Kürt sorunu denilen olgunun altında/temelinde aslında PKK terörü olduğunu hepimiz biliyoruz. Bazılarının, dağdakiler olmasaydı bugün varılan noktaya gelebilir miydik demeleri de bunun en somut kanıtıdır. Konuyu, bu temelden saptırmak suretiyle Kürt kökenli vatandaşlarımızın demokratik hak ve özgürlüklerinde eksiklik ve aksaklıklara, ekonomik nedenlere mal etmenin, hele hele bu sorunları Kürt kökenli vatandaşlarımızın tamamını kapsayacak şekilde ele almanın yanlış olduğu da bilinmektedir. Kaldı ki, sorunlar genele aittir ve ülkenin önemli bir bölümünü kapsamaktadır; ama başka bölgelerde kimse silahı kapıp dağa çıkmamıştır. Diğer yandan, Kürt kökenli vatandaşlarımızın sayısı hakkında on ila yirmi milyondan bahsedilmekte, ancak kendisini PKK terör örgütüyle artık alenen özdeşleştiren siyasal parti son genel seçimlerde ve İl Genel Meclisi bakımından oyların sadece iki küsur milyonu almıştır.

 

Demek ki, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu gerçek sorun, PKK terörünün imhası suretiyle bitirilememesinden, onu besleyen siyasetin ve lojistik desteğin kesilememesinden kaynaklanmaktadır. Terörün imha edilmesi ise, vazgeçilmez şekilde onun Kuzey Irak’taki üslerine kapsamlı askeri operasyonlar yapılmasını, desteğinin kesilmesini gerektirmektedir. Orada ise bilindiği gibi, birinci Körfez harbinden beri bir ABD koruması, işgal sonrasında da Barzani ve Talabani temelinde başlatılarak iç yasal zemine oturtulmuş bir Kürt oluşumu bulunmaktadır.

 

Nitekim zamanın ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Mart 2008’de görülmedik şekilde Erbil’e yaptığı ziyarette “çekiç güç” sürecini “olağanüstü bir misyon” olarak değerlendirmiştir. “ABD ile Irak Kürdistan”ı arasındaki çok özel dostluğun bu sayede kurulduğunu” övünç olarak belirtmiştir. Haklıdır.

 

Aslında ABD’nin, Kuzey Irak’ta bir Kürt varlığının yaratılması siyaseti, o zamana ait bahane ile ve Türkiye’nin arkasından çok gizli olarak ve de İsrail merkezli- Şah bağlantılı olarak 1972 yılında başlamıştır. Bunu bize “tasnif dışı” bırakılan çok gizli resmi ABD belgeleri göstermektedir. (28 Temmuz 1972 /72011 sayılı muhtıra ve 31 Temmuz 1972/MORIDocID1112736 sayılı belgeler). Sonra da Kıbrıs bahanesi altında Türkiye “70 cente” muhtaç ülke olmuştur.

 

ABD, Kuzey Irak’taki Kürt oluşumunu da kullanmak suretiyle, bölgenin ve Irak’ın “istikrarı” adına, günümüze kadar, Türkiye’nin oraya askeri müdahalesinin önünü kapatmıştır. Türk idaresini sorunun iç bünyemizde, Türkiye’de ve siyasi uzlaşı ile çözümüne yönlendirmiştir.  Barzani yönetimi de bize yardımcılığa “razı” olmuştur. Bununla beraber PKK’yı, ancak siyasal bir çözümü kabul etmediği takdirde terörist sayacağını da söylemiştir. Böylece konuya Türk temel bakışları itibariyle yepyeni bir dönem açılmıştır.

 

Açılış aynen devam etmiştir. Kasım 2007’de de tabutun çivisi çakılmıştır. Türkiye oradaki yapılanma bakımından hayat damarı olurken, son zamanlarda üstelik bir de bunun koruyucu melekliği konuşulur olmuştur. Kuzey Irak Kürt yönetiminin hudutları kapatmak suretiyle hizaya sokulması artık çoktan geride kalmıştır. Şubat 2008 kara harekâtımızın akıbetini ve Türkiye’nin Kuzey Irak ile günümüze gelen ilişkilerinin mahiyetini buralarda aramak gerekmektedir. Irak hava sahasındaki uçuşlarımıza ABD tarafından izin verilmesini ve istihbarat desteğini bu açılardan değerlendirmek lazımdır. Demek ki Türkiye, stratejik derinlik kapsamında, komşularla sıfır sorunu aşamasını geride bırakarak, maksimum ilişkiler aşamasına geçişin bir boyutunu da halen burada yaşamaktadır.

 

Hatırlamamız gerekir. Söz konusu ABD tutumları da yeni değildir. 1998 sonbaharında Türkiye’nin Suriye ile olan PKK bunalımı sırasında, gerek bu ülke gerek İsrail PKK sorununu “Türkiye’nin iç sorunu” saydıkları belirtmişlerdir. Başkan Clinton Sayın Demirel’e mektup yazarak Suriye ile olan bunalımın tırmandırılmamasını, diplomatik çözüme yönelmesini, aksi halde destekleyemeyeceğini, sanki sorulmuş gibi söylemiştir. Aynı sıralar ABD ise Afganistan’da, Sudan’da ve Irak’ta teröre karşı askeri vuruşlar yapmaktadır. Suriye’yi, İsrail ile kesilen görüşmelerin yeniden başlaması için zorlamaktadır. Nitekim Suriye durumu değerlendirmiş, İsrail-Suriye Shepherdstown barış görüşmelerinin önü açılmıştır.

 

ABD, Balkanlardaki hava harekâtı, Afganistan ve Irak harpleri için Türk hava sahasını kullanmıştır. Binlerce mil öteden gelerek terörle mücadele adına Afganistan’ı, Irak’ı işgal etmiştir. Irak harekâtının lojistik desteği büyük ölçüde Türk hudut kapılarından geçmektedir. Irak ile, Kasım 2007 Washington ilke mutabakatına dayanarak Kasım 2008’de yapmış bulunduğu “stratejik antlaşmanın” nasıl işleyeceği ise belli değildir. Bölgenin tepesinde sallanmaktadır.

 

Devletler de insanlar gibi hak ettiklerini bulurlar. Yine devletler öncelikle kendi çıkarlarına bakarlar. Bu itibarla, Türkiye’ye beklediği gibi muamele etmemiş olmasından dolayı ABD’yi kınamak sanırım gerçekçi olmayacaktır.

 

Diğer yandan, Türkiye bu konuma ABD’deki eski idare zamanında itilmiştir. Türkiye bunu tevekkülle göğüslemiş, istenilen formata girmiştir. Ancak Obama idaresi ise, Başkan Yardımcısı Biden’i ilk altı ayında dört defa Avrupa’ya göndermek suretiyle yeni ve yapıcı arayışlara girmiştir. O turun en önemli bacağı olan Münih’e iyi bakmak lazımdır. Yine Başkan Obama, bu zemin üstünden ilk altı ayında Avrupa’ya üç seyahat yapmıştır. Bunun da en önemli bacakları Moskova ve Ankara’dır. “Ağır halter” alanı olarak buralar değerlendirilmiştir. Moskova ile “sıfırdan” başlatan bir süreç aranmıştır. İran diplomasisi herhalde havayı iyi değerlendirmiş olacaklar ki, yeni idare ile beraber yeni bir başlangıç, eskinin tamiri konumuyla ortaya çıkmıştır.

 

Bizim taraf ise Bayan Clinton’un yoklamaları sonucunda “hafif halter” alanı olmaya rıza göstermiş ve böylece iki ülke Obama ziyareti ile aynen bırakılan yolda devam edilmekte bütünleşmiştir. Bırakılan yola; 5 Mayıs 2003 tarihinde Wolfowitz’in Çandar ve Birand’ı Washington’a davetle verdiği o saldırgan mülakat, zamanın ABD Büyükelçisi Pearson‘ın Haziran ayında “sıfırdan başlamamız gerektiğine, geçmişin mazide kaldığına” (müttefiklikten, ortaklıktan bahsediyor) dair beyanatlar ve 4 Temmuz çuval olayıyla girilmişti.

 

Türkiye kurda kuşa yem olacak bir ülke değildir. İçeride yeni yeni gedikler açan bu yoldan çıkıp asıl hedefe yönelmesi, yani PKK’nın nerede ise bulunup yok edilmesini sağlamak üzere askerinin önünü tıkayan gediklerin kapatılması gerekmektedir.

 

Bu yapılmadığı takdirde uzun vadede, bugün için kendi özelindeki durumları ileri götürmek uğruna birbirinden beslenen ABD ve Türkiye odakları bir noktadan sonra mutlaka/kaçınılmaz olarak karşı karşıya geleceklerdir. O zaman da maazallah çok daha büyük sorunlar ve hatta Türkiye bakımından beka sorunu ortaya çıkacaktır.