Usame Bin Laden’in ölümüyle sonuçlanan operasyon, sabırla ve büyük bir dikkatle oluşturulmuş bir istihbarat çarkının eserdir. Öylesine kusursuz bir şekilde kurulup işletilmiştir ki bu operasyonun yakın bir gelecekte pek çok istihbarat örgütünün mensuplarına ders olarak okutucağından şüphe edilmemelidir.

          

Yemen, Kenya gibi öncesi olmakla beraber ABD, Bin Laden’i örgütlenme ve terör tekniklerini olağanüstü ustalıkla kullanma konusunda ne kadar mükemmel yetiştirdiğini ancak 11 Eylül’de anladı. Terörizme kazandırdıkları Bin Laden nedeniyle istihbarat ve terörizm dünyasındaki ustalığın gerçek sahibinin Amerikalıların bizzat kendileri olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

          

ABD’nin bu eylemden sonra ilk yaptığı neredeyse her kurumun kendisine ait olan istihbarat örgütlerini tek bir çatı altında birleştirmek oldu. Director of National Intelligence (DNI) adını verdiği bu çatı örgütünün 2005 yılındaki bütçesinin 40 milyar dolar olduğu sanılmaktadır.

          

İki bloklu dünya düzeninde elektronik istihbaratın üstünlüğüne sahip olma alışkanlığının kendisi için bir zaafiyet olduğunun bilincine İkiz Kule eyleminden sonra vardı. Amerikalılar başlarına gelen bu olayla insan unsurunun yer aldığı istihbaratı anlatan “humint”i unutmanın bedelinin ağırlığını bizzat yaşadılar. Dünyayı “Big Brother”a benzetmenin, içerisinde insan kaynaklı bir bilginin bulunmadığı istihbaratın çok fazla öneminin olmadığını fark ettiler. Yeniden yapılanan Amerikan istihbaratı Filipinlerden, Körfez Ülkelerine kadar dört bir yana çeşitli kimlikler altında profesyonel veya dışarıdan yetiştirilmiş istihbaratçıları gönderdi. Ülkelerin yerli halklarıyla birebir ilişki kurup, aralarından elverişli olanları seçip, istihbarat çarkına dahil etti. Afganistan ve Pakistan’a bir ellerinde milyonlarca dolar bulunan bavullar diğer ellerinde uydu bağlantılı dizüstü bilgisayarlı ajanlarını gönderdi. Ülkelerin yerel basın-yayınlarındaki haberleri analiz ederek birer istihbarat içeriğine kavuşturan uzman değerlendiricilere iş verdi. Psikolojik istihbarat alanında önce kendi ülkesini sonra da tüm dünyayı adeta Hollywood film platosu haline getirdi. Basın-yayını en iyi şekilde kullanarak her ne kadar inkâr etse de dünya kamuoylarında bir İslam fobisi yarattı. Kamuoylarının hassasiyetlerini ve tehdit algılama yeteneklerini yükseltti. Bu yolla aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümünü El Kaide ve onun lideri Bin Laden’le olan mücadelesinin meşru olduğuna ikna etti.

          

Elektronik gözetleme, DNA tekniği, psikanaliz, biyometri ve psikometri gibi bilimin her dalından yararlandı. Başta AB ülkeleri olmak üzere dünyanın çeşitli merkezlerinden Amerika’ya yönelen yolcu, para ve ekonomik her türlü ilişkiyi tek bir havuzda topladı. İnsanı hayretler içerisinde bırakan milyarlarca parmak izinden oluşan müthiş bir arşiv oluşturdu.

          

Başını FBI ve CIA’in çektikleri Amerikan istihbarat örgütleri El Kaide’nin üzerine sistematik bir yaklaşımla gittiler. Dış halkalardan iç halkalara doğru giden bir yol izlediler. El Kaide’nin birbirinden bağımsız olarak hareket eden hücreleri Amerikan istihbaratının örgüte sızmasınının önündeki en ciddi engeldi. Bunun çözümünü de dünyanın dört bir köşesinden intikal eden bilgilerin analizini mükemmel bir şekilde yaparak buldular. Örgütün iç trafiğinin kimler tarafından ve nasıl işletildiğini ortaya çıkardılar. Üst düzey El Kaide üyelerinin çevresinde yer alan zincirin diğer halkalarını belirlediler. Gizli bir örgüt için birinci derecede önemli olan irtibat ve muhabere kanallarını deşifre ettiler. Elektronik ve teknolojik hiçbir irtibat kanalını kullanmayan, buna karşılık yalnız kuryeden yararlanan bir örgütün tek bir kuryesinin belirlenmesinin bile çok büyük bir başarı olduğu unutulmamalıdır. Bir tek ilişkinin deşifre edilmesinin anlamı, hedef ilişkinin peşinden fiziki olarak koşmak yerine, oturduğu yerden sadece kayıtları incelemek suretiyle yeni halkaların bulunması demektir. Bu sayede El Kaide’nin Sierra Loene’den İsviçre’ye, Katar’dan Afganistan’a kadar olan kurye trafiğinin belirlenmesi mümkün olmuştur. Tüm para trafiğini yürüten ve “Havale” adı verilen kuryelerin varlığı, Amerikan’ın güçlü istihbarat ağını uzun süre uğraştırdı. 11 Eylül’e kadar havale kuryeleri içleri para dolu bavulları dünyanın değerli taş çıkaran ülkeleriyle batıda ticaretinin yapıldığı merkezleri arasında mekik dokudular. Amerikalı istihbaratçılar ne zaman ki bu faaliyeti deşifre etmeyi başardılar, o zaman El Kaide’nin karanlıkta kalan yüzünü büyük ölçüde aydınlattılar.

          

ABD, değerli taştan elde edilen kazancını kesmek için dünyanın efendisi olmanın verdiği güçle sertifika sistemini getirdi. “Kimberly Süreci” denilen bu sisteme 11 Eylül’ün üzerinden çok geçmeden tüm isteksizliklerine rağmen dünyanın kırkyedi ülkesini imza koymaya zorladı. Yine dünyanın bankacılık ve ticaret merkezi olan ülkeleri başta olmak üzere El Kaide’nin adının geçtiği tüm ülkeleri işbirliğine zorladı. Böylece örgütün yasadışı yollardan edindiği para kaynaklarıyla, bağlantıları üzerinde kesin bir denetim kurdu. Bağış ve zekât yoluyla yapılan yardımları geldiği muhatap ülkeleri önlem almalarını sağladı. Finans yardımında bulunan iş çevrelerini gözetimi altında aldı. Bu sayede hem El Kaide hakkında istihbarat yaptı hem de faaliyetlerine sınır koydu. Bin Laden’in Suudi hanedanına suikast yapacağı iddiasıyla El Kaide ile karşı karşıya getirdi. Özellikle Saddam korkusunu kullanarak Suudi Arabistan’ın Afganistan’ın işgaline taraf olmasını sağladı. Sudan, Yemen, Tayland, Endonazya ve Filipinler örneğinde olduğu gibi iç ve dış sorunlarıyla boğuşan ülkelere, El Kaide konusunda işbirliği yapmalarının karşılığında sorunlarının çözümüne yardımcı oldu. Usame Bin Laden’i uluslararası ilişkilerinde yalnızlaştırarak köşeye sıkıştırdı.

          

Zaten işgali altında olduğu için rahatlıkla her köşesine uzandığı Afganistan’dan ayrıca örgütün faaliyet alanına giren Pakistan’ı baskı altına aldı. Diplomasi ve istihbarat işbirliğine zorlayarak desteğini sağladı. Ülkesinde terör ve yıkıcı faaliyetlerle başı zaten dertte olan Pakistan’ın gizli servisi ISI (Inter Service Intelligence) ile zoraki de olsa bir işbirliği oluşturdu.

          

Aslında CIA ile ISI’ın işbirlikleri köklü bir geçmişe dayanıyordu. Usame Bin Laden’i henüz keşfetmediği günlerde, Rusya’nın işgaline direnen mücahitlere ulaştırılacak silahları Rawalpindi şehrine kadar CIA naklediyordu. Buradan da Afganistan’ın içlerine kadar nakil işiyle ISI görevliydi. Gizli servislerce gerçekleştirilen dünyanın bu en büyük silah nakli operasyonu mükemmel bir şekilde yürütüldü. ISI’ın sağladığı gizlilik örtüsü öylesine başarılı bir şekilde kullanılmıştı ki, geceleri Rawalpindi’den yola çıkarılan nakliyatın yapıldığı sivil plakalı kamyonları CIA bile bilemiyordu. Afganistan’ın yine ABD eliyle Taliban’a teslim edilmesinden sonra bu uyumlu ilişki büyük ölçüde bozuldu. ABD, eski ortağını El Kaide ve Bin Laden konusunda yeterince kararlı davranmamakla suçlamaya başladı. Nihayet Amerika’nın istihbarat görevlisi Raymond Davis’in Lahor’da iki Pakistanlıyı vurarak öldürmesi ilişkileri son derece gerdi. Operasyonel konularda oldukça iyi yetişmiş olduğu belirtilen bu istihbaratçının Pakistan Talibanı’yla irtibatlı olduğu ve Kabile Bölgesinde (Veziristan-Tribal Area) iç kargaşa yaratacak girişimlerde bulunduğu öne sürüldü. Doğrusu söz konusu edilen bölge ve sınırın diğer tarafında durum öteden beri güven vermiyordu. Usame Bin Laden’in saklandığı Afganistan ile Pakistan arasında kalan Veziristan’ı, Afganistan’ın Tora Bora bölgesini ve Pakistan’ın Kuzeybatı Eyaletini duruma göre ya halı döşer gibi bombaladı ya da insansız uçaklarla vurdu. Buraların sivil halkına saldırmakta bir an bile tereddüt etmedi. Halkı korku içerisinde bırakarak Bin Laden’e olan desteklerini kesmeye zorladı. 

          

Müslüman veya Hıristiyan ayırımı yapmaksızın dünyanın pek çok ülkesinde örgütlenmesi El Kaide’nin hem kuvvetli hem de zayıf tarafıydı. Kuvvetli tarafıydı çünkü peşindeki Amerikan’ın örgütlediği dünyanın birçok ülkesinin istihbaratının dikkati dağılıyordu. Eylem alanını genişletiyordu, hedef ülkeden eylemci bulmasını, istihbarata karşı koymasını kolaylaştırıyordu. Zayıf tarafıydı çünkü bir terör örgütü için fazla sayıdaki her ilişki kolaylıkla açığa çıkarılacak zayıf bir halka demekti. Amerikan istihbaratı oluşturduğu küresel çaptaki istihbarat ağı sayesinde El Kaide üyelerinin ve kuryelerinin hareket alanını kısıtlamayı başardı.

          

Yakın bir geçmişe baktığımızda El Kaide’ni ve Usame Bin Laden’in adının sıkça kullanılmaya başlandığını görmekteyiz. Dikkat çekici bir şekilde, Arap dünyasında meydana gelen halk hareketleriyle aynı zaman dilimine rastlayan günlerde Amerikan ve hemen yanındaki İsrail istihbaratı basına sızdırdıkları haberlerle Usame Bin Laden’in yeni eylemlerde bulunacağı haberlerini yaymaktaydılar. Örgütün Güney Veziristan’da toplanmaya başladığı, kamplarda Kafkaslardan ve hatta Kanada’da gerçekleştirilecek eylemler için bu ülkeden katılan militanlara eğitim verildiği, El Kaide’ya bağlı Cundullah gibi örgütlerin Afganistan içlerinde Peştun, Özbek, Tacik militanlarla faaliyette oldukları, Kabil’de ve Hindistan/Mumbai’deki eylemleri gerçekleştiren Gölge Ordu’nun (Lashkar al-Zil-Shadow Army) yeni hazırlıklar içerisinde bulunduğu, Arap hareketlerinin yaşandığı ülkelerde örgütlülüğünü yayarak eylem hazırlığında olduğu haberleri bunlardan bazılarıydı.

          

Ölümünden sonra yapılan resmi açıklamada Bin Laden’in son altı aydan beri izlenmekte olduğu bildirildi. Bu açıklama söz konusu açık kaynak haberleriyle üst üste konulduğunda, hepsinin tek bir operasyonun parçaları olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Hatta Raymond Davis olayının bile bu temelde yaşandığı söylenebilir.

          

Basına yansıyan haberlerde Bin Laden’in Afganistan’ın Rus işgaline karşı mücadele eden Hizb-i İslami partisinin lideri Gülbettin Hikmetyar ile buluşmak üzere Abbottabad’a geçtiği öne sürüldü. Tüm dünya gizli servislerinin üs kurdukları Pakistan’ın İslamabad, Peşaver, Lahor, Karaçi ve Quetta şehirleriyle Afganistan’ın Celalabad, Herat ve Kabil şehirlerindeki istihbaratçılarla dengeli bir ilişki içerisinde bulunan Hikmetyar’a, Taliban’ın güvensizlik duyduğu belirtilmektedir. Taliban’ın güvensizlik kaynağının Hizb-i İslami temsilcilerinin ABD ile doğrudan görüşmeler yapmaları ve Afganistan’daki NATO güçleriyle ateşkes anlaşmasının yapılmasına aracılık etmeleri olarak gösterilmektedir. Böylesine karmaşık ilişkilerin Bin Laden’in yerinin belirlenmesinde kullanılmış olması hiç te şaşırtıcı olmayacaktır. Aile bağlarının Bin Laden’in bir başka zayıf tarafı olduğunu değerlendirmek mümkündür.

          

El Kaide ve onun karşısında başını ABD’nin çektiği batının hedeflediklere sona bundan sonra hangi yoldan ulaşacakları öngörüsünde bulunmak için zaman oldukça erkendir. Ancak Washington’da Beyaz Saray’ın önünde toplanan Amerikalıların ellerindeki bayrakları sallayarak Bin Laden’in ölümünü kutlamalarının, Amerikan baskısı altındaki ülkelerin Müslümanlarının gururunu incittiği gerçeğinin görülmesi zorunludur. Bu incinmişliğin onaylanması mümkün olmayan yıkıcı bir güce dönüştürülmesinin önünde her hangi bir zorluk bulunmamaktadır. ABD, Usame Bin Laden’i öldürerek sanıldığı gibi adaleti gerçekleştirmiş olmadı aksine dünyanın huzuruna kast edecek yeni bir husumetin tohumlarını saçtı. Yapılacak en doğru hareket dünyanın birbirine hasım gruplara bölünmesine neden olan uygulamalardan, kutsal değerleri çiğnemekten uzak durmaktır. Ne var ki küresel güçlerin bir türlü doymayan iktidar açlıkları karşısında bu düşüncenin bir anlamının olmadığı da bir gerçektir.