Dünyanın çok az ülkesinde bir lidere bu kadar fazla umut bağlanmıştır. Amerika'nın 44. Başkanı olarak yemin ederek görevine başlayan Barack Obama Amerika’daki seçim süreci boyunca sadece Amerikan halkının değil, neredeyse tüm dünyanın umut bağladığı bir lider haline gelmiştir.

 

Türkiye’de her seçimde iktidara gelen yeni hükümetin kullandığı klasik bir deyim vardır ve neredeyse her yeni hükümetin başbakanı bu kısa cümleyi kullanmıştır. Bu “enkaz devraldık” cümlesidir. Türkiye’deki hükümetlerin hangisinin enkaz devraldığı bilinmez ama şu bir gerçektir ki, Amerika’nın yeni başkanı kelimenin tam anlamıyla enkaz devralmaktadır. Başkan Bush sadece Amerika’yı değil, aynı zamanda başta Ortadoğu olmak üzere uluslararası sistemi enkaz haline getirmiştir. Hal böyle olunca da Amerika’nın 43. Başkanının bozduğu sistemi onarması için Amerika’nın 44. Başkanına ümit bağlanmıştır.

 

Ancak kendisine bu kadar fazla ümit bağlanan Amerika’nın yeni başkanı Barack Obama’nın tüm beklentileri karşılaması bir yana bu beklentilerin önemli bir kısmına dahi karşılık verecek durumda olmadığı düşünülmektedir. Barack Obama’ya gereğinden fazla yüklenen umut misyonunun bir süre sonra umutsuzluğa dönüşmesi ve sadece Amerika’da değil, küresel düzeyde protestolarla karşılaşması pek de uzak bir ihtimal değildir. Zaten Obama’nın da 19-20 Ocak 2009 tarihinde yapılan başkanlık görevini devralma kutlamalarında artık kendisine fazla umut bağlandığını itiraf etmeye başlaması bu korkusunun bir neticesi olarak tezahür etmektedir.

 

Barack Obama’nın öncelikle ülke içindeki ekonomik krizle uğraşacağı muhakkaktır. Nitekim Obama daha iktidarı resmi olarak devralmadan kolları sıvayarak krizden çıkış planları hazırlamaya başlamıştır. Ancak ekonomik kriz her ne kadar ABD’den başlamış olsa da şu an küresel bir boyut almıştır ve küresel bir eşgüdüm sağlanmadığı takdirde kısa süre içerisinde çözülmesi pek beklenmemektedir. Amerika’da 2009 yılı içerisinde ekonomik krizin daha da derinleşmesi ve hatta krizin yeni dalgalarının ortaya çıkması ihtimali yüksektir. Bu durum şüphesiz ki, ABD başkanının dış politika performansını etkileyecektir. Başkan Obama ekonomik krizlerle boğuştuğu bu yeni dönemde bir taraftan mesaisinin önemli bir bölümünü ekonomik krize ayırmak durumunda kalacaktır. Diğer taraftan da kriz sebebiyle kaynak sıkıntısı çekmesi ve dış politikada hareket serbestisinin kısıtlanması ihtimali yüksektir.

 

45. Münih Güvenlik Zirvesi

 

Tarihinin en büyük ekonomik krizi ile mücadele eden Barack Obama’nın 20 Ocak 2009 tarihinde George Bush’tan yönetimi devralmasının üzerinden neredeyse bir aya yakın zaman geçmiş olmasına rağmen uygulayacağı dış politikasının ana eksenleri hakkında önemli bir ipucu vermemişti. Bu sebeple Obama yönetiminin ilk yurt dışı önemli toplantısı olan Münih Güvenlik Zirvesi merakla beklenmekteydi. Zira bu zirveye yeni yönetimin iki numaralı ismi ve yeni yönetimin dış politika gurusu olarak bilinen Başkan Yardımcısı John Biden katılmıştır. Biden zirvede yaptığı konuşmada yeni Amerikan dış politikasının önemli ipuçlarını vermiştir.

 

6 Şubat 2009 tarihinde gerçekleştirilen 45. Münih Güvenlik Konferansı’nda John Biden merakla beklenen konuşmasını yapmış ve ABD’nin artık tek başına hareket etmeyeceğini belirtmiştir. ''Dünyanın ABD'ye, ABD'nin de dünyaya ihtiyacı var'' diyen Biden Uluslararası ilişkilere "Yeni bir ton" getireceklerini de açıklamıştır.

 

Münih Zirvesi sonrası 2 Nisan 2009 tarihinde Başkan Obama’nın Londra`da toplanacak ve Türkiye’nin de üyesi bulunduğu G-20 zirvesine kadar ABD dış politikasına dair önemli açıklamalar yapılması beklenmemektedir. Bu zirve sonrasında Obama’nın Moskova’ya da bir ziyaret yapması planlanmaktadır.

 

Yeni Amerikan Dış Politikasının Ana Konturları

 

Amerika’nın yeni başkanı Barack Obama’nın Türkiye için esas önem teşkil eden yanı dış politikada nasıl bir çizgi izleyeceği olmuştur. Şimdiye kadar gerek seçim sürecinde ve gerekse de seçildikten sonra çeşitli vesilelerle yapmış olduğu açıklamalardan dış politikada “hard power” yani sert güç yerine “soft power” yani yumuşak güç politikalarına öncelik vereceği izlenimi edinilmiştir. Ancak ABD’den gelen açıklamalara bakılacak olursa Obama yönetiminin her iki gücün harmanlandığı bir sistem üzerinde çalıştıkları anlaşılmaktadır. “Akılcı Güç” olarak da adlandırılan bu sistemde şartlara göre davranılacağı ve her iki güçten de istifade edileceği anlaşılmaktadır. Önceki başkan Bush gibi dış politikada kırıp-dökme ve “ya benimlesiniz ya karşımdasınız” sloganı ile tek başına kararlar alıp uygulama gibi kovboyca yaklaşımlar yerine “havuç politikalarına” öncelik vereceği, uluslararası toplumu dikkate alacağı ve küresel örgütleri harekete geçirmede daha istekli olacağı beklenmektedir. Ancak bu Obama’nın gerektiğinde müdahaleden çekineceği anlamına da gelmektedir. Özellikle Afganistan-Pakistan ekseninde ABD’nin güç kullanımına ağırlık vereceği beklenmektedir.

 

Afganistan-Pakistan Ekseni

 

11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Bush döneminde etkin olan Neo-conların da etkisiyle önce Afganistan’a saldırılmış, ancak daha sonra asıl hedef içerisine Irak alınarak hedef genişletilmişti. Dolayısıyla da ne Afganistan, ne de Irak’ta başarı sağlanmıştı. Yeni dönemde Amerika’nın 2011 yılına kadar Irak’tan çekileceği ve Obama’nın önceliği Afganistan’a vereceği neredeyse kesin gibidir. Yeni dönemde dikkat merkezi Ortadoğu’dan Güney Asya’ya doğru kayacaktır. Obama yönetimi her ne kadar şiddetten uzak duran bir yönetim sergileyeceği görüntüsü verse de 2009 yılında Afganistan’da asker sayısını artırarak burada ciddi bir askeri mücadeleye girişeceği beklenmektedir.

 

Bugün Afganistan’da yaklaşık yarısı Amerikan askerlerinden oluşan 70 bin yabancı asker ve onlara destek veren 140 bin Afgan askeri gücü bulunmaktadır. Ancak bu orandaki bir güç bile Afganistan’da Taliban ve El Kaide güçlerine karşı fazlaca etkili olamamaktadır. Dolayısıyla da Obama’nın yeni süreçte özellikle terörle mücadelede en fazla üzerinde durduğu ülkelerin başında Afganistan gelmektedir.

 

Diğer taraftan Obama yönetiminin Afganistan’dan beslendiğini düşündüğü terör bataklığını kurutmak için tek başına Afganistan’a yapılacak operasyonların yetmeyeceğinin de farkındadır. Yeni yönetimin Afganistan’dan başlayacak yeni terör operasyonlarının Pakistan’a sıçraması ihtimali yüksektir. Zaten Afganistan’da yerleşik El Kaide’nin beslendiği asıl coğrafya Pakistan’a doğru kaymaktadır. Afganistan’da yeni operasyonlar başlatacak olan Amerikan ordusunun Pakistan’a da benzer operasyonlar yapmadan başarılı olması ihtimali oldukça zayıftır. Obama hükümetinin dış politikasının Afganistan-Pakistan-Hindistan ekseninde şekilleneceği ihtimali yüksektir.

 

Pakistan'ın özellikle de Afganistan sınırına yakın kabile bölgelerinde El Kaide yeniden güç kazanmaktadır. Bu durum elbette ki Afganistan’daki terörle mücadele çalışmalarına olumsuz etkide bulunmaktadır. Pakistan ve Afganistan'ı El Kaide'ye karşı verilen savaşın ön cephesi olarak gören Obama, İslamabad yönetiminin El Kaide'ye karşı harekete geçmemesi durumunda askerî operasyon başlatacağını açıklamıştı. Dolayısıyla ABD’nin önümüzdeki süreç içerisinde Pakistan’a yönelik askeri müdahalesinin gündemde olduğunu da belirtmekte fayda vardır. Burada nükleer güce sahip Pakistan’ın bu saldırılara tepkisinin ne olacağı sorusu üzerinde durmak gerekmektedir. Zira bu tepki ABD-Pakistan ilişkilerinin de geleceğini belirleyecektir.

 

Filistin Sorunu

 

Obama’nın adeta kucağında bulduğu Filistin sorunu konusunda da yeni yönetimin tavrı netleşmiştir. İsrail ve Filistin arasındaki sorunun çözülmesi için Mısır'la (Türkiye’den bahsedilmiyor) işbirliği yaparak bölgede sürekli bir ateşkes sağlamak istediklerini belirten Biden, ''Hamas'ın değil, Abbas yönetiminin güçlendirilmesi ve bölgede 2 devletin birlikte yan yana olmaları yönünde çaba harcayacağız'' şeklinde konuşmuştur. Dolayısıyla da Davos sonrası süreçten Türkiye’nin pek de kazançlı çıkmayacağı anlaşılmaktadır. ABD ile Türkiye’nin bu anlamda Filistin meselesine farklı açılardan baktığı anlaşılmaktadır.

 

Terörle Mücadele

 

Avrasya bölgesinde başta Rusya olmak üzere neredeyse bütün dünyanın sempati ile baktığı ABD’nin 44.üncü başkanı Barack Obama gerçekten de beklenildiği gibi herkesin ümidini ve beklentisini karşılayabilir mi ve farklı çıkar guruplarının ve ülkelerin menfaatlerini ortak bir paydada buluşturabilir mi? Özellikle de Türkiye’nin birincil öncelikli dış politika alanlarından birisi olan (olması gereken) Avrasya coğrafyasında Obama ile neler değişebilir, Obama’nın başkanlığındaki bir ABD’nin Avrasya coğrafyasında Türkiye’yi neler beklemektedir?

 

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, ABD’de başkanlar değişse de bu ülkenin dış politikasının ana hatlarında bir değişme ve sapma olması ihtimali zayıftır. Burada genel olarak uygulamada ve yöntemlerde bazı farklı uygulamalar görülebilir. Örneğin terörle mücadelede Başkan Bush “ya bizimlesiniz, ya da karşımızdasınız” anlayışı ile hareket etmekte ve dünyaya pek danışma ihtiyacı hissetmemekteydi. Oysa Barack Obama’nın terörle mücadele anlayışının Başkan Bush’un uygulamalarından farklı olacağı beklenmektedir. Bu anlamda Obama terörle mücadele de küresel kurum ve kuruluşlar ile önde gelen ülkeleri bu mücadeleye ortak etmeyi düşünecektir.

 

Yeni ABD başkanının Türkiye açısından en çok dikkatle izlenen yanının terörle mücadele konusunda nasıl bir tavır izleyeceği olmuştur. Elbette ki, onun Irak, İran, Kafkasya, Rusya v.s. gibi politikaları Türkiye için hayati önemdedir. Ancak terör Türkiye’nin neredeyse her gün yakından hissettiği bir yaradır ve önceki Başkan Bush’un bu konudaki tavrı Türkiye açısından pek iç açıcı olmamıştır.

 

Avrupa Birliği’nin rejim muhalifi Halkın Mücahitleri örgütünü terör örgütleri listesinden çıkarması ve fakat ABD’nin PKK terör örgütünün İran kolu olan PJAK’ı terör örgütü listesine alması son derece önemlidir. Bu husus Türkiye’nin terörle mücadelesine de katkı sağlayacaktır. Zira şimdiye kadar ABD Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde ikili bir sistem üzerinde duruyordu. Bir taraftan Türkiye’nin PKK ile mücadelesine destek verdiğini söylerken, diğer taraftan PKK’nın bir kolu olan PJAK’a karşı herhangi bir işlemde bulunmuyor ve hatta bazı iddialara göre bu örgütü destekliyordu. Bu durum ise PKK’ya karşı sürdürülen mücadeleyi zayıflatıyordu. ABD’nin İran konusunda yeni, bir takım açılımlar içerisine girdiği görülmektedir. Her şeyden önce İran’da 12 Haziran'da 10. dönem cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktır. Bu seçimlerde radikal tavırları ile bilinen mevcut Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın karşısında eski cumhurbaşkanlarından reformist Muhammed Hatemi’nin çıkacağının kesinleşmesi Amerika’nın İran politikasında seçimlere kadar sertleşmeyeceği ihtimalini ortaya çıkaracaktır. Zira bu süreçte ABD’nin İran karşısında sertleşmesi sadece ve sadece Ahmedinejad’a yarayacaktır. Ancak İsrail seçimlerinden sağcı partilerin daha da güçlenerek ve radikalleşerek çıkmaları İran’a müdahale seçeneğinin masadan kalkmasını engellemiştir. İran seçimlerinden Ahmedinejad veya bir başka radikal ismin çıkması ABD’nin İran politikasının yeni açılımlara izin veremeyecek bir noktaya gelmesi ve tıkanması ihtimali yükselecektir.

 

Bu durum Obama’nın Ortadoğu’ya ve özellikle de Irak’a yeterince önem vermeyeceği anlamına gelmemektedir. İsrail’in 2008 yılının son günlerinde başlattığı ve Obama’nın yemin törenine kadar da tamamladığı Gazze operasyonları neticesinde Obama aslında Filistin sorununu kucağında bulmuştur ve istese de bu sorundan kaçamayacaktır. Türkiye’nin Gazze savaşında Hamas konusundaki ısrarlı tutumunun da yine yeni dönemde sadece Türk – Amerikan ilişkilerinde değil, aynı zamanda Türk-İsrail, Türk-Batı ve Türk-Arap ilişkilerinde de bazı sorunlar doğurması ihtimali mevcuttur.

 

Diğer yandan 10 Şubat 2009 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama Beyaz Saray’da yaptığı ilk büyük basın toplantısında İran ile ilgili net açıklamalarda bulunmuştur. Obama açıklamasında, ülkesiyle İran arasında doğrudan diyalog kurulması için gereken koşulların birkaç ay içinde sağlanabileceğini umduğunu, ancak Tahran’ın da tutumunu değiştireceğine ilişkin işaret vermesi gerektiğini söylemiştir. Ahmedinejad’ın bu açıklamalara karşı anında verdiği karşılık da yine kayda değerdir. Ahmedinejad Amerika ile yapılacak yeni açılımların taktik değil, kalıcı ve geniş temelli olması gerektiğini ifade etmiştir.

 

Obama’nın terörle mücadele programında işbirliği yapacağı ülkelerden birisi de Rusya olacağından Rusya’nın özellikle Çeçenistan sorunu sebebiyle terörle mücadele konusunda Bush yönetimi ile ters düştüğü dikkate alınırsa bu anlamda Obama yönetimi ile daha yakın bir işbirliği söz konusu olabilir. Ancak diğer taraftan Obama yönetiminin insan hakları ve demokratikleşme konusunda Bush yönetiminden daha hassas davranması bu defa Rusya ile ABD arasında başka sorunları gündeme getirebilir.

 

Nisan Sendromu ve Türkiye ile İlişkiler

 

Bu seçimlerde Türkiye ve Azerbaycan geleneksel olarak Cumhuriyetçi aday John Mc Cain’i, Ermenistan ve Rusya ise Demokrat Barack Obama’yı desteklemiştir. Obama’nın seçimleri kazanmasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinin önünde ciddi bir sınav ortaya çıkmıştır. Barack Obama’nın Türkiye açısından izleyeceği dış politikanın asıl can alıcı noktasının Nisan ayında şekillenmesi beklenmektedir. Aslında Türk-Amerikan ilişkilerinde Nisan sonrasını görmek pek mümkün değildir.

 

Nisan 2009’da ABD’nin yeni devlet başkanının tutunacağı tavır son derece önemlidir. Şimdiye kadar hiçbir ABD Devlet Başkanı adayının yapmadığı bir şeyi Obama ve ekibi yaparak Ermenilere yazılı taahhütte bulunmuştur. Bu taahhüde göre de iktidara geldikten sonra senatoda 1915 yılı olaylarının “soykırım” olarak nitelendirilebileceği belirtilmektedir. Zaten Obama’nın yardımcısı John Biden’in yirmi yıldan fazla bir süredir mecliste genel olarak Türkiye ve Azerbaycan karşıtı ancak Rum ve Ermeni yanlısı tutumu herkese malumdur. Diğer taraftan Irak’ın üçe bölünmesi önerisi de Biden tarafından verilmişti. Aynı şekilde Nenci Pelosi’nin de Ermeni yanlısı tavrı herkese malumdur. Şimdi hem iktidarı, hem de senatonun her iki kanadında çoğunluğu sağlayan demokratların sözde “soykırım” safsatasını meclisten geçirmelerinin önünde hiçbir engel kalmamıştır. Normal şartlarda bu ekip bu safsatayı bir iddia olmaktan çıkarıp bir karar haline getirebilir.

 

ABD başkanları genel olarak seçim sürecinde çeşitli sözler vermekte, ancak bunu iktidara geldiğinde unutmaktadır. İktidarın sorumluluğu bunu gerektirmektedir. Şimdi Obama’da benzer bir tutum sergileyebilecek mi? Irak’tan çekilme kararı alan, Afganistan’da büyük bir mücadeleye hazırlanan Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve hatta Afrika’da işbirliği yapabileceğini ve bu işbirliğinin de Kafkasya ve Ortadoğu’da hayatiyet kesbedecek ?? bir durumda olduğunu ABD gayet iyi bilmektedir. Diğer yandan başlayan bir “futbol diplomasisi” süreci söz konusudur. Bütün bunlara rağmen Obama “soykırım” safsatasını diretmeye kalkarsa Türkiye’yi tamamen kaybedeceği gibi Ermenistan ile başlayan süreci de tamamen baltalayacaktır. Zaten Ermenistan tarafının da Nisan ayına kadar bir açılım yapması beklenmemelidir. Zira Ermeniler de Nisan ayını beklemektedirler.

 

Barack Obama’nın dış politikasını ve Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni dönemini konuşurken en fazla Nisan ayına kadar bir tahmin yapılabilmektedir. Nisan sonrası bu aşamada karanlık bir nokta gibidir. Nisan sonrası Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanacak bir krizin etkilerini sadece ikili ilişkilerde görmeyeceğiz. Bu krizin etkilerinin üçüncü boyutunun çok daha önemli ve kritik olduğunu söyleyebiliriz. Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanacak olası bir krizin etkilerini Ortadoğu’daki barış sürecinde, Irak’ta yeniden yapılanma sürecinde, Afganistan’da yapılacak operasyonlarda, Orta Asya’da, Hazar bölgesi enerji kaynaklarının batı pazarlarına aktarılmasında, Kafkasya’daki barış sürecinde, Türkiye’nin yeni Ermenistan açılımında, Azerbaycan-Ermenistan barış sürecinde, Karadeniz ve boğazlarda, Balkanlarda ve ABD-Rusya ilişkileri başta olmak üzere birçok bölgesel ve küresel alanda görebileceğiz.

 

Artık herkesin malumu olan Davos sürecinden sonra Yahudi lobisinin Türk tezlerine destek vermesi de pek beklenmemektedir. Ancak burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki, Amerika’da ciddi bir Yahudi lobisi bulunmaktadır ve Ermeni soykırımı iddialarına karşı bu lobinin geçmişte bir takım çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Ancak son dönemde Yahudi lobisi içerisinde de bazı ciddi fikir ayrılıkları doğmuştur. Amerika’daki en büyük Yahudi örgütü İftira ile Mücadele Birliği (Anti-Diffamation League) 21 Ağustos 2007 tarihinde bir açıklama yaparak 1915 olaylarını soykırım olarak değerlendirmiştir. Bu kuruluş bununla beraber Kongredeki tasarılara karşı çıkacaklarını da belirtmiştir. Aynı şekilde önceki yıllarda (2000) benzer iddiaların Temsilciler Meclisi’ne gelmesini de engelleyememişlerdi. Bu girişim ancak dönemin ABD Başkanı Bill Clinton tarafından önlenebilmişti. Dolayısıyla da Davos sürecinin 24 Nisan’da Obama’nın “soykırım” kararı almasında etkili olacağı muhakkaktır. Ancak bu etkinin derecesinin de çok abartılmaması gerekmektedir. Zira Amerika’da son kararı verecek olan Başkandır. Eğer ABD’nin çıkarları bu kararı verme yönündeyse karar bu şekilde çıkacaktır. Aksi takdirde hangi lobi ne şekilde devreye girerse girsin Amerikan politikası değişmeyecektir.

 

Bu durumda şu sorunun cevabının Türk dış politika yapıcıları ve “özel danışmanlar” tarafından bulunması gerekmektedir. 24 Nisan’da Obama ne yönde bir karar verecektir? 1915 olayları için “soykırım” sözcüğünü mü kullanacaktır, yoksa “sistemli yok etme” mi diyecektir?

 

Hükümet çevrelerinden yansıyan bilgilerde genel bir iyimserlik havası hakimdir. ABD’nin Türkiye’nin Ermenistan açılımını görmezden gelemeyeceği düşünülmektedir. Ancak Başkan, Başkan Yardımcısı, Meclis Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Beyaz Saray Genel Sekreteri başta olmak üzere yeni yönetim ekibinin önemli bir kısmı Türkiye’nin “soykırım” yaptığına inanmakta ve bu yönde bir karar almaya meyilli durmaktadırlar. Bir tek Türkiye’yi küstürmemek, kaybetmemek gibi bir endişeleri mevcuttur ve bunu nasıl gidereceklerinin hesabını yapmaktadırlar. Kanaatimizce böyle bir durumda ABD’nin artık gereksinim duymadığı ve hatta Irak’ın Kuzeyinde “ayak bağı” olan PKK konusunda taviz vermesi söz konusu olabilir.

 

Barack Obama’nın Türkiye’ye verebileceği en önemli desteğin terörle mücadele alanında olması beklenmektedir. Bizim değerlendirmelerimize göre Nisan ayında Obama yönetimi 1915 olaylarını “soykırım” ve/veya “Büyük Felaket” (Merts Egern) olarak değerlendirecektir. Zaten Türkiye‘de internet sitesi açarak özür dileyen “aydınlar” bu kelimeyi kullanarak Türk kamuoyunu buna alıştırmışlardı. Buna karşılık Türkiye’yi de kaybetmemek için PKK terör örgütü konusunda Türkiye’ye çok önemli bir taviz verecektir. Ayrıca Irak içerisinde de Türkiye’ye önemli roller verilmesi gündeme gelebilir. Dolayısıyla Türkiye bu anlamda kendisini avutacaktır. Ayrıca Davos sonrasında Ortadoğu’da da Türkiye yeni rollere soyundurulabilir. Bir zamanlar Avrasya coğrafyasında George Soros tarafından desteklenen Turuncu Devrimlerin Ortadoğu versiyonuna Türkiye ilham kaynağı olabilir. Bu anlamda kısa vadeli ilişkilerde Ortadoğu’da başrol Mısır’a verilirken, uzun vadeli ve köklü Ortadoğu değişiklik politikalarında Amerika’nın esas rol vereceği ülke Türkiye olabilir.

 

Rusya ile Yeni Bir Sayfa Açılabilir mi?

 

Eğer ABD seçimlerine sadece ABD vatandaşları değil, aynı zamanda dünya vatandaşları da katılmış olsalardı çok açık bir farkla Barack Obama bu seçimleri kazanırdı. Obama’nın en çok oy alacağı ülkelerin başında ise Rusya gelirdi. Küresel arenada giderek güçlenen Rusya Bush döneminde ABD ile ilişkilerini kopma noktasına getirirken diğer yandan nasıl olsa Obama’nın kazanacağının ve ilişkilerde yeni bir sayfanın açılacağının hesabını yapmaktaydı.

 

Rusya’nın özellikle de 8 Ağustos’ta başlayan Kafkasya Savaşı’nda başta ABD olmak üzere bütün dünyaya kafa tutmasının altında yatan sebeplerin başlıcalarından birisi de ABD’de seçimlerin Obama’nın kazanacağının düşünülmesiydi. Rusya yaptığı araştırmalarda Obama’nın kazanacağını hesaplamıştı ve bu hesabında da haklı çıkmıştı.

 

Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev Obama’nın seçimi kazanmasının ardından yaptığı ilk açıklamada, «Obama yönetiminin son yıllarda zarar gören Rusya-ABD ilişkilerinin gelişmesine katkı sağlayacağını ümit ediyoruz.» demişti.

 

ABD ile Rusya arasında var olan Nükleer Silahların Azaltılması Anlaşması (START) sorunu, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi ve Gürcistan ile Ukrayna’yı da içine alması, Karadeniz’e ABD askeri varlığının sokulması, Doğru Avrupa’ya erken uyarı ve füze savunma sistemlerinin kurulması ve enerji güvenliği ve temini gibi temel konularda çok ciddi iyileşmelerin sağlanmasını beklememek gerekir. Nitekim Obama seçildikten sonra bu konuda bir politika değişikliğine gitmediği iddia edilmiştir. ABD başkanlığına seçilen Barack Obama'nın, Rusya'nın güçlü muhalefetine rağmen, Polonya topraklarında füze savunma sistemi inşa etme planlarını uygulayacağını açıklamıştır. Bilindiği gibi bu proje iki bölümden oluşuyor: Çek Cumhuriyeti'nde kurulacak süper güçlü radarlarla Asya hava sahaları kontrol altına alınacak, Polonya'ya yerleştirilen 10 savunma füzesiyle de doğu istikametinden gelecek olası füzeler imha edilmesi planlanmaktadır.

 

Rusya ile ABD arasında tüm beklentilerin aksine kısa vadede bir bahar havasının esmesini beklemekteyiz. Nitekim, Obama yönetimi ekonomik krizle boğuşurken Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’da önemli kazanımlar edinmeye başladığını görmekteyiz. Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) ve Avrasya Ekonomik Topluluğu (EurAsEC) zirveleri için Moskova’da bulunan Bakiyev, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile yaptığı görüşme sonrasında bir açıklama yaparak Manas Üssü’nü kapatacaklarını bildirmiştir. Diğer taraftan bölgeden son ABD üssü çıkarılmakla beraber, Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne bağlı bir acil eylem gücü oluşturulmaktadır. Bazı analizciler bunu yeni bir NATO gücü olarak değerlendirse de biz bu tür değerlendirmeleri fazla iddialı bulmaktayız. Benzer iddialar geçmişte Şanghay İşbirliği örgütü için de ileri sürülmüştü ancak o zaman da biz benzer bir şekilde bu tür girişimlerin NATO’ya karşılık gelemeyeceğinden bahsetmiştik.

 

Peki, o zaman bu girişimleri nasıl değerlendirmek gerekir? Zira bu girişimleri doğru değerlendirdiğimiz takdirde yeni dönem ABD-Rusya ilişkilerini de doğru okuma şansımız olacaktır. Bize göre bu tür girişimlerin temelinde bölgede oluşan güç boşluğunda yararlanma ve önümüzdeki dönemde masaya daha güçlü bir şekilde oturma gayretleri yatmaktadır.

 

Rusya ABD’de önceki Başkan George Bush’un süresinin dolması ve Barack Obama’nın göreve gelmesi ile beraber ortaya çıkan geçiş sürecinde bölgedeki pozisyonlarını güçlendirme çabasına girişmiştir. Obama’nın yeni dönemde dış politikasının ana eksenlerinden birisini Afganistan’da El Kaide’ye karşı operasyonlar olduğunu açıklaması ardından dikkatler Güney Asya’ya yönelmiştir. ABD’nin Afganistan’da etkin olabilmesi için Orta Asya’da etkin olmaya ihtiyacı vardır. Bu çerçevede bu bölgede askeri üsler ABD için hayati önemde olacaktır. Moskova son adımları ile Başkan Obama’ya bölgede yürüteceği operasyonlar için Orta Asya ülkeleri ile değil, kendisi ile işbirliğine gitmesi gerektiğini hatırlatmıştır.

 

Diğer taraftan Rusya ABD’ye NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin durdurulmasının yetmeyeceğini göstermiştir. Bununla beraber Rusya, ABD’yi Polonya ve Çek cumhuriyetine kurulması planlanan radar üssü ve füze savunma sistemlerinden de vazgeçirmeye çalışmaktadır. Bizzat Başbakan Vladimir Putin tarafından bu tür girişimler Rusya’ya doğrudan tehdit olarak algılanmış ve bu durum açıkça da ifade edilmiştir. Dolayısıyla da Kremlin Beyaz Saray’ın eninde sonunda kendileriyle masaya oturmak zorunda kalacağını düşünmektedir ve bu an geldiğinde masaya güçlü kozlarla oturmak istemektedir. Yoksa ekonomik krizin en çok etkilediği ülkelerin başında gelen Rusya’nın en az üç yıl daha devam etmesi tahmin edilen bir ortamda ABD ile yeni bir yarışa girmeye niyetli olduğuna inanılmamaktadır. ABD’nin de böyle bir amacı olmadığı düşünülmektedir. Ayrıca Rusya daha önceki dönemlere nazaran AB içerisinde güçlü müttefiklere sahiptir. Başta İtalya, Fransa ve Almanya olmak üzere Rusya ile masaya oturulması gerektiğine inanan güçlü bir ülkeler koalisyonu mevcuttur. Rusya’nın AB üzerindeki bu etkisinin giderek artmasının yanı sıra AB’nin bu ülkeye olan doğalgaz bağımlılığı da bir başka önemli araç niteliğindedir. Obama’nın yeni Afganistan-Pakistan politikasında Rusya ile mi yoksa Rusyasız mı hareket edeceği bize bölgede önemli ipuçları verebilecek nitelikte gelişmeler olacaktır.

 

Kafkasya ve Orta Asya bölgesi şimdilik ABD’den uzaklaşmış ve Rusya’nın etkisine girmiş gözükebilirler. 2009 yılı içerisinde bu bölgede önemli açılımlar yaşanabilir. Özellikle bu alanda Türkiye ile Özbekistan arasında yeni pencerelerin açılması kimseye sürpriz olmamalıdır. Diğer taraftan ekonomik krizin en çok vurduğu ülkelerin de yine Orta Asya ülkeleri olacağı ve bu bölgede zor durumda kalmış Türk şirketleri haberleri almaya da alışmamız gerektiğini hatırlatmakta fayda vardır. Bu ülkelere krizle mücadele etmeleri için şimdilik tek yardım eli uzatan ülke Rusya’dır. Oysa Türkiye’nin bu alanda devrede olması gerekmektedir.

 

Obama şimdilik ekonomik krizle meşguldür ama ABD’nin dış politikasında önümüzdeki birkaç ay içerisinde Rusya, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya hak ettiği yeri almaya başlayacaktır. Bu an geldiğinde Rusya ile ABD arasında yumuşak bir rekabet yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Ancak bu hiçbir zaman yeni Soğuk Savaş gibi eskimiş kavramlarla ifade edilebilecek boyutta olmayacaktır. Bu çerçevede kısa vadede Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye olmaları beklenmemelidir. Ancak ABD’nin Gürcistan’da, Tacikistan’da ve Özbekistan’da askeri üs elde etmesi de kimseyi şaşırtmamalıdır. Bu anlamda ABD bu görüşmelerden netice alamaması durumunda kapısını çalacağı ülke Türkiye’dir.

 

Bush döneminde Türk-ABD ilişkilerinde yaşanan açmazlar ve çıkmazlar Türkiye kamuoyunun ABD’ye bakışını olumsuz etkilemiş ve bu bakış dış politikaya da yansımıştır. Bu sebeple Bush döneminde yaşanan krizlerin Obama döneminde yaşanmayacağı ve yeni bir sayfanın açılacağı beklentisi yüksektir. Diğer taraftan Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde sorunlar yaşaması ABD’nin sadık müttefiki Türkiye’nin bölgede diğer ülkelerle ve özellikle de Rusya ile dinamik ilişkiler içerisine girdiği görülmektedir. Rusya ile ikili ilişkilerde yaşanan bu sıcaklığın sadece Türkiye’den kaynaklanmadığı ve Rusya’nın da bunda istekli olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle Kafkasya Savaşı sonrasında Türkiye’nin Karadeniz’de etkinliğinin iyice anlaşılması üzerine Rus basınında “Türkiye yeniden keşfedilmelidir” başlıkları atılmıştır. Jeopolitik konumunun dikte ettiği “bölgesinde etkin” bir ülke olmak zorunda olan Türkiye hiçbir ABD başkanının elinin tersiyle itemeyeceği bir ülkedir.

 

Bu makale 2023 Dergisi’nin 15 Şubat  2009 tarihli 94. sayısında yayınlanmıştır.

 

989 kez okundu