Ülkemiz yine yangın yerine dönen bir görüntü arz ediyor. Bir taraftan ülke sınırları dışında PKK ve IŞID (DEAŞ) hedeflerine askeri hava harekâtı icra ederken, ülke içinde, yine hem PKK ve hem de IŞİD yandaşı ve üyesi olduğu belirlenen hedeflere karşı bir seri tutuklama operasyonları sergilenmektedir. Bu durumun oluşmasında başlıca iki neden olduğu bilinmektedir. Bunların çifte kavrulmuş gibi aynı anda patlak verdiği düşünüldüğünde, hem iç politikada ve hem de dış politikada hükümetin ciddi zorluklarla karşılaştığı izlenimi ortaya çıkmaktadır. Nedir bu nedenler? Birincisi, Suriye siyaseti ile ilgili olarak IŞİD’e veya diğer bir tabirle DEAŞ’a karşı ülkemizin uyguladığı kısa öngörülü siyasetin geri tepmesinin getirisidir. Bir diğeri ise, büyük umut ve iddialarla açıklanan “Kürt açılım sürecinin” tıkanması ve başarı şansının artık son derece düşük hale gelmesinin ortaya çıkardığı çatışma ortamının tekrar hortlamasıdır.

 

Akla şu soru gelmektedir; acaba bu sorunlar birbirini tetikler şekilde bir anda Suruç’taki canlı bomba saldırısından sonra mı ortaya çıkmıştır? Bu sorunun cevabı birçoğumuzun kolaylıkla vereceği “tabii ki hayır” da gizlidir.

 

Konuyu iç politikadan başlayarak analiz etmeye çalışırsak şu şekilde bir değerlendirme yapabiliriz. Seçimler sırasında en başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan AKP adına Kürt oylarını alabilmek için açılım sürecine kendilerinin sahip çıktığını, HDP’nin ve Kandil’in bunu baltalamaya çalıştığını yüksek perdeden iddia ederek bir hizipleşme ortamı yaratmıştır. Ancak, seçimlerin sonunda bir kısım kesimin kendisine inanmadığı HDP’e verilen oylarla ifade edilmiştir. AKP’e karşı bir taraftan CHP, MHP’li seçmenlerin, diğer taraftan da HDP’i destekleyen seçmenlerin ciddi güven eksikliği içinde olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Seçim sonrası ortaya çıkan süreçte ise, Koalisyon arayışları içinde hala bu güvenin sağlanamadığı yapılan koalisyon arayışlarının ağır aksak ilerlemesinden anlaşılmaktadır. MHP açılım sürecine açık bir şekilde karşı çıkarken, CHP destekleyebileceğini ancak, bu konuda hangi aşamada olduklarına dair en ufak bir bilgilerinin olmadığını ifade etmektedir. Bunun yanı sıra, HDP ise, Dolmabahçe Protokolü’ne uyulmadığını, varılan mutabakata hükümetin uymadığını söylerken, hükümet kanadı ise, bu protokolün gereği olan PKK ve ilgili mercilerce kayıtsız, şartsız silah bırakılması konusunda adım atılmadığından şikâyetçi olmaktadır. Anlaşıldığı kadarı ile hükümet, kendi içinde yalnız bir takım bürokratların ve üst düzey yöneticilerin bildiği strateji ve süreci uygulamaya çalıştıkları bir yol haritası uygulamak konusunda ısrarlıdır. Bunlardan başka kimse ne yapıldığını, ne yapılmaya çalışıldığını ve ne elde edilmeye çalışıldığını bilmemektedir. Böyle bir süreç, karşılıklı olarak görüşelim, bakalım ne istiyorlar, bırakalım istesinler, ona göre her adımı ayrı ayrı değerlendiririz gibi belirli esaslara bağlı olmayan bir politika uygulanmakta olduğu izlenimi vermektedir. Bu nedenle iktidarın muhalefete açık bir yol haritası çizmekten uzak bir tutum izlemesiyle bu güne kadar gelinmiştir. Zaten bütün bu “akil adamlar” heyetinin kurulması gibi girişimler ne yapılacağı veya nasıl yapılması gerektiği konusunun araştırılması ile ilgili açmazlardan kaynaklanan bir girişim olarak görülmektedir.

 

HDP açısından bakıldığında ise, Kürt açılımına verilen destek paralelinde seçimler sonucunda parti kimliği tescil edilen bir kişilik kazandıysa da hala Kandil’den bağımsız, ülkedeki seçmenlerinin temsilcisi olabilecek bir güç haline gelemediği liderlerinin verdikleri beyanatlarla açık bir şekilde kendi ağızlarından ifade edilmektedir. Bu husus özellikle Kobani hadisesinde ortaya çıkan kendi sınırları dışındaki Kürt unsurların koruyucusu rolünü üslenmeye çalışmasıyla açığa çıkmıştır. HDP bir Türkiye Cumhuriyeti Partisidir. Kendi seçmeni ve seçim bölgesi ile ilgili ülke içi hususlarla ilgilenmesi gerekirken, ülke sınırları dışındaki unsurların koruyuculuğuna soyunmuş ve ülkede bu konuda çatışma ortamı yaratacak söylemlerde bulunmaktan geri durmamıştır. Bu tutum ülke içinde açılım sorununun sanıldığı gibi karşı tarafların bir tanımlanmış ve belirli isteklerinin yerine getirilmesiyle çözülme imkânının olmadığı inancını doğurmuş ve pekiştirmiştir. Bu husus HDP’nin Kandil’den bağımsız hareket etmesinin mümkün olamayacağı, siyasi varlığının pamuk ipliğine bağlı olduğu konusunda bir güvensizlik ortamı oluşturmuştur. Özellikle, Suruç olaylarının hemen sonrasında PKK’nın üslendiği muhtelif terörist faaliyetlerin HDP iradesi dışındaki unsurların talimatıyla gerçekleşmesiyle kendisini teyit etmiştir. HDP Eş-başkanı Selahattin Demirtaş’ın “PKK silah bıraksın, barış ortamı oluşsun” şeklinde ifade ettiği temenniye Kandil’den gelen sert açıklamalar, siyasi kanadın herhangi bir gücünün olmadığını açık bir şekilde vurgulamaktadır. Bu demektir ki Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği gibi herkesin sınırlarını belirleyerek, tarif ettiği ve ortak mutabakat sağladığı “Kürt meselesi” diye bir mesele yoktur. Bu meselede Ankara’nın konuyu ele alış şekli ve belirlediği çerçeve farklıdır ve bunun ne olduğunu belki yalnız Cumhurbaşkanı ve Başbakan bilmektedir. Karşı tarafta da HDP’nin, Abdullah Öcalan’ın ve Kandil’deki zatların her birinin konuyu ele alışları, boyutlarını ve sınırlarını tarif ediş şekilleri farklı, farklı olarak gündemde yerini almaktadır. Birinin dediğini diğeri tepki ile ret etmektedir. Fikir birliği içinde olmayan muhtelif Kürt yapılarının yaklaşımları ve kendilerine göre talepleri vardır. Her kesim kendi belirlediği resme göre “Kürt açılımının” yürütülmesinde ısrar etmektedir. Özellikle Kandil, HDP’nin siyasi bir erk olarak söylemlerine karşı oldukça tepkili bir tavır sergilemektedir. Doğal olarak bu çok başlılık açılımın engellenmesinde en önemli unsur olarak iç siyaseti etkilemektedir. Özellikle, HDP’nin barışçıl söylemlerine rağmen, Suruç’un öcünü alıyoruz savı ile terörist eylemlere başlanması bu iç çatışmayı su yüzüne çıkartarak, bu günkü güvensizlik ortamının yaratılmasında önemli bir rol oynamıştır. Ancak, bunun öncesinde Suruç’taki hadise başka bir batı ülkesinde gerçekleşseydi muhtemelen en azından istihbarat örgütünün başı, İçişleri Bakanı istifa ederdi. Bu bir hükümet zafiyeti olarak tarihte yerini alacaktır.

 

İşin diğer boyutu ise, IŞİD ile olan mücadele konusunda hükümetin başından beri ortaya koyduğu politikanın geri teptiğidir. Bunun neden böyle olduğunu anlamak için, “IŞİD’ın varlığının Suriye’de ortaya çıkmasıyla birlikte Türkiye’nin yaklaşımı bu örgüte karşı nasıldı ve şimdi ne oldu da geri tepti?” sorusuna cevap aramak gerekmektedir. Bu sorunun cevabını verebilmek için 2010’dan sonra Irak’ta ve Suriye’deki gelişen duruma bir göz atmak yeterli olacaktır. Irak’ta Şii Maliki hükümeti ile birçok sorunla karşılaşmış bir Türkiye, bu sefer Suriye’de de kendisini Şii Esad hükümetinin yıkılması için var gücüyle çalışırken bulmuştur. Muhalif kanadın oluşturduğu Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) güçlü bir örgütlenme ile Esad’a karşı bir varlık gösterememesi, kendi içinde bölünmelere neden olmuştur. Bu parçalanmadan farklı bir muhalif kesim olarak İslami ağırlıklı yapılanmaların birlik sağlayarak çıkması ve Irak’ta ki yapılanmayla entegre olması IŞİD adı verilen Sünni kimlikli bir örgüt ile yeni bir boyut kazanmıştır. Örgütün niyeti ve amacı konusunda başlangıçta kimsenin derin bir bilgisi mevcut değildi. Bu bağlamda, Türkiye için yeterli güçle örgütlenemeyen ÖSO’na alternatif olarak, desteklenecek diğer bir muhalif gücün- Sünni IŞİD’in-desteklenmesi “reel politik” açısından son derece rasyonel bir davranış şekli olarak görülmüştür. Bu yaklaşımın arkasında yatan temel neden ise, Suriye kuzeyindeki Kürtlerin güçlenerek, Türkiye sınırının hemen altındaki belirli bölgeyi kontrol alına almasına mani olmaktı. Bu örnek, Irak’ta Türkiye’ye de-facto olarak kabul ettirilmiştir. Türkiye Suriye’de de bu şekilde bir oldu-bitti ye getirilmek istemiyordu. Bu nedenle, Suriye’de PYD ve onun silahlı gücü YPG’nin muhalif güçlerden farklı bir yapılanma ile krizde yer alması Türkiye’nin ulusal çıkarlarını derinden etkileyen bir çözüm tarzı olarak görülmüştür. Ankara başlangıçta bu gerekçe ile IŞİD’ı destekleyen bir görünüm ortaya çıkartmıştır. Ülkemiz IŞİD’ın her türlü lojistik desteğinin sağlandığı ana kaynak ve transfer yolu konumuna düşmüştür. Diğer taraftan, hem iç ve hem de dış medyada silah ve mühimmat desteğinin tarafımızdan sağlandığı, IŞİD’ın kaçak petrolünün Türkiye’ye pazarlandığı konusunda inandırıcı yayınlar ve iddialar gündeme getirilmektedir.  Ancak, IŞİD Irak ve Suriye’de kazandığı başarıların hemen sonrasında ortaya koyduğu zalim ve acımasız tavır dünyada büyük bir infiale sebep olmuştur. Bu durum karşısında tüm dünya örgütü terörist kabul ederek, ortadan kaldırılması için büyük bir çaba içine girmiştir. Türkiye bu çabanın ancak, kıyısında köşesinde kalabilmiş ve IŞİD ile işbirliği ve desteklediği için suçlanmıştır.

ABD Suriye’de stratejik önceliğini Esad’ın devrilmesi meselesinden, IŞİD’ın ortadan kaldırılmasına vermiş ve bu konuda ülkemizle işbirliği önerisinde bulunmuştur. Bu önerinin olumlu karşılık bulamaması üzerine ABD Suriye’de işbirliğine hazır PYD ve YPG ile koordineli harekât yapma kararı almıştır. Ankara’nın yüksek perdeden itirazlarına,  PYD’nin PKK ile aynı değerde ele alınması gerektiği konusundaki çıkışlarına rağmen, ABD, IŞİD’ın ortadan kaldırılması için her yolun mubah olduğunu ifade etmiştir. IŞİD tarafından ele geçirilen Kobani’ye karşı ABD hava destekli YPG kara harekâtı sırasında Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan Kürtler tarafından ortaya konulan gösteriler ülkenin iç siyasette büyük zorluklara gebe olduğuna dair işaretleri vermesi açısından önem arz etmektedir. Bu süreç ile ortaya çıkan gerginlik nihayet Suruç’ta IŞİD tarafından gerçekleştirildiği ifade edilen katliam ile doruk noktasına varmış ve bu günlere gelinmiştir. IŞİD ile patlayan çatışma ortamı yine Suruç hadisesi ile kesinlik kazanmış ve sınırdan geçmek isteyen IŞİD elemanlarının bir astsubayı şehit etmesi ile geri dönülmez bir noktaya taşınmıştır.

 

            IŞİD Meselesinin Çözümü

Son günlerde gazetelerde “İstanbul’da ki IŞİD temsilcisi ve üyesi olduğu belirlenen şu kadar şahıs tutuklandı” şeklinde manşetler atılmaya başlamıştır. Hükümetin Suriye meselesinde Şii Esad ve PYD, YPG unsurlarına dengeleyici bir örgüt olarak desteklediği zayıf öngörülü siyasetin pek uzun vadeli olmadığı anlaşılmaktadır. Aslında Suruç hadisesi olmasaydı muhtemelen mevcut hükümet uygulamakta olduğu IŞİD siyasetini her türlü muhalefete rağmen sürdürecekti. Ancak, IŞİD’in sonuçlarını düşünmeden bütün insan kaynağı ve lojistik akışının tek geçiş noktası olan Türkiye’de böyle bir katliama kalkışmasının nedenini anlamak son derece zor gözükmektedir. Muhtemelen Kobani ile ilgili Suruç’taki etkinlikte çoğu Kürt olan insanlara karşı yapacağı bir terörist faaliyete Türkiye’nin böyle bir tepki vereceğini hesap edemediği söylenebilir. Veya bunun daha da ötesi, biz öyle güçlüyüz ki istediğimiz yerde istediğimiz eylemi kayıtsız şartsız uygularız yaklaşımıdır.  

 

Nedeni ne olursa olsun artık Ankara geri dönülmez bir noktaya girmiştir. Ortaya çıkan durum ABD’nin süratle olaydan yararlanarak, Türkiye üzerinden IŞİD’a karşı işbirliği içinde hava harekâtı yapma noktasına bağlanmıştır. Buna karşılık Suriye-Türkiye sınırı güneyinde tesis edilecek “güvenli bölge yada temiz bölge” Ankara’nın başlangıçtan beri arzu ettiği beklentilerini karşılar bir ödün olarak ABD tarafından kabul edilmiştir. Bu suretle ABD artık, muhtemelen PYD üzerindeki desteğini tamamen çekmese dahi minimuma indirerek süreç içinde Ankara’yı rahatsız etmekten kaçınacaktır. NATO’nun da devreye girmesiyle birlikte sağlanacak destekle en azından Suriye’de de Afganistan’daki gibi bir senaryo uygulanarak IŞİD kazınmaya çalışılacaktır.

 

Bu arada, Başer Esad’ın diyalog konusunda istekli olduğunu ifade etmesi, ABD ile iletişime geçerek meşruiyetini teyit ederek IŞİD’ın temizlenmesinde işbirliği iradesi ortaya koyması olaya yeni bir boyut kazandırabilecektir. Böyle bir işbirliğiyle hava ve kara harekâtının koordine edilerek IŞİD’ın temizlenmesi bir şekilde sağlanabilecek ve sonrasında rejim sorunu Esad ile masa başında çözülebilecektir. Bu Ankara’nın başından beri Esad rejimine karşı yürüttüğü siyasete aykırı bir durum yaratacaktır. Bununla beraber bu hususu her taraf kabul etmeye istekli görünmektedir. Mevcut resimde Ankara ABD paralelinde hareket eder bir konum almış gibi bir pozisyondadır.

 

Kürt Açılımı Konusu

 

PKK’nın ateşkesi sona erdirdiği açıklamasıyla başlattığı eylemler sonunun ne olacağının kestirilemediği bir mecraya doğru akmaktadır. Bu durumda Ankara’nın kararlılığı, ABD ve NATO’nun ve hatta Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin PKK tarafından başlatılan eylemlere karşı tepkileri ve Türkiye’nin kendini savunma hakkı olduğunu ifade etmeleri “Kürt Açılımının” PKK veya Kandil tarafından kasti olarak engellendiği imajını vermektedir. Bu durum Kürt kesimin kendi içinde asgari müştereklerde birlikte hareket edemedikleri ve çok başlılık olduğu konusunda şüpheleri güçlendirmektedir. Özellikle seçimlerde HDP’nin siyasi parti olarak kazandığı kimlik önümüzdeki seçim döneminde oldukça yıpranacaktır. Ortam yine bir çatışma ortamına dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Bunların sonucu PKK’nın bir şey elde etmesi mümkün görülmemektedir. Çünkü konjonktür Ankara’dan yanadır. ABD açık ve net bir şekilde Türkiye’nin güvenliğine önem verdiğini ifade etmiştir. Bu durumda PKK’nın HDP kazanımlarına aldırış etmeden kendi bildiğini yapması sorunun tekrar başlandığı noktaya çekilmesi açısından son derece zararlı bir davranış olarak değerlendirilmektedir.

 

Burada önemli olan nokta hükümetin hala çözüm sürecini sürdürmekte kararlı olduğuna dair en üst düzeyden yaptığı açıklamadır. Hiç şüphesiz ABD ve NATO ülkeleri de sürecin sürdürülmesinden yana ve IŞİD’ın yanında Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek başka bir oluşumun şu anda baskın rol oynamasına izin vermekten yana değil bir tavır içindedirler. HDP eşbaskanı Selahattin Demirtaş’ın yaptığı hamasi açıklamalara bakıldığında terör sonunda öldürülenlere üzüldüğünü ifade ediyor ancak bunların durdurulması konusunda hiçbir açıklama yapmadığına şahit olmaktayız. Ne istendiği konusunda ağzındaki baklayı bir türlü açık bir şekilde kamuoyuna ifade edemiyor. Tek söylediği açılım algılamasında Kandilin farklı bir yaklaşım benimsemesinin normal olduğudur. Böyle bir değerlendirme olabilir mi? Ben barış isteyeceğim, ortağım şiddet yaratacak ve sonra ben, oda barış istiyor, ondan yapıyor diyeceğim, bu nasıl bir değerlendirme anlamak mümkün değil. Bu şekilde tırmanan çatışma ortamı ile ancak tansiyon yükselir ve evlatlar hayatını kaybeder ve belli bir süre sonra bu kanıksanır hale gelir. İş kontrolden çıkar ve çözümsüzlük süreci ülkeyi kemirir hale gelir. Bunun daha ötesinde daha neler olabileceğini düşünmek dahi istemiyor insan. Bu nedenle Kürt tarafı aklını başına alarak ne istediğini açık bir şekilde kamuoyuna açıklamalı ve kendisini Türk olarak kabul eden veya karşı taraf olarak değerlendiren halk kesimleri bu konuda evet olabilir veya olamaz diyecek bir konuma oturtulmalıdır. Aksi takdirde halkın iradesi karşısında kabul edilen her türlü çözüm veya taviz iki taraf arasında düşmanlık tohumlarını güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle açılım sürecinin bundan sonra sürdürülebilmesi için geniş halk kesimini temsil eden güçlü bir koalisyonla oluşan hükümetin kurulması ve onun güdümünde ortaya konulacak stratejilerin uygulanmasında fayda mülahaza edilmektedir.

 

Sonuç ve değerlendirme

 

Ankara seçim ertesi koalisyon arayışları içinde hükümet kurmaya çalışırken, bir tarafta Suriye’de IŞİD, diğer taraftan Kürt açılımı sürecinde PKK ile çatışma durumuna düşmüştür. IŞİD ile ilgili sorun bir şekilde ABD ve NATO çerçevesinde sonlandırma imkânı bulunmaktadır. ABD, NATO koalisyonu ile güvenli ve temiz bölge oluşturulabilir. İçeride zaten hükümet tarafından bilinen IŞİD odakları etkisiz hale getrilir, ülkeden lojistik destek kesilir ve IŞİD bir şekilde halledilir.  Ancak, PKK ile ilgili terörist faaliyetlerle ilgili somut bir strateji uygulayabilmek için mutlaka koalisyon hükümeti kurularak, iflas eden “Kürt açılımı” konusunda yeni bir yaklaşım ortaya konulmalıdır. Bu konuda güven kaybına uğrayan AKP mutlaka sorumluluğu paylaşacak bir süreç içinde tekrar erken seçim arayışlarına girmeden sorumlulukla hareket etmelidir. Kurulacak geniş spektrumlu hükümet ile eylemleri kontrol altına alabilecek yeni bir yaklaşımlar benimsenmelidir. AKP’e karşı oluşan bu güven eksikliği ile yapılacak erken seçimlerde tek parti olarak çıkması çok düşük bir ihtimal olarak görülmektedir. Bu defa oylarının daha fazla düşeceği ve milliyetçi kesimlerin MHP’e daha fazla oy vermek suretiyle karar mekanizmasını değiştirme yoluna gideceği gerçeği gözlerden uzak tutulmamalıdır. Bu husus aynı şekilde HDP tarafından da dikkatle düşünülmelidir. Siyasi uzlaşma zemininden uzak, çatışmacı bir yaklaşımla kimliğini kaybeden ve Kürtler ile liberallerin temsilcisi olduğunu iddia eden HDP’nin yeni bir seçimde ciddi oy kaybına uğrayacağı gerçeği çözümü olumsuz olarak etkileyecektir. HDP, İmralı ile birlikte tek bir muhatap olarak çözüm sürecinde yer alacak konumu sağlamalı veya açık bir şekilde ben bu işi beceremedim sizin muhatabınız şu mercidir demek suretiyle konuya açıklık getirmelidir. Bu ülke Türkü, Kürdü ve diğer kimlikleriyle bizimdir. Başka bir Türkiye yoktur. Bunun parçalanmasına, bölünmesine veya böyle bir şekilde devamlı bir çatışma ortamı haline gelmesine kimsenin gönlü razı olmamalıdır. Bu ancak ve ancak başkalarının işine yarar ve daima bizi kontrol eden, yönlendiren bir konuma oturmalarına yol açar.