Yer ve zaman değişmekle birlikte o fotoğrafı hepimiz gördük. Belediyenin kurduğu bir baraka ve domates, soğan vb. almak için saatlerce bekleyen insanlar…

 

Neoliberal iktisat politikalarının artık Türkiye’yi taşımadığını ve bu sistemin çökmeye başladığını daha önceki analizlerimizde de defalarca dile getirdik. “Devlet ticaret yapmaz” lobisi bir anda gerçekle yüz yüze geldi ve devleti sebze-meyve işinde buluverdik.

 

Türkiye bu noktaya gelmeyebilirdi. Vatandaş o sıralarda beklemeden, ucuz ve kaliteli ürünle ihtiyacını giderebilirdi ancak uygulanan neoliberal iktisat politikaları maalesef ülkemizi bir dar boğaza soktu ve bu sonuçla karşı karşıya kaldık.  Bu iktidarın, devleti ekonominin içine sokmak zorunda kalması basit bir gelişme değildir.

 

Bakın dönemin Maliye Bakanı, merhum Kemal Unakıtan özelleştirmelerle ilgili ne diyordu;

 

“Ne banka bırakacağız, ne fabrika, ne işletme. Liman da bırakmayacağız. Hepsini satacağız. Neymiş? Yabancıya satmayalım, yerliye satalımmış. Kimmiş yerli? Parayı veren düdüğü çalar. Tüpraş’ı Ruslara satar mısın diyorlar. Satarım arkadaş. Stratejik yer imiş. Ne stratejisi? Önemli olan müşteri bulmak. Müşteri gece gelsin, pijamayla çıkarım karşılarına. Seviyorum bu işleri arkadaş”

 

İşte bu anlayışın ve bu yaklaşımın sonunda ülkemiz, tarımdan sanayiye kadar her alanda bir çıkmaza girmiş durumda ve bu çıkmaz sokaktan nasıl geri dönüleceği gerçeği ile de yüz yüze kalmış bulunuyoruz.

 

Patates, soğan için sırada bekleyen insanlarımızın fotoğrafı göstermiştir ki neoliberal iktisat politikaları Türkiye gibi bir ülkede ancak problem üretir. Neoliberalizm bir ülke tarımının fındık politikalarını İtalyanların, şeker politikalarını ABDlilerin belirlediği sistemin ta kendisidir ve buradan bir kalkınma hikayesi çıkması imkansızdır.

 

Evet bu fotoğraf bir çöküşün fotoğrafıdır; ancak aynı zamanda ülkemizde küresel sermayenin dayatmalarının bitişini ve üretim ekonomisinin yükselişini de müjdelemektedir. Bizim şartlarımızı taşıyan bir ülke için devletin ekonomik sistemin içerisinde olmasından başka bir kalkınma yolu olamaz. Aksi halde nasıl sömürülüp, gerilediğimiz artık gözler önündedir ve bu açıdan bakıldığında bu fotoğraf yeni bir düzenin de müjdeleyecisidir.

 

Türk çiftçisi ve Türk sanayicisi çok uluslu şirketler için çalışıp, emeğini küresel lobiler için yok pahasına harcamak zorunda değildir.  Karma ekonomi politikaları uygulamalı ve bu kuşatmayı aşmalıyız. İşte bu fotoğraf bu mecburiyetin fotoğrafıdır.

 

Her şeyi yeni baştan ele alıp, öğretilmiş çaresizliği aşarak üreten bir iktisadi sistemi hayata geçirebilir ve bu hengamenin içinden yeni bir hikaye çıkarabiliriz. Türkiye gibi köklü bir gelenek ve güçlü bir ülke için hiçbir zaman “geç” diye bir şey yoktur. Hem topraklarımız hem insanımız hem tarihimiz hem iş gücümüz bu hikayeyi yazmak için elverişlidir. Yeter ki Türkiye’nin yeni hikayesi, doğru eller tarafından; doğru teknikle, doğru kalemle ve doğru deftere yazılabilsin.