Milletlerarası alanda siyasi ve insani yönleri itibariyle güçlü şekilde akis bulan Suriye’deki hükümet ile “muhalefet” arasında cereyan eden silahlı çatışmalar,  bu ülkenin sınır komşusu ve asırlardır ortak bir tarihi ve kültürü paylaşmış olan  Türkiye’yi  yakından ilgilendirmiştir. Bir buçuk yıldır devam eden bu çatışmalara devletin çok yakın ilgisinin adeta yemin etmişçesine sürdüğü, buna karşın son günlerde yapılan anketlere bakılacak olunursa halkımızın ilgisinin ise azalmakta olduğu ve bunlardan çok önemli bir bölümünün de Türkiye’nin bu çatışmalara fiilen taraf olmamasından yana bulunduğu görülmektedir.

 

Türkiye’nin coğrafyasına dayalı politik ve stratejik konumuna ve Suriye ile paylaştığı tarihi ve kültürel değerlere bakıldığında devletimizin göstermiş olduğu ilgiyi tabii karşılamak gerekecektir. Ayrıca Türkiye, bu coğrafyada iddia sahibi olacaksa (hegemon) öteden beri olageldiği gibi bölge sorunlarına “karışmayalım-bulaşmayalım” gibilerden bir konumda durmamasını da işin tabiatı icabı saymak gerekmektedir. Aksi halde Türkiye kendisi de bölgede başkalarının oyununda piyon olma, eninde sonunda da bizatihi kendi varlığının dahi derdine düşme durumundan kurtulamayacaktır. Bunu yakın tarihte ve tekraren görmüş bulunmaktayız. Kaldı ki, okyanusların ötesinden yedeğinde de Avrupa olmak üzere gelerek bölgemiz üzerinde başkalarıyla egemenlik mücadelesine giren, buraları idareye soyunanların var olduğu bir yerde, Türkiye’nin o doğrultuda siyasetler ve eğilimler göstermesi, milli varlığını daha üst seviyelere taşımak hatta benliğini korumak için kaçılmazdır.

 

Yeter ki bu ülküye yüksek milli güdülerle, o doğrultuda ve ayaklar sağlam yere basılarak yürünsün.  Suriye sorununa ilişkin olarak bunun da koşulu, o ülke bakımından yaratılan “hükümet/muhalefet”  şeklindeki inatlaşmanın tarafı olmaktan kaçınılması ve sonuçta  mutlaka meşruiyet zemininden  hareket edilmesinden geçecektir. Meşruiyetten kastımız da, ister beğenelim ister beğenmeyelim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) çerçevesindeki belirlemelerdir. Nitekim BMGK’nin oluşum tarzının, karar alma  usûl ve esaslarının ve bu kararların uygulanmasının kıyasıya eleştirilmesi pekala mümkün olmasına rağmen, bunların tamamen ötesine geçen yönelimlerin getireceği durumlar ise özlenecek  şeyler de değildir. Kötü de olsa kuralın “kuralsızlık” olmasının, daha kötü durumları davet etmesi beklenecektir.

 

Demek ki, milletlerarası alana taşma eğilimi gösteren ya da taşan sorunlara yaklaşımlarda konuya müstakil olarak insani mülahazalara ve demokratik ilkelere saygı noktasından hareketle yaklaşılması ya da  “güvenliğin bölünmezliği” gibi ilkeler açısından  değerlendirilmesi,  milletlerarası barış ve güvenliğin idamesi bakımından olan BM Şartı’nın sübjektif bir değerlendirilmesinden ibaret bir yanlış  tutumdan ileri gidemeyecektir.

 

Suriye’de ortaya çıkan durumlara bu temel değerler ışığında yaklaşacak olursak Türkiye bakımından şu sonuçlara ulaşılacaktır:

 

Suriye’deki çatışmalar ve can kayıpları konusu BMGK platformuna Şubat 2012 başlarında gelmiş ve Rusya ve Çin’in başını çektiği muhalefet nedeniyle buradan bir karar çıkmamıştır. Şubat ortalarında ise Arap Ligi’nin başını çektiği benzer içerikli bir karar sureti  bu defa BM Genel Kurulu’na getirilmiş ve oradan geniş çoğunluklu bir tavsiye kararı çıkmıştır. Bu çerçevede; insan hakları ve demokratik düzen talepleri öne çıkarılmıştır. Hükümet kuvvetlerinin adeta silah bırakarak çatışmaların olduğu yerlerden kuvvetlerini geri çekmeleri, Beşar Esad’ın görevini yardımcısına bırakması ve böylece oluşacak yeni Hükümetin muhalefetle müzakerelere girerek çözüme yönelmesi istenmiştir. Söz konusu çalışmalar sırasında yapılan muhalefette ise, Suriye’nin iç işlerine karışılmaması ilkesinden hareketle, Suriye’deki idarenin dışarıdan değil de Suriye halkı tarafından kurulması öne sürmüştür. Suriye’de de Libya usulü bir oldu bitti istendiğine, buna izin verilmeyeceğine dikkat çekmiştir.

 

Suriye konusunda BMGK çerçevesinde yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkan uzlaşı ile nihayet, 14 Nisan tarihli 2042(2012) sayılı bir karar ve onun ekini oluşturan “Özel Temsilciye” (Kofi Annan) verilen 6 maddelik görev talimatı oluşturulabilmiştir. Kararda esas itibariyle;  Suriye’de soruna taraf olarak “Muhalefet” ve “Suriye Hükümeti yani iktidarın” belirlendiği görülmektedir. Bunların, diyalog yoluyla çözüm için biri diğerinden daha fazla sorumlu tutulmaksızın bir araya getirilmeleri öngörülmektedir. B. Esad da “Hükümetten” ayrı tutulmamaktadır, yani soruna “Hükümet kanadından” kimin muhatap alınıp alınmayacağı BMGK kararı dışında kalmıştır. Sonuçta, Özel Temsilci K.Annan da B.Esad’a  muhatap olmuştur.  Kaldı ki, Rusya da ayrıca “muhalefetle” temas halindedir. 21 Nisan tarih ve 2043(2012) sayılı BMGK kararı da ilkeler itibariyle aynı doğrultudadır. Ancak “Muhalefet” bu konuda Esad’ın dışlanması şartını ileri sürmekte direnmeye devam etmiştir.

 

Türkiye bu aşamalarda, aktif şekilde açıktan açığa ve en önde olarak Suriye’ye yapılmak istenen müdahalelerin desteğinde olmuş, B.Esad’ın iktidardan çekilmesi gereğinin altını çizmiş ve Suriye’deki feci durumun taraflarından biri olan muhalefet ile beraber B.Esad’a karşı cepheleşmiştir. O kadar ki, ortada bunu haklı gösterecek bir BMGK kararı da olmaksızın  B.Esad’a karşı ve pür hiddet “muhalefet” örgütlemeye, onları derleyip toparlamaya soyunmuştur. Üstelik bunu Rusya’nın ve İran’ın muhalefetine karşın ve Batı’dan da ileriye dönük herhangi bir güvence ya da maddi desteğin ucu dahi görünmeden yapmaktadır.

 

Oysa Türkiye Amerika ya da Avrupa’nın durumunda değildir. Suriye ile  hem hudut olması yanında buraya ilişkin büyük ve geniş bir jeopolitik/stratejik alanda da paylaşımları bulunmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin; Batı tezlerine karşı haklı ya da haksız dahi olsa iddiaları bulunan Rusya, İran, Çin ile paylaştığı çok önemli stratejik hesaplar vardır. Ayrıca, Irak’a ilişkin olarak da bizatihi kendi hassasiyetleri (Barzani-Bağdat ve PKK) bulunmaktadır. Konumuza bağlı olarak bu son noktanın ucunu biraz açmakta fayda vardır.

 

Türkiye’nin, kuruluşundan beri temelde bir Bağdat merkezli Irak siyasetleri, diğer bir ifade ile Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması stratejisi bulunmaktadır. Ancak yaklaşık 2007’den itibaren olan son beş yıla, bakıldığında Türkiye’nin bu ananevi siyasetleri terk etmeye başladığı, Kuzey Irak’a, Barzani’ye yönelik tutumlarda köklü değişimlere yer verilmeye başlandığı görülmektedir. Bu durum ilk başlarda, Türkiye’nin terörle mücadele konusunda Amerika ile varılan “ortak mücadele” kapsamında Barzani’nin de katkısının sağlanmasına, ayrıca Kuzey Irak’ın kalkınmasına katkı suretiyle Güney ve Doğu illerimizin ekonomisine canlılık sağlanması hesaplarına hamledilmiştir. Bu takdimler içinde terörle mücadelede Amerika’ya ve Barzani’ye hamledilenlerin akıbetini biliyor, görüyoruz. Derde deva bulunamamıştır, terörle mücadele konusunda “sel gitmiş kum kalmıştır” ; “Kürtçülük” sendromuna Barzani “ışığı” yanında terörün daha da azması, stratejik hedefi genişletmesi, Barzani’nin Suriye’ye de el atması, ve terörle mücadelede Amerika ile yeni “mekanizma” arayışları. Bu kapsamda, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti oluşumuna karşı “artık Türkiye’nin elinde kalmış bulunan son koz” olan Bağdat faktörü de, Türkiye’nin bu Suriye tutumları sayesinde böylece elden kayıp gitmektedir. Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin Türkiye’ye bir ekonomik kapı, bir müttefik değil de, tüm bölge Kürtlerinin ışığı, bu arada PKK’nın daha sağlam dayanağı olacağını ve eninde sonunda Türkiye’nin bütünlüğüne el atılmasına yolunu açacağını hiç mi göremiyoruz. İpin ucunun bir yerden sonra yakalanabilineceği mi sanılmaktadır. Bu beceri tamamen yanlış Şam ve Erbil siyasetlerimiz sonucudur. Gerçekten, Tahran ile Bağdat’ın mezhep birliği içinde hareket ettiklerini ya da tabii ortak olduklarını söyleyebilmek de mümkün değildir. İran-Irak harbi sırasında Irak Şii’si ile İran Şii’sinin kıyasıya çarpıştıkları, aslında Nejef ve Kerbela Şii’sinin millici olduğu bilinmektedir. İşin acı tarafı tüm bu beceriksizlikler/basiretsizlikler demokrasi ve insan hakları adına olmaktadır ve Türkiye ayrıca da Suriye üstünden olan yaklaşık 11 milyar dolarlık ticaretini kendi eliyle kapatmıştır.

 

Diğer yandan Ankara’nın, Suriye’ye karşı yapılan bu çok tehlikeli hamlenin güvenliğimize olumsuz etkilerinin  ileri sürmesi de yersizdir. Gerçekten, bu bölge ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği (CSCE&OSCE) ya da NATO devletleri güvenliği koşullarının Orta Doğu için yaygınlaştırılamayacağı açıktır. Helsinki Nihai Senedi, geçirilen deneyimlere dayanarak Avrupa güvenliğinin o bölgedeki her ülke güvenliğinin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu, bu bakımdan işbirliğinin kaçınılmazlığını vurgulamaktadır. Bu husus 1990 Paris Şartı,1995 Avrupa Güvenlik Şartı ve 2003 Maastricht Anlaşması ile de 21. yüzyıl öngörülerek belirlenmektedir. NATO’nun işleyişi de 4, 5 ve 6.cı maddeler esas alınarak üye ülkelerin güvenliğinin bölünmezliği ilkesine dayandığını biliyoruz.

 

NATO çerçevesindeki “güvenliğin bölünmezliği” ilkesi hakkındaki düzenlemelerin nasıl işleyeceğini ittifak statüsünden ve Suriye konusundaki İttifak tutumlarından görmek mümkündür. Özünde 4. madde, üyeler tarafından kendilerinin toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve güvenliğinin tehdit altında olduğunu değerlendirdiği takdirde NATO içi danışmalarda bulunulmasına dairdir. Dördüncü madde Türkiye tarafından iki defa işletilmiştir. Birincisi 2003 Körfez Harbi sırasındadır, ikincisi de Türk savaş uçağının Suriye karasularında vurulması olayıdır. NATO Konseyi uçak düşürülmesi olayında Türkiye’ye sıcak ve moral veren beyanlarla yetinmiştir.

 

5. madde, üyelerden biri ya da birkaçı saldırıya uğradığı takdirde bu saldırı hepsine yapılmışçasına, silahlı kuvvet kullanılması dahil mukabelede bulunulacağını öngörmektedir. 5. maddenin uygulanması ayrıca istişarelere bağlı bir husustur. Diğer bir ifade ile bütün üyelerin kol kola girip saldırgana karşı harp etmesi gibi bir otomasyon olmadığı gibi, üyelerin saldırganı örneğin kınamakla yetinmek gibi bir durumu da söz konusudur.  6. madde ise bu esasların işleyişine dair olup konumuz bakımından son derecede önem arz etmektedir. Bu maddenin işlemesi için saldırının NATO ülkeleri hudutları içinde olması gerektiği, uçak ve gemilere vaki saldırıların da aynı esasa bağlı olduğu öngörülmektedir. Türkiye’nin uçağımızın düşürülmesi olayında enini boyunu tartmadan yaptığı başvuru karşısında müttefiklerimizin konuyu 6. madde kapsamında mütalaa ettikleri ve ayrıca da Türkiye’nin Suriye aleyhine açtığı eylemli kampanyaya bulaşmak istenmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca duruma B. Esad’ın kurnaz bir şekilde uçağımızın bulunması için işbirliğine girmiş olması da müttefiklerimize o tutumlarında yardımcı olmuştur.

 

Demek ki, Suriye karşısında öyle ileri geri NATO faktörünü ileri sürmek de bir marifet, bir getiri değildir. Kaldı ki, daha baştan itibaren NATO ve orada da başı çeken Amerika tarafından, Suriye hakkında işlerin o hale dökülmesinin istenmediği apaçık ortadadır. Nitekim NATO Genel Sekreteri Rasmussen daha Şubat 2012 ayında NATO’nun BMGK tarafından sivillerin korunması için Suriye’ye müdahaleye cevaz veren bir karar alması halinde dahi buna niyeti olmadığını söylemiş, daha sonraları Eylül ayında da bir yandan bunu teyit ederken ve Suriye’deki bunalıma “siyasi çözüm bulmanın şart olduğunu” belirtmiştir. Diğer yandan Türkiye’yi korumak ve savunmak için gereken adımları atmaya da hazır olduklarını da söylemiştir. Bu sözleri elbette ki NATO’nun 4, 5, ve 6.  maddeleri ışığında okumak ve değerlendirmek gerekmektedir. Diğer yandan NATO’da “patron” olan ABD’nin  Dışişleri sözcüleri Nuland ve Ventrel tarafından üst üste Amerika’nın Suriye’ye askeri müdahalelere karşı olduğuna, durumun askerleştirilmemesine dair beyanları olmuştur. Bunları, Türkiye’nin Suriye’ye fiilen müdahale havasına karşı oldukları, Türkiye’yi Suriye’de görmek istemedikleri, tıpkı Irak’taki Kürk politikalarının devamı şeklinde okumak,anlamak gerekir.

 

Diğer yandan Türkiye’nin düş kırıklıkları bunlardan da ibaret olmamak gerekir. Ankara, önceleri Suriye’den muhtemel bir göçmen akınını ileri sürerek, göçmenlerin akın etmeye başlamasıyla ve son zamanlarda da sayının yüz bine ulaşması üzerine, Suriye topraklarında bu amaçla tampon/korumalı bölgeler kurulması keyfiyetini körüklemiştir. Hatta, gerek bu amaçla ve gerek Irak’ta, Libya’da olduğu gibi Suriye’de de hava kuvvetlerine karşı  sivil halkı koruma adına uçuşa yasak bölgeler kurulmasını gündeme sokmaya çalışmıştır. Daha son günlere kadar da boşuna bunun peşinde yanılgıya düşülmüştür. Bir defa, Irak’ta 36. paralelin kuzeyinde ve 32. paralelin güneyinde Kürtler ve Şiiler için kurulan korumalı, uçuşa yasak bölgelerin kurulması meşru bir durum değildir. Bu bölgelerin her ne kadar 688/1991 tarihli BMGK kararına dayanılarak kurulduğu ileri sürülmüşse de aslında bunlar tamamen Amerikan zorbalığına ve Türkiye’nin de önünü arkasını düşünmeden  verdiği desteğe dayanmaktadır. Karar bu konuda açık hüküm taşımadığı gibi BM Şartı’nın VII.nci bölümüne de dayanmamaktadır. Nitekim BM Hukuk Bürosu, 1993’te yaptığı açıklamada söz konusu emrivakinin yasal bir dayanağı olmadığını, o zamanki BM Genel Sekreteri BB Ghali de açık şekilde eylemin “gayrı meşru” olduğunu ilan etmiştir.Buna rağmen eylem, Saddam’ı devirmek ve orada Kürt varlığını yaratmak üzere İkinci Körfez Harbi’ne kadar sürmüştür. Diğer yandan, 1999’da yer alan NATO’nun Kosova Harekatı BMGK kararı olmaksızın yapılabilmiştir. Libya’da “ateşkes ve uçuş yasağı” getiren  1973(2011) sayılı GK kararı ise doktrinde ihtilaflıdır. Çin ve Rusya dahil 5 üyenin “çekimser” oyuna karşı kabul edilmiştir. Bu durumu bir kesim, 2 daimi üyenin olumlu oyu olmadığından kararın oluşmadığı şeklinde değerlendirirken, geçersiz sayarken, diğerleri ise veto kullanılmamış olduğunu, kararın geçerli sayılacağını iddia etmiş ve eyleme girişilmiştir. Rusya halen bunu affetmiş değildir.

 

Bu gerçekler ortada iken ve siyasi koşullar bir yandan Suriye’ye müdahale isteksizliğini bir yandan da kapıların Türkiye’ye kapalı olduğunu gösterirken Türkiye’nin ayrıca husumet çekercesine “ateşkes ve korumalı bölge” üzerinde durmasının anlaşılır tarafı yoktur. Gerçekten, Ağustos 2012 sonunda Londra’da basına açıklama yapan ABD Genelkurmay Başkanı da Suriye’ye karşı alınabilecek bir güvenli bölge oluşturulması ve uçuşa yasak bölge ilanını Amerika’nın taşıyamayacağını (istemediğini) alenen söylemiştir. Türkiye orada istenmemektedir. Bu kadar basit.

 

Ankara’nın baştan beridir bu konudaki ısrarının, “bilmezlikten gelmek” suretiyle Amerika’nın hala o yöne çekebilineceğine dair boş bir inaçtan  mı, yoksa Amerika’nın Suriye konusundaki verdiği gazla beslenmeye devam eden  deneyimsiz bir “bilgiçlikten” mi kaynaklandığı bilinmez. Ama gerçek olan şu ki, Amerika ve Avrupa’daki birçok mahfil artık Suriye’deki iç çatışmalarda B.Esad’ın kazanmakta olduğuna işaret etmeye başlamıştır.

 

Doğrusu, Ankara’nın bu bataktan ve şayet başarabilirse ne kadar zararla çıkacağı merak konusudur. Aksini, düşünmek dahi istemiyorum.