nın evrensel prensiplere riayet etmesi gerekliliği konusundaki endişelerimi paylaşabildim' demiştir.

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise, 'Demokrasi, devleti yıkıma ve halkın fakirleşmeye götürmemeli' şeklinde bir karşılık vermiştir. Rusya’ya özgü demokrasi tezini geliştiren ve Rus tarzı demokrasi olarak da bilinen “yönetilebilir demokrasi-upravlayamaya demokratiya” anlayışını Rusya’da yerleştirmeye çalışan Putin, 'Demokrasi, anarşi değildir ve herşeyin serbest olduğu anlamına gelmez' şeklinde konuşmuştur. Bununla beraber Putin, Rusya'nın 90'lı yılların başına kadar tanımış olduğu diktatörlük dönemine geri dönmeyi düşünmediği konusunda güvence verdi ve 'Geriye dönüş yoktur, olamaz' demiştir. Rusya’daki demokrasi tartışmalarının Oligarklar operasyonu ve ABD’deki Yahudi kökenli neo-conlarla bağlantılı şekilde önümüzdeki dönemde de sık sık gündeme geleceği düşünülmektedir.

 

Bush ve Putin’in Rusya’da demokrasinin “seviyesi” tartışmaları sürerken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Çeçenistan'daki insan hakları ihlalleri yüzünden, Rusya'yı ilk defa suçlu bularak, maddi tazminat cezası ödemeye mahkum etmiştir.

 

Bu arada Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri İgor İvanov’dan ilginç bir açıklama gelmiştir. İvanov  yaptığı açıklamada, 'NATO'nun planlarının, ülkesinin ulusal güvenlik çıkarlarıyla çelişmesi halinde' Rusya'nın 'gerekli' önlemleri alacağını belirtmiştir.

 

Ukrayna’nın NATO ile sürdürdüğü görüşmelerin ardından bu birliğe girme ihtimalinin yükselmesinin ardından böyle bir açıklamanın yapılması dikkatleri çekmektedir. Zira Ukrayna’nın NATO’ya üye olması durumunda Rus ulusal güvenlik ve askeri doktrinleri tamamıyla alt-üst olacaktır. Karadeniz’de Ukrayna toprakları içinde kalan en büyük Rus deniz Sevastopol üssünün bu durumda NATO’nun kullanılmasına açılması ihtimali Rusya’yı rahatsız etmektedir.

 

Bu ana konuları yanısıra ikili ekonomik ilişkiler ve Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği gibi konular da gündeme gelmiş; iki ülke arasında ileri teknoloji alanında işbirliği gibi konular da görüşülmüştür. BDT coğrafyası ayrı bir gündem maddesini oluşturmuştur. Özellikle Dağlık Karabağ sorunu, Abhaz-Gürcü sorunu, Gürcistan’daki Rus askeri üslerinin durumu, Moldova ile Rusya arasında sorun olmaya devam eden Dnyestr yanı sorunu ve BDT’deki diğer sorunlu alanlar da üzerinde değinilen konular arasında yer almıştır. Uluslararası terorizme karşı ortak işbirliği tavrı ise bütün Bush-Putin zirvelerinin değişmez gündem maddesi olarak bu zirvede de gündeme gelmiştir.

 

Bundan önceki yaklaşık 15 zirve gibi Bratislava’daki Bush-Putin zirvesi de dünyanın gündeminde yer alan bir çok konuda fikir alışverişinde bulunmanın ötesinde net adımlara sahne olmamıştır. Yine her zaman ki gibi genel ve yuvarlak diplomatik ifadelerle nükleer enerji ve uluslar arası terorizmle işbirliği gibi konularda ortak açıklamalar yapılmıştır. Ancak her iki lider de bu görüşme ve açıklamalara rağmen ülkelerine döndükleri vakit bilinen tutumlarını sürdürmeye devam edecekleri düşünülmektedir.