Ülkesinde El Kaide’nin faaliyetine izin vermemesi karşılığında Washington’un diplomatik desteğini alan Yemen’de ve bir zamanlar satın aldığı silahların karşılığında Batı’nın kasalarının parayla dolmasını sağlayan Libya’da tarihi gelişmeler yaşanıyor. Mısır ve Tunus’taki gelişmeleri endişe ve sessizlikle izleyenler aynı tutumu bu ülkeler için gösteremiyorlar. Kalkan tozun yatışmasıyla Batı, Mısır ve Tunus’a yeniden şekil vermenin küçük girişimlerine başladı bile. Daha geçenlerde Mısır’da Müslüman Kardeşler’in seçime girmesine engel olmak için oynanan bin bir oyunu görmemezlikten gelenler bugün aniden demokrasiyi hatırladılar. İslam dünyasının bir bölümünün gözüne derhal çarpan bu çelişkisi Batı’yı hiç rahatsız etmiyor. Demir yumruğun altında bile ezilmeyen İslam halklarının başkaldırısını hâlâ açık bir şekilde anlayamamış olmalılar ki işe önce bu çelişkilerini ortadan kaldırmakla başlamıyorlar.

 

Batının vazgeçemeyeceği bir ülke olan Yemen’de Başkan Ali Abdullah Salih, hâlâ eski hileli yollara başvurmakla sorunların batağına daha çok gömülüyor. Makam ve para rüşvetiyle yanında yer almaları için kandırmaya uğraştığı aşiret liderleri onca kazancı ellerinin tersiyle iterek halkın yanında yer almanın çok daha akılcı olduğunu kavradılar. Her geçen gün daha çok kabaran öfkenin karşısında durmanın doğru olmadığını görerek eski oyunları terk edip halkla birlikte hareket etmekteler. Devlet başkanının zamanın kendisi için tükenmek üzere olduğunu görmediğini düşünmek hatadır. Onun, bunu herkesten çok daha iyi gördüğüne şüphe yok. İktidarı bırakıp gitmemesinin bir nedeni ABD’den aldığı desteğin devam ediyor olmasıysa diğer nedeni de elindeki kozların henüz bitmediğidir. Olabildiğince en az ödünle bu çalkantıdan kurtulmayı hesap ediyor olması çok muhtemeldir. Ancak görünen odur ki Yemen’de devlet başkanı ayrılsa da, iktidara halkın büyük bölümünün onayını alacak yeni bir yönetim gelse de ortalığın durulma işaretleri vermediği açıktır. Güçlerinin farkında olan aşiretler oluşturulacak yeni yönetimden tatmin olacakları bir konum elde etmek için mücadele edeceklerdir. Aşiretlerin bu zayıf noktasının çok iyi farkında olan batının yeni yönetim aracılığıyla bu bu noktadan girmesi normal bir gelişme olacaktır. Yıllarca iktidar oyunlarına alet edilen halk ve aşiretler elde ettikleri bu denge olma fırsatından sonuna kadar yararlanmaya çalışacaklardır. Ülkelerinde merkezi bir hükümet kurulmamış olması onları pek ilgilendirmeyecektir. Her biri ayrı bir güç olarak yıkılacak düzenden kalan ne varsa kendi taraflarına aktarmaya çalışacaklardır.

 

Yemen’de ve Libya’da gelenekselleşmiş bu yapının tek bir devlet halinde devam etmemesi sürpriz olmamalıdır. Belki de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) benzeri küçük devletler doğacaktır. Çünkü halk hareketinin doğduğu tüm ülkelerin en önemli ortak özellikleri tüm halkın benimsediği bir tek liderin olmayışıdır. Diktatör yöneticiler,  kendilerine tehdit olarak görmeleri nedeniyle halkı çevresinde toplayacak bir önderin doğmasına hep engel oldular. Halkı, kendilerini ve ölümlerinden sonra da yerlerine geçecek oğullarını kabule zorladılar. İşbirliği düzeninin devamından yana oldukları için ne bu diktatörler, ne de onların işbirlikçisi Batı, halkı çevresinde toplayacak bir lidere bir gün ihtiyaç duyacaklarını dikkate aldılar. Batı’nın bugünkü olayları değerlendirmesindeki isabetliliğine bakınca fazlasıyla bilgi birikimine sahip olduğu anlaşılıyor. Öyleyse birgün bu süreci yaşayacaklarını mutlaka biliyorlardı değerlendirmesinde bulunabiliriz. Devamla hata yaptıkları yerin, bugünün ne zaman geleceğini kestirememek olduğunu söyleyebiliriz.

 

Ne ilginçtir ki batı işbirlikçisi yönetimlerin sürgün ettiği toplum önderleri, sürgünde bulundukları yine batı ülkelerinden birer birer dönüyorlar. Dönüş kararı alırlarken bulundukları batı ülkelerin yöneticilerinin kendilerinden yardım istekleri olmadığının iddia edilebileceğini sanmıyorum. Yaşamlarının en zor günlerini batının koruması altında geçiren bu türlü önderlerin üzerinde bir borç yükü bulunmaktadır. Bu borcun ödenip, ödenmeyeceğini, bu amaçla nasıl bir ortak hareketin gerçekleşeceğini bugünden söylemek için zaman erkendir. Ama önümüzde duran Humeyni örneğine bakarak bazı çıkarımlar yapmak da mümkündür. Halkının büyük bölümünün amansız bir Amerikan düşmanı kesildiği İran yönetimiyle ekonomik bağlantıları sayesinde büyük kazanç elde eden Almanya ve Fransa’yı unutmamak lazımdır. Humeyni rejimi en çok bu ülkelerin işine yaramıştır. O nedenle bekleyip, çok yakın bir gelecekte kimlerin kimlerle işbirliği yapacağını ve daha da önemlisi BM’ye üye ülke sayısının hangi rakama ulaşacağını hep birlikte göreceğiz.

 

1970’lerdeki petrol krizine hazırlıksız yakalanan gelişmiş ülkeler bunun bedelinin ne kadar ağır olduğunu unutmadılar. Sonraki yıllarda Arap ve Müslüman dünyasında ortaya çıkan her olağandışı gelişmeyi bu açıdan değerlendirdiler. Şimdi tanık olduklarımız bu sürecin kesintisiz devamıdır. Yemen’de istediğini almadan evine dönmemekte kararlı olan halkı hileli oyunlarla ikna etmeye çalışırlarken, Libya’da farklı bir şekilde ortaya çıkıyorlar. Bunu yaparlarken Kaddafi’nin çılgınlığını bahane olarak kullanıyorlar. Diğer ülkelerde olmadığı kadar kanın döküldüğü bir gerçek. Ancak eski senaryoda yapılan küçük bir değişiklikle kapsamlı bir harekete geçmeden önce ortaya atılan gerekçeler insana Irak’ın işgalinin öncesini hatırlatıyor. Asıl sorunlarının enerji kaynaklarıyla nakil hatlarını denetimleri altına almak olduğu halde bunu kitle imha silahları kılıfına soktuklarını hepimiz biliyoruz. O günlerin yaygın deyimiyle Irak’ta hâlâ tüten tek bir silah bulunamadı ama dünya devlerinin imzaladıkları petrol anlaşmalarının sayısı bir hayli kabarıktır. Bugünkü gerçek hedefleri ise, dünyanın bu çok önemli coğrafyasında köktendinci örgütlerin kalıcı bir şekilde yerleşmesi endişelerini gidermektir. Ortalıkta dillendirilen katliam yapılmasının önüne geçilmesi ve halkın demokrasi taleplerinin yerine getirilmesi tezlerinin arkasında gizlenen gerçek budur.

 

Rus, İtalyan ve Amerikalı yöneticiler, petrol var olduğu sürece vazgeçemeyecekleri bu çok önemli bölgede kendilerine rakip bir halk oluşumundan büyük endişe duymaktadırlar. Bırakalım bölgenin tümünü, bir bölümünde bile Şii yönetiminin doğmasını veya köktendinci akımların halkla bütünleşmesini refah ve güvenliklerine yönelen büyük bir tehlike olarak görmektedirler. Yemen ve Libya bu bakımdan çok yakından incelenmekte, tek bir kıpırdanış dahi gözden kaçırılmamaktadır. Şimdilik etki alanı sınırlandırılan halk hareketleri Libya hariç, çatışmasız bir ortamda soğutulmaya çalışılmaktadır. Ancak Libya’da durum onlar açısından çok daha büyük tehlike potansiyeli taşımaktadır. Batılı liderler, birbiri ardına El Kaide başta olmak üzere köktendinci örgütlerin bu ülkede üslenme ihtimalinden duydukları huzursuzluğu dile getirmektedirler. Yandaş lider yönetimlerinden boşalan yerin bu örgütler tarafından kısmen bile olsa doldurulması sonucunda kaybedilen cephenin tekrar ele geçirilmesi neredeyse hayal olacaktır. Kaba hatlarıyla durum budur. Büyük oyuncuların sahaya çıkmasıyla gelişmelerin hangi ince ayrıntılara bağlanacağını şimdiden kestirmek elbette kolay değildir.

 

Terör saldırılarının yarattığı korkunun etkisi batı toplumlarında çok daha büyük olmaktadır. Buna bağlı olarak buralardaki yöneticiler aynı ölçüde ayrıntılı planlamalar yapmak zorunda kalmaktadırlar. Planlamaların bir bölümü terörü yok etmek olduğu kadar terörün çıktığı bölgede bulunan ekonomik çıkarlarını güven altına almalarıyla da ilgilidir. Bu açıdan terörden yararlandıklarını söyleyebiliriz. Daha açık anlatabilmek için Dr. Sait YILMAZ’ın “21. Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat” kitabından birkaç alıntı yapmakta yarar bulunmaktadır. Önce AB’nin teröre karşı önlemlerden neyi anladığına bakalım: “Günümüzde Avrupa Güvenlik Politikası, sınırların korunmasına dayalı savunma anlayışını terk ederek sınırların ötesindeki menfaatlerin korunması, olumsuz gelişmelere imkân vermeden yerinde çözümleme ilkesine dayalı stratejik güvenlik kavramına yönelmiştir.” ABD açısından durumun açıklaması ise: “ Kimileri ise bu mücadelenin ancak ülke dışında kazanılacağını iddia etmektedir. Bu düşünceye göre; teröre karşı savaş evde kazanılamaz; ama evde kaybedilir.”

 

11 Eylül saldırısı sonucunda ortaya çıkan önlem alma zorunluluğu, batılı egemen ülkelerin elinde, karşılık vermek için teröre, bulunduğu ülkede saldırma hakkına dönüşmüştür. Terörün ortak bir tanımını yapmak yerine onu çıkarlarına uygun bir karaktere büründürenler, kendi yarattıkları bu hakkı yine çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Irak ve Afganistan örneklerinin saklı-gizli tarafları bulunmamaktadır. Meşruiyetini kabul ederek bir zamanlar çok yönlü ilişki kurdukları bu ülkeleri terör gerekçesiyle işgal etmelerini tüm dünyaya onaylattılar. Yine kendilerinin etkisi altındaki BM Güvenlik Konseyi’nden çıkardıkları kararlarla uluslararası hukuka uygun hale getirdiler. O günlerde başlatılan bu uygulama adeta gelenekselleştirildi.

 

Şimdi hedefte Libya bulunmaktadır. Dediğimiz gibi senaryonun yeni bir tarafı yok aslında. Irak ve Afganistan’dakinin biraz daha özgünleştirilmiş hali ortaya konuluyor. Uçuşa yasak bölgeden, ekonomik yaptırımlardan, batı bankalarındaki hesapların dondurulmasından söz ediliyor, bu ülkenin işgaline yasal dayanaklar hazırlanıyor. BM Genel Kurulu’ndan çıkarılan kararla Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin müdahil olmasının önü açılıyor. Bir zamanlar ticari ortakları olan Kaddafi, bu mahkemede Sırbistan Başkanı Miloseviç ve Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir gibi yargılanabilecek. Bu gidişin önüne geçecek ikinci bir güç bulunmadığı için bu uygulama kaçınılmaz bir şekilde sürüp gidecektir. Bu bakımdan sırada hangi ülke var; İran mı yoksa Lübnan mı sorusu akla gelmektedir.

 

Özetle bir ülkede kendiliğinden doğup, doğmadığına bakılmadan herhangi bir halk hareketi büyük güçlerin müdahale etmelerine dayanak olacaktır. Hak iddiasındaki bir halkın kendiliğinden başlattığı hareketi dışarıdan şekillendirmenin yanlış olduğu ortadayken, bölücü ve yasal veya yasadışı bir örgütlülük içinde yürütülen faaliyete zorla halk hareketi kimliği verilmesinin tehlikesi büyüktür. Örneğin İran’da muhalefetin hareketi bu yönde işlenmeye çalışılmaktadır. Olayların denetimden çıkması halinde varılacak tek nokta halkın birbirini kırmasıdır.

 

Bireysel ve son derece yerel bir çıkışla girilen yolun koca bir ülkeyi sürükleyeceği yer böylesine tehlikelidir. Hal böyle olunca insan elinde olmadan kendi ülkesi için de çıkarımlarda bulunmaktan kendisini alamıyor. Hiç kuşkusuz Türkiye, ne demokrasisi kurumsallaşmamış ne de devlet adamı yoksunu benzeri bir ülkedir. Ayrıca mükemmel düzeyde değilse bile düşünce derinliği olup, halkının tümüne yakın bir bölümü eğitimlidir ve toplumu sarıp-sarmalayan köklü bir tarihi ve kültürel geçmişi bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki kırsal alanda başlatılan ve sadece bir bölgeyle sınırlı olan bölücü bir hareketle ülke bütünlüğü zorla bozulmaya çalışılmaktadır. Siyasi ve toplumsal örgütler çatısı altında toplanan etnik bölücüler faaliyetlerini halkın tümüne mal etme uğraşı içindedirler. Şiddet ve baskıyla bölgesinde kendisinden başka bir örgütlülüğe asla izin vermeyen PKK’nın sürüklediği yandaş kitle kendisini Kürt halkının temsilcisi olarak kabule zorlamaktadır. Sahip olmadıklarını iddia ettikleri demokratik haklarını talep edenler, aralarında aykırı hiçbir ses olmaksızın tek merkezden yönetilmektedirler. Dernek ve meslek odaları gibi kitle örgütleri halk adına taleplerde bulunmakta, siyasiler de bu taleplere politik içerik vererek bir yönetim sorunu haline dönüştürmektedirler. Bölücü örgütün karargâhı ile en alt birimine kadar varan bir örgütlülük içerisinde Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Sözleşmesi gibi birçok ülkenin kabul ettiği uluslararası metinlerle, yasadışı bölücü faaliyeti özdeşleştirme çabası gösterilmektedir. Etkilerinin devam ettiği gerekçesiyle Türkiye’nin Dersim’de soykırım yaptığını kabule zorlayacak iç ve dış kamuoyu oluşturmaya çalışılmaktadır. Türkiye karşısında yasal bir kimlik kazanmak ve görüşülmesi zorunlu bir taraf olduğunu kabule zorlamak amacıyla PKK, zaman zaman ateşkes kararı almaktadır. Kararın alınması ve bozulması sırasında halk adına konuştuklarını iddia eden örgüt, yandaşı kitle kuruluşlarını harekete geçirmektedir. Böylece yasadışı terörist örgüt hakkı olmadığı halde Filistin’i taklit ederek kimliğini halk adına mücadele eden kurtuluş örgütüne veya özgürlük savaşçısına dönüştürmeyi hedeflemektedir.

 

Bütün bu çabaların bir hedefi içte yandaş kamuoyu oluşturmak olduğu kadar diğer hedefi de dışarıda devletler ve kamuoyları çapında baskı oluşmasını sağlamaktır. Tahrikle, baskı ve tehditle yürüttüğü faaliyetini bir halkın, kendisini yok sayan devlete karşı başlattığı bir halk hareketi olduğunu kabul ettirme yolunda ilerlemeye çabalamaktadır. Dünya gündeminin elverişliliğinden yararlanarak kendince bunu başarması halinde AB’nin ve ABD’nin sözünü ettiğimiz güvenlik politikalarının uygulanmasının gerekçesinin oluşacağını düşünmektedir.