İslam coğrafyasında deprem oluyor. Müslüman ülkelerin halkının üzerinden atlayıp, iktidar gücünü eline geçiren yöneticilerle karşılıklı çıkar ilişkisi kuran batıda ise aynı ölçüde telaş görülüyor. Batı için bu kez işleri düzeltmek hiç kolay değil. Önceki deneyimlerinde yıkılan Berlin Duvarı’nın, çöken SSCB’nin neden olduğu şok dalgalarıyla baş etmek çok zor olmadı. Papa ve onun arkasından giden batılı karar vericiler dağılan demir yumruk otoritesinin yerine halkları sarıp-sarmalayan yönetimleri oluşturmayı hemen başardılar. Her ne kadar bizler sonradan öğrensek de kendileri Berlin Duvarı’nın yıkılacağını, SSCB’nin çökeceğini Polonyalı Karol Józef Wojtyła’nın, John Paul II olarak Papa seçildiği ilk günden itibaren biliyorlardı. Bu yüzden hazır olan politikalarını derhal uygulamaya koydular. Deyimin tam anlamıyla kesenin ağzını açtılar. Yıkılanın yerine yenisini hızla koymak zorunda olduklarının bilinciyle hareket ettiler.

                                                              

Ne yazık ki aynı yakın ilgiye çoktandır muhtaç olan başka ülkelerin insanları da olduğu için bu çabalar insanlığın huzuruna yetmedi. Onlar, büyük çoğunluğu eski birer batı sömürgesi olan ve 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya devletler ailesine katılan yeni üyelerin halklarıydı. Doğu Blok’u ülkelerinin halklarının aksine onların devlet geleneği ve köklü kültürleri yoktu. Çağın üretim tekniklerinden yoksunlardı. Kabile bilincinin dışında örgütlülüğün ne olduğundan habersizlerdi. Eğitimsiz, örgütsüz kalabalıklar halindeydiler. Bağımsızlıklarını kazanmışlardı ama bayraklarını eski efendileri çizmişti. Ulusal marşlarını yine efendileri yazıp, bestelemişlerdi. Üzerinde yaşadıkları toprakların altındaki zenginlikler onlar için çok anlamsızdı. Dünyanın gelişmiş ülkeleri ekonomik çıkarlarını bu ülkelerin halklarının geliştirilmesinin çok üzerinde tuttular. Yozlaşmış yönetimlerin göstermelik seçimlerle meşrulaşmasına yardım ettiler. Yalnızca bürokrat ve asker yöneticileri dikkate alırlarken, sessizliğine bakıp yanlış değerlendirdikleri halkı yok saydılar. Yoz yöneticilerin açgözlülükle edindikleri servetlerini kendi bankalarında korudular. Halkından kopuk güç ve iktidara susamış bir avuç elit ile işbirliği içinde bazıları ruhlarını doyurdu bazıları da keselerini doldurdular. Bu dünyayı yalnızca sonsuzluk ve ilahi adalet içindeki öbür dünyaya hazırlık olarak kabul ederek İslam’ın yüceliğine sığınan insanların hoşgörüsünün sınırının olduğunu anlayamadılar.

 

Dahası özellikle 11 Eylül’den sonra batının üstün olanın hukukuyla kendi bünyesinde yarattığı İslam düşmanlığının nerelere uzanacağını hiç hesaplayamadılar. Müslümanların karikatürle aşağılanması karşısında demokrasi bahanesinin arkasına sığınarak ırkçılar ile yabancı ve İslam düşmanları karşısında geri adım attılar. Kendileriyle uygun adım yürüyen İslam ülkelerinin liderleri kamuoylarının beklediği onurlu çıkışı yapmadılar. Her iki taraf da Müslümanların gözünü zorla açtılar. Irak’ta, Afganistan’da masum insanları hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek bahanelerle 10’arlı, 20’şerli topluluklar halinde öldürdüler. Çaresizliğine çare bulmak amacıyla ülkelerine kendisini atmış Müslüman sığınmacıları potansiyel terörist olarak görüp, istedikleri zaman gözaltına aldılar. Sudan bahanelerle kimini işsiz bırakıp, kimini de sınır dışı ettiler. Irak’ta mahkûmlara yaptıkları işkencenin ortalığa dökülmesini göstermelik birkaç yargılamayla geçiştirdiler. Üstünlüğün verdiği özgüvenle İslam dünyasında uyanan batı husumetini ve tepkileri göremediler.

 

Müslüman halklar işe Batı işbirlikçisi yönetimlere meydan okuyarak başladı. Şimdi artık kabaran öfke dalgası elbette burada durmayacak. Batının askeri ve ekonomik tüm stratejilerini alt-üst edecektir. Tüm bunlar olurken batının birkaç yüzyıllık egemen olma geleneğini göz ardı etmek hata olacaktır. Hiç şüphesiz ortalığın yatışmaya başlamasından itibaren yeni yönetimlerle ilişki kuracak ve bu ilişkiyi eskisinden çok da farklı olmayacak temeller üzerinde oturtmaya çalışacaktır. Bugünkü durum bunun işaretini taşımaktadır. Tunus’ta ve Mısır’da görevi devralan yönetimler halkın beklentisinden uzak ama batıya daha yakın durmaktadır.

 

Hayretler içerisinde izleyeceğimiz küresel büyük değişimlerin henüz başında olduğumuzu söylemek için o kadar ileri görüşlülüğe gerek yoktur. Batı, olayların insanlığın yararına bir yönde gelişmesinde kabul etse de etmese de sorumluluk sahibidir. Bu nedenle insanı değersiz kılan önceki hatalarından arınıp, artık stratejisini çok daha akılcı planlamalar halinde oluşturmak zorundadır. İşte burası gelecek açısından en önemli noktadır. İnanç ve fiziki coğrafyadan başlayarak, sosyal ve iktisadi alanlara kadar giden çok kapsamlı bir konumda Türkiye’nin önemini görüp, buna göre plan yapmalıdır. Aklı başında ve dost olan batılı düşünce üreticileri de bu noktanın üzerine ısrarla basmaktadırlar. Bu önem ağabeylik ve kuru laiklik söylemlerine dayanmamaktadır. İçerisinde İnsanın bulunduğu paradan ruhani ilişkilere varan pek çok alanda Türkiye’nin yardım ve desteğine muhtaçtır.

 

Biz diğerlerini konunun sahiplerine bırakıp, kendi penceremizden gördüğümüz iç ve bölgesel çatışmalar ile güvenlik bakımından değerlendirelim… Uzayın ışık yılı olarak hesaplanan derinliklerindeki gezegenlerin hareketlerini izleyen batı, Afganistan’da birliklerinden hemen birkaç kilometre uzaklıktaki El Kaide’nin faaliyetini görememektedir. İslam ülkelerinin iyi yönetilememesi nedeniyle umutsuzluk içinde çıkış yolu arayan kitleler arasında radikal akımlar taraftar bulmakta zorlanmamaktadır. Batıda yaşayan Müslümanlar ise maruz kaldıkları uygulamalar nedeniyle bulundukları ülkelerin topluluklarının yerine radikal akımlarla ilişki kurmaktadırlar. Afganistan’da NATO güçlerinin hemen yanı başında eğitimden geçen eylemci de bombası da zincirin halkaları tarafından güvenle iletilerek yerine ulaşmaktadır. Batı her ihbara şuursuzca saldırsa da başarısız olmakta, toplumlarına huzur sağlamada yetersiz kalmaktadır. Halk ayaklanmalarıyla radikalizm bugüne kadar önüne çekilen ne kadar set varsa yıkıp, üzerinden geçmektedir. Körfez’in güvenli bir enerji koridoru olmasını sağlayan Bahreyn’deki ABD üssünün varlığı tehdit altındadır. El Kaide, hiç olmayan bir şeyi yaparak Fransa ve Kanada’yı eylem alanı olarak ilan etmektedir.

 

Batı kamuoylarının en duyarlı oldukları konular huzur ve güvenliktir. Bunu sağlayamamak iktidarların kâbusudur. Her türlü yardıma muhtaçtırlar. Terörizmin kullandığı herhangi bir alandan aldığı en küçük bir bilgi kırıntısını bile büyük açlıkla değerlendirmektedir. Tanrı vergisi olan konumu ve üzerinde yaşayan insanlarının erdemi sayesinde Türkiye, terörizmin geçişini büyük ölçüde engelleyen bir işleve sahiptir. Güvenlik alanında gerçekleşip bitmiş olsa da, henüz planlama aşamasında olsa da pek çok olayda Türkiye’nin adı geçmektedir. Belki dünyada kendi topraklarında en çok sayıda terörist örgüt bulunan tek ülke olduğu halde diğer ülkelere yönelen terör tehditlerini önlemede olağanüstü çaba göstermektedir. Batı kapalı kapılar ardında bundan duyduğu minnetini çekinmeden dile getirmektedir.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri batı, silahlı güçlerini kullanarak çıkarlarını güvenlik altına alıp, zorunlu olarak çekildiği zaman arkasında duran bölgenin istikrar unsuru Türkiye’nin varlığını hep hesaba kattı. Bugün bile aynı durum söz konusudur. Batının eliyle oluşturulan Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, varlığının sürekliliğini, Batı ise bu süreklilik sayesinde çıkarlarının korunmasını Türkiye’ye borçludur. Her ne kadar tam anlamıyla huzur olduğundan söz edilemese bile Balkanların, Kafkasların nispeten sessizliğinde Türkiye’nin önemli rolü bulunmaktadır. Aksini iddia edebileceklerin sadece Türkiye’nin teröre destek vermesiyle nelerin olabileceğini şöyle bir akıllarına getirmeleri bu gerçeği görmeleri için yeterlidir. Bugüne kadar oynadığı rol ortadayken, artık bundan sonra Müslüman dünyasının alacağı yeni yapılanma nedeniyle öneminin hangi boyuta ulaşacağını hesaplamak zor değildir.

 

Hal böyleyken; çıkarlarını her türlü değerin üzerinde tutan batının geçmişteki hataları tekrarlamaması tüm insanlığın hayrına olacaktır. İslam dünyasının girdiği reform olarak nitelenebilecek değişim sürecini ve bu anlamda bizim kaçınılmaz bir şekilde üstleneceğimiz yeni önemi gözden kaçırmamalıdır. Ortadoğu’ya ve diğer bölgelere şekil verme tutkusundan vazgeçmelidir. Kendi kamuoylarında bile tanınmayan, varlıklarını buralardaki halkların etnik-dini kavgalarını körüklemeye borçlu olan Avrupa Komisyonu ve benzeri kurumlardaki politikacılara meydanı boş bırakmamalıdır. Halkların kendi kaderini belirleme hakkını bir avuç teröriste teslim etmemelidir. Halka rağmen ulus yapıcılık hastalığından kurtulmalıdır. Koca bir halkı terör ve baskıyla denetimi altına almaya çalışan her türlü “demokratik” mücadeleye dolaylı da olsa destek vermemelidir.

 

Her an çatışmaya hazır oluşumların bulunduğu bu bölgede büyük bir yıkımın başlaması için küçük bir kıvılcım yeterlidir. Böylesine hassas bir yapının bulunduğu yerde birlik ve huzur içindeki bir Türkiye’nin varlığı batının ekonomik çıkarları kadar iç güvenliği için de önemlidir.