Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Londra’da verdiği bir beyanatta, Suriye’de Humus ile, sahil şeridinde Baniyas- Lübnan arasında yer alan bölgede olan çatışmalar hakkında, varoşlara kadar inecek şekilde tespitlerde bulunmakta ve, kısmen “mezhepsel” ve kısmen de mahiyeti anlaşılmayan bir “etnik” açıdan yaklaşarak derin “stratejik sonuçlara” ulaştığı görülmekte; böylece Suriye’deki rejimin, ülkenin tümünü artık kontrol altında tutamayacaksa o takdirde belli bir bölgeyi “etnik” temizliğe tâbi tutmak suretiyle orada hüküm sürme stratejisine yönelmekte olduğunu ileri sürmektedir. Bakan Davutoğlu yine aynı beyanatında tüm bu görüşlerini o sıralar Moskova’ya gidecek olan ABD’li mevkidaşı John Kerry’e telefon diplomasisi yoluyla aktardığını da belirtmektedir.

 

Bu belirlemelerin J. Kerry üzerinde nasıl bir etki yaptığı ve Amerika’nın bölge çapındaki İsrail’in güvenliği merkezli stratejileri karşısında nasıl değerlendirildiği hususunda bir bilgi edinilememiştir. Ancak aslında bölgede seri halinde yaşanan gelişmelere, ve o kapsamda İran, Irak, Türkiye’nin terör sorununun çözümüne dair öngörülen modalitelere, Kürtler konusuna yaklaşımlarına ve nihayet Türkiye’nin, 2004 yılından itibaren Suriye’yi İran ekseninden çalmak suretiyle sonuçta daha ziyade İsrail’in güvenliğine hizmet edecek olan çabalara ve sonuçta Türkiye’nin Suriye’ye karşı askeri önlem almasına karşı olan Amerikan tutumlarına bakıldığında buna gerek de olmadığı esasen açıkça görülmektedir. Diğer yandan, Türkiye’nin Suriye’ye karşı öngördüğü askeri eylemlerin rasyoneli, bunun milletlerarası alandaki meşruiyeti ve yankıları ise ayrıca tartışılabilecek bir konudur.

 

J. Kerry’nin, Moskova görüşmeleri sırasında, İran, Afganistan, Kuzey Kore ve terör karşısında işbirliği konuları yanında, Rus muhataplarıyla Suriye’deki sorunun çözümüne yönelik olarak işbirliği imkânlarını da araştırdığı ve hatta sonuçta bu konuda ileri bir adım da atıldığı görülmüştür. Ancak, J. Kerry’nin bu gelişmeden sadece birkaç gün sonra, Bakanlığının (Google +) uygulaması çerçevesinde Suriye konusunda yaptığı beyanatın, Moskova’da mevkidaşı Lavrov ile vardığı mutabakatla bağdaşmadığı görülmüştür. Şöyle ki;

 

J. Kerry, Moskova’da Suriye konusunda varılan mutabakat konusunda 7 Mayıs’ta yer alan Ortak Basın toplantısı sırasında verdiği beyanatta, özetle; akan kanın sonlandırılması için Cenevre Resmi Bildirisi’nin (30 Ağustos 2012) önemli bir yol olduğunu ve o bildirinin kağıt üstünde kalmaması, unutulmuş bir diplomatik bildiri olmaması ve bildirinin Suriye halkını yeni bir Suriye’ye götürecek bir yol haritası olması üzerinde mutabık kaldıklarını, nitekim Suriye Hükümetinin ve muhalif grupların niyet beyanlarının da siyasi bir çözüm bulunması yolundaki irade beyanlarının da mutabakata varılmasında önemli katkısı olduğunu, kaldı ki muhalefetin son İstanbul toplantısında da Cenevre bildirisine olumlu yönde gönderme bulunduğunu ifade etmiştir. Buralardan hareketle de Bakan Lavrov ile beraber, en kısa zamanda, Cenevre’de aktedilmiş olan Milletlerarası Konferansın bir devamı olarak yine Cenevre’de bir konferans toplayacaklarını izahla, bu konferansın özgün konusunun Hükümet ve muhalefet temsilcilerinin Cenevre Bildirisi’nin tam olarak nasıl uygulanabileceğinin belirlenmesi olacağını, nitekim Cenevre bildirisine göre Geçici Hükümetin, Suriye Hükümeti ile muhalefetin ortak muvafakati sonucunda oluşacağını belirtmiştir.

 

Bu izahat üzerine Reuters Muhabiri, Başkan Beşar Esad’ın çekilmesi konusunda bunca Amerikan beyanları bulunduğu bir yerde adı geçenin böyle bir süreç içinde yer alıp almayacağını sormuştur. J. Kerry cevaben şu açıklamayı yapmıştır: Şimdiye kadar ABD ile Rusya’nın bu konudaki işbirliği hususunda tereddütler bulunmaktaydı. Ancak bir fert olarak ben, bildiğimiz suçları işlemiş bir adamın gelecekte Suriye’yi idare etmesini anlamam mümkün olmamakla beraber bizim şimdi burada, Cenevre bildirisinin uygulanması hususunda, bir bildiri üzerindeki anlayışlarımızın ahenkleştirilmesi ve anlayış mutabakatları sağlanması bakımlarından işbirliği içinde bulunuyor olmamız son derecede anlamlıdır, önemlidir. Çünkü Cenevre bildirisi, geçici hükümetin tarafların karşılıklı rızası ile seçileceğini söylemektedir. Peki taraflar kimdir? Taraflar bugünkü Suriye rejimi ile muhalefettir. Böylece geçici hükümet bu iki tarafın karşılıklı rızaları ile onları temsil edecek kişilerden oluşacaktır…

 

J.Kerry, 2 gün sonra Vaşington’da 10 Mayıs’ta “Google+” programına çıktığında ise özetle, siyasi karalılık varsa ve eğer ilgililer makul seviyelerde uzlaşmaya hazır olurlarsa Suriye’deki soruna bir çözüm getirilebileceğini, aksi halde şiddetin ve tam bir dağılmanın kaçınılmaz olacağını söylemektedir. Bakan J. Kerry ayrıca, Suriye’deki çatışmaların ana kaynağında Esad rejiminin tercihleri olduğunda hiçbir tereddüdü bulunmadığının altını çizmiş, müzakere masasına gelenler şayet –içinde Esad olmayan- bir geçici hükümet sahibi olacaklarsa ve Suriye halkı önüne bir lider adayı çıkaracaklarsa o takdirde harbin ve parçalanmanın önleneceğini, soruna çözüm bulunacağını belirtmiştir. Neden olarak da, Cenevre Bildirisi’nde geçici hükümetin karşılıklı mutabakatla kurulmasının öngörüldüğünü ve muhalefetin de Esad’a kesinlikle olur vermeyeceğini göstermiştir.

 

Demek ki J.Kerry, Vaşington’un “Esat gitmelidir” şeklindeki aleni tutumuna rağmen Moskova’da Esad konusunda herhangi bir çekince getirmezken, bilakis tarafları uzlaşmaya yönlendirdikleri intibaı yaratırken ve demokratik bir havada, geçici hükümete kimi seçip kimi seçmeyecekleri Suriyelilerin takdirindedir derken bu defa Vaşington’da başka havadadır. Aslında J.Kerry’nin bu tutumu bizatihi Cenevre Bildirisi’ne aykırıdır ve Suriye’nin yıkımı ve parçalanması tehdidi içermektedir. Elbette ki, bu farklılıklar devlet içindeki dağınıklığa hamledilemeyecektir; aşağıda değineceğimiz daha derin nedeni olduğu sanılmaktadır.

 

Bu arada Rus tarafının basın yoluyla yoklanması da sürdürülmektedir. Lavrov’un bu arada yapılan bir basın toplantısında Şahısların akıbeti ile değil Suriye halkının kaderiyle ilgiliyiz” şeklindeki ifadeleri, Moskova’nın Esad’ın kaydırılması konusunda müsait bir hava olduğu şeklinde yorumlanmaya çalışılmaktadır. Fakat aslında Lavrov Putin benzeri şeyler söylemektedir. Nitekim Putin kısa bir süre önce Almanya’ya yaptığı iş gezisi münasebetiyle ARD TV.ye verdiği mülakatta Esad’ın görevinden ayrılması gerektiğini düşünmediklerini, tarafların biran önce müzakere masasına oturup soykırıma ve yıkıma son vermeleri gerektiğini söylemiş Suriye’de çatışan tüm tarafları şiddeti durdurmaya,silah sevkiyatına son vermeye ve ateşkes’e davet etmiştir. Putin ayrıca, Rusya’nın Suriye’ye silah sevkiyatı yapmasının uluslararası hukuk açısından herhangi bir sorun oluşturmadığını ve mevcut yasal hükümete silah arzını yasaklayan bir durum bulunmadığını kaydetmiştir. Rusya halen, İsrail’in hava saldırısı ertesinde Suriye’ye füze savunma sistemi gönderme yolundadır.

 

Bugün Suriye’deki Sünni katliamlarından ve bunun yansımalarından bahseden Davutoğlu’nu, “2004-7 arasında Telafer’de Amerikan birlikleri ile peşmerge tarafından müştereken ve münferiden ve de üst üste dört defa yapılan katliamlar ve bunların “stratejik derinliği” hakkında ne o zaman ne şimdilerde bırakın kulis ve kampanyayı işitmiş dahi değiliz. Oysa kendisinin önem verdiği anlaşılan mezhepsel aidiyetler itibariyle oraların demografik yapısı da %75 Sünnidir ve hemen tamamı etnik köken olarak Türkmen idi. Musul’a 60,Türkiye’ye 85 ve Suriye’ye de 70 km. olan, coğrafik konumu itibariyle adeta Irak’taki Kürt yapı ile Suriye’deki Kürt yapı arasında kütük-yaran kama gibi bir konumda idi. Zaten bu konumu nedeniyledir ki yapılan söz konusu katliamlara uğramıştır. Zaten o zamanlardan beridir ki, Kuzey Irak’taki Kürt yapılanması kesif bir şekilde Suriye’deki Kürt varlığı ile maddi manevi ilgilenmektedir. Bağdat yönetimi ile göz göze gelmektedir. Son gelişmeleri ve girişimleri biliyoruz.

 

Bugün artık Kuzey Irak’taki Kürt varlığının önü, Suriye’de olanlarla denize, Lazkiye’ye doğru açılmış durumdadır. Amerikan-İsrail stratejileri “rahat ve ağır adımlarla” hedefe doğru ilerlemektedir. Artık sadece bu oyunun biraz daha devamı ve PKK’nın statüsünün/Türkiye’nin başına bela edilen “Kürt sorununun” tecellisi beklenmektedir. Zaman ve onunla beraber program işlemektedir. Durum böyle devam ettiği takdirde, Türkiye’nin değil geneldeki ve özeldeki Kürt beklentileri “stratejik derinlik” kazanacak; hudutların değişmesi gündeme gelecek, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinden olan selvi gibi ümitleri, Lazkiye yolunun açılması ile birer iğdeye dönecektir. Yine böyle devam ettiği, bölge siyasetlerine yeni ve derin bir ayarla dur denilmediği takdirde, milletlerarası siyasal koşullar Türkiye’nin gelişmelere müdahale etme imkânını da giderek azalacaktır; bizlere emanet edilmiş Türkiye’mize geri dönüş, en iyimser değerlendirmelerle telafi edilemeyecek zararlara mal olacaktır.

 

Parlamentomuzda ve o kapsamda AKP içinde de, diplomasi alanında çok değerli ve deneyimli kimseler olduğu bilinmektedir. Durumun Sayın Davutoğlu’nu çoktan aştığı artık açıkça görülmektedir. Zararın neresinden dönersek bunu kâr saymanın zamanı gelmiştir.