Birleşik Krallık halkı, 23 Haziran 2013'teki referandumda yüzde 52 oyla Avrupa Birliği'nden ayrılma kararı almıştır. Bu kararda siyasi ve ekonomik sebeplerin yanında, yükselen milliyetçilik ve Avrupa şüpheciliğinin de büyük payı olmuştur. Sonuçlar, popülizm ve korumacılığın güç gösterisi yaptığı Brexit sürecinde, Britanya kamuoyu ve siyasi elitleri arasındaki ayrışmayı da gün yüzüne çıkarmıştır. Birleşik Krallık’taki Avrupa şüpheciliğinin yeni bir fenomen olmadığı bilinmelidir. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri duygusal veya değerlere dayanan bir birliktelikten ziyade, daima faydacılığa dayanmıştır. İngiliz liderlerin Avrupa'ya doğru adım atarken daima tedbirli davranmaları bunun göstergesidir. 19. yüzyıldan önce, Britanya Avrupa'daki problemlerden olabildiğince uzak kalmayı tercih etmiş, İngiliz elitler ülkelerini Avrupa'yla bağları bulunmayan bir ada olarak görmüşlerdir. Örneğin, Başbakan Lord Salisbury ülkesinin “denizdeki bir balık” olduğunu iddia etmiştir. Ancak 2. Dünya Savaşı’nda durum biraz değişmiş, İngilizler Avrupa ile daha çok yakınlaşmaya başlamıştır.

 

1945’teki seçim yenilgisinden sonra Winston Churchill, Alman-Fransız uzlaşmasını desteklemiş ve 'Birleşik Avrupa' fikrini bir dış politika hedefi olarak görmüştür. 1946'da Zürih'te yaptığı meşhur konuşması; 1951'de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun, 1957'de de Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurulmasına yol açmıştır. Churchill, Zürih'te yaptığı konuşmada Alman – Fransız yakınlaşmasına işaret etmiş, 'Avrupa Birleşik Devletleri' fikrini ortaya atmıştır.  Fakat Churchill, buna rağmen ülkesinin böyle bir topluluktan uzak kalması gerektiğini belirtmiştir.

 

 Avrupa'nın ekonomik kalkınmasından çok etkilenen İngiliz Başbakan Harold Macmillan, 1961'de ülkesinin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na katılım başvurusu yapacağını duyurmuştur. Ancak Fransa, Birleşik Krallık'ın bu başvurusunu veto etmiş, çünkü İngiliz-Amerikan ilişkilerini göz önüne alarak Birleşik Krallık'ın üyeliğinin kıtada Amerikan hakimiyetine yol açacağını düşünmüştür. Birleşik Krallık o zamanlar bir Avrupa ülkesi olarak değil, Atlantik ülkesi olarak algılanmaktaydı ve 2.Dünya Savaşı'ndan sonra eski gücüne sahip değildi. 1963'te de Gaulle, Birleşik Krallık'ın üyelik başvurusunu tekrar veto ederek “İngiltere artık pek de ahım şahım değil (l'Angleterre, ce n'est plus grand chose)” anlamına gelebilecek sözleri söylemiştir.  Fransa o yıllarda “görkemli otuz yılını (les trente glorieuses)” yaşamış ve İngiltere'yi küçümsemiştir.  1967'de İngilizlerin üçüncü başvurusu da de Gaulle tarafından veto edilmiştir. İngilizler Avrupa Ekonomik Topluluğu'na ancak de Gaulle'ün istifasının ardından, 1973'te katılabilmiştir.

 

Birleşik Krallık'ın AB ile ilişkileri daima zorlu olmuştur. Bazılarına göre Birleşik Krallık'ın üyeliği AB bütünleşme sürecine balta indirmiş, birlik içerisinde çok vitesli entegrasyon süreci başlatmıştır. Bu sebeple Birleşik Krallık, AB için daima uyumsuz bir partner olarak görülmüştür. Margaret Thatcher'ın Maastricht Antlaşması'nın onaylanmasına karşı olması Britanya'nın bu imajını pekiştirmiştir. Thatcher'ın Maastricht Antlaşması'na yönelik 1992'deki itirazı, Britanya'nın anayasal özgürlüğünü, demokratik kurumlarını ve parlamentosunu korumayı amaçlamıştır. Stephen George'a göre Thatcher ve ardıllarının bu yaklaşımı geleneksel bir şekilde milliyetçi ve şiddetli şekilde globalisttir.   Çünkü Maastricht Antlaşması'nın birliği içe dönük ve bölgesel hale getirebileceği düşünülmüştür. Thatcher'dan sonra göreve gelen John Major ve ardılı Tony Blair, AB genişlemesini en ateşli şekilde savunanlardandır. Blair ve Major'a göre eğer kendi bağımsızlıklarını savunan yeni üyeler AB'ye katılırsa, daha federal ama daha az bütünleşmiş bir yapı oluşturmak mümkün olabilirdi. Ancak onlar da 'Avrupa bütünleşmesi' fikrine karşıydılar. Blair ve Major göreve gelmeden çok daha önce, İşçi Partili Harold Wilson ülkesindeki Avrupa şüphecileriyle mücadele etmek durumunda kalmıştır. Wilson da tıpkı David Cameron'ın yaptığı gibi Avrupa ile müzakerelerde bulunup, sonuçlara göre ilişkilerin devam edip etmeyeceğini referandumla halka sormak durumunda kalmıştır. Tüm bunlar Avrupa şüpheciliğinin Britanya'da daima önemli bir mesele olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Popülist sağ partiler Avrupa'da endişelere yol açmaktayken, Birleşik Krallık'ın da bu trende karşı bağışıklığı olmadığı aşikardır. Örneğin; İtalya ve Fransa'daki popülist partiler o kadar güçlenmektedir ki ülkelerindeki ana akım partilerin varlığını tehdit etmeyi bile başarmaktadır. Bu ülkelerde bir siyasi partinin ortalama yaşı kırk – kırk beş yıldır.  Hatta Popülist partilerin yükselişi ana akım partileri baraj altına itip, merkez siyasetin çökmesine yol açabilir. Bu Birleşik Krallık'ta tam olarak böyle olmasa da, Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP)'nin Muhafazakar Parti başta olmak üzere ana akım partiler için büyük bir tehdit olduğu söylenebilir. UKIP'in 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettiği başarı, Muhafazakarların üzerinde büyük bir baskı yaratmıştır. UKIP, bu seçimlerde oyların yüzde 27,5'ini alarak birinci parti olmuştur. Eğer UKIP 2015'teki genel seçimlerde de aynı başarıyı yakalasaydı, Muhafazakarları hükümetteki pozisyonlarından edebilirdi. Çünkü UKIP'in milliyetçi, kültürel anlamda muhafazakar ve otoriteryen politikaları, diğer kesimlere nazaran Muhafazakar seçmenin aklını çelmeye daha yakındır.

 

Metapolls, Birleşik Krallık 2014 AP Seçimleri, http://metapolls.net/2014/05/united-kingdom-european-parliament-election-2014-final-results/, (27 Mayıs 2014). 

 

UKIP'in siyasetteki en büyük amacı isminden de anlaşılabileceği gibi Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması fikridir. UKIP, ayrıca ülkedeki diğer tüm sorunların da Brexit ile çözülebileceğini iddia etmiştir  UKIP bu politikalarıyla Muhafazakar Parti'nin üzerinde baskı yapıp, onları referandum için ikna etmeyi başarmıştır. UKIP'in efsanevi lideri Nigel Farage da referandum dönemi boyunca ayrılıkçı kanada yönelik iyi bir kampanya sürdürmüştür. Ayrılıkçıların Brexit'i savunurken kullandıkları temel sebepler genellikle siyasi ve ekonomiktir.

 

Ekonomik Sebepler

 

2008'deki mali krizin ardından Birleşik Krallık'taki Avrupa şüphecileri, AB'nin ekonomik olarak çürüdüğünü iddia etmeye başlamışlardır. Birleşik Krallık ekonomisi ise 2008'de Avrupa ülkelerine nazaran çok iyi bir performans göstermiştir. Güney Avrupa'da bazı ülkeler yüzde 20 işsizlik oranı ile boğuşurken, Birleşik Krallık'ta tüm zamanların en düşük işsizlik oranına şahit olunmuştur. Böylece Birleşik Krallık ekonomisinin Avrupa'daki krizden etkilenmediği düşünülmüştür. Ancak tüm istatistiklere rağmen, Birleşik Krallık ekonomisindeki büyüme halka yansımamıştır. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ve fakirlik, Birleşik Krallık'taki AB karşıtlarının ellerine iyi argümanlar vermiştir. AB karşıtları, Birleşik Krallık'ın AB'ye olması gerektiğinden fazla para ödediğini iddia etmişlerdir. Eğer Birleşik Krallık AB'den ayrılırsa, Britanya'nın parasının Britanya'da kalacağı, ülkedeki orta gelirli insanlar için daha fazla fırsat yaratılacağı ve kamusal hizmetlere daha çok para ayrılacağı iddia edilmiştir. Ayrıca Birleşik Krallık'ın AB'den bağımsız olarak tüm dünyayla serbest ticaret anlaşmaları yapacağı ve her şeye müdahil olan Brüksel'in yerine kendi piyasasını kendi düzenleyeceği öne sürülmüştür. Ayrılıkçılar için AB ortak piyasası serbest olmaktan uzaktır. Çünkü Britanya'da pahalılığa yol açmakta ve tüketicilerin ürünlere gereğinden fazla ödeme yapmalarına sebep olmaktadır. Böylece İngiliz ekonomisinin Brexit ile özgür kılınacağı düşünülmüştür.

 

Siyasi Sebepler  

 

Brexit'e giden yolda, tarihsel yaklaşımlar ve ekonomik sebeplerin yanısıra siyasi sebepler de büyük rol sahibi olmuştur.  Siyasi sebeplerin arasında ise yükselen milliyetçiliğin önemli bir yeri vardır. Dünyanın pek çok yerindeki milliyetçiler; AB, IMF ve NATO gibi kuruluşların ulus-devletlerin yetkilerini kısıtlamalarına rağmen başarısız olduklarını savunmuşlardır. Britanya'da ise çözüm olarak Brexit ön planda tutulmuştur. Suriye İç Savaşı'ndan kaynaklanan göç krizinin de yükselen milliyetçiliği ve AB şüpheciliğini körüklediği unutulmamalıdır. Birleşik Krallık'taki AB karşıtları, AB'den ayrılmanın Britanya 'sınırlarının kontrolünü AB'den geri almak' için Brexit'i savunmuş, bu sebeple kontrolsüz göçün durdurulabileceğini düşünmüşlerdir.

 

Değerlendirme

 

 Birleşik Krallık, AB ile gerçekleştirdiği Brexit görüşmelerinin ilk aşamasını tamamlamış, ticari ve karşılıklı ilişkilerin konuşulacağı ikinci aşamasına hazırlanmaktadır. İlk aşamada anlaşıldığı üzere İrlanda'daki iki ülke arasında bir fiziksel sınır olmayacak, Britanya Brexit'ten sonraki iki yıl boyunca geçiş süreci yaşayacak ve adadaki AB vatandaşlarının hakları korunacaktır. Taraflar arasındaki görüşmelerin ikinci aşamasının, ilk aşamadan daha zor geçeceği tahmin edilmektedir. Bu karmaşa haline yol açan referandum sonuçlarında önemli bir pay sahibi olan yükselen milliyetçilik ve Avrupa şüpheciliği pek çok kişi tarafından yeni bir trend gibi görülse de Birleşik Krallık için çok eskilere dayanan tarihsel bir boyuta sahiptir. Yani referandum sonuçları denizin diğer tarafındakiler için irrasyonel bir karar gibi algılanabilir, ancak Britanya halkı için geçmişteki gücünü geri kazanma içgüdüsüyle şekillenmiştir.