Amerika’daki başkanlık seçimi sonuçlandı ve Obama kazandı. Ocak ayında görevi devralacak. Bu olay tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yankı buldu. Türkiye’deki yankılanma daha çok, Obama’nın siyahi kesimden gelmesinden tutun, seçim kampanyasını değişim ve umuda dayamasına, oradan da seçim deklarasyonlarındaki bize ilişkin dış politika yaklaşımları göre olan ümit ve endişelere kadar uzandı.

 

Sayın Cumhurbaşkanımız gönderdiği tebrik mesajında, basına yansıdığı şekliyle, Obama tarafından verilen “değişim ve umut” mesajının günümüzün beklentilerini karşıladığını ifade ile bu mesajın Türkiye tarafından benimsendiğini ifade etmiş. Nitekim Obama’nın söylemlerine bakacak olursak, 8 yıllık Bush idaresi dönemindeki dayatma ve zorbalıkların ardından, milletlerarası ilişkilerde   bir bakıma diplomatik yaklaşımlara öncelik vereceği ilan edilmiştir. Bunu, temelde farklı yaklaşımlar şeklinde anlamak da, sadece tarzlarda farlıklaşma şeklinde anlamak da okuyana ait bir husustur. Böylece bakarsak Obama yaklaşımlarını Türkiye de benimseyebilecektir.

 

Ancak aslında dikkatle okunduğunda Obama’nın, Türkiye’ye ilişkin olarak ortaya koyduğu noktaların temelde değil de tarzlarda farklılaşmalardan ibaret olduğu görülecektir. Bu durum özellikle, Ermeni, Kıbrıs ve Irak’a ilişkin konularda kendini göstermektedir ki bunlar Türkiye bakımından ayrıca özellik arz eden hususlardır.

 

Obama, seçim süreci içinde, Amerika’daki Ermeni lobisine 1915’te Anadolu’da yaşananları Ermenilere karşı “jenosit” suçu olarak kabul edeceği sözü vermiştir. Obama’nın bu konuya yaklaşımı çok eskilerden, hatta 1915’ten de önce yerleşmiş Amerikan tutumları çerçevesindedir. O itibarla söylemi “seçim vaadi” adına göz ardı etmek gerçekçi olmayacaktır. Nitekim Ermeni sorununa ilişkin gelişmeler de bunu göstermektedir.

 

Türkiye’nin bu konuda karşı karşıya olduğu sorunun mahiyetini ve Sayın Cumhurbaşkanımızın Erivan’a yaptığı ziyareti Eylül ortalarında bu sütunlarda yayımlanan “Tarihi adım” başlıklı yazımızda okurlarımız için değerlendirmiş bulunmaktayız. Ziyaret elbette ki söylendiği gibi Sarkisyan’ın “cesur bir davranışla” yaptığı davet ve ona “cesaretle verilen bir karşılık” mahsulü değildir. İnşallah ta öyle değildir. Aksi halde Türk diplomasisinin bir kenara itilmiş olmasını temsil edecektir. Koskoca Türkiye, Filistinliler için kotarılan   “cesurların barışı” aldatmacasının içine çekilmiş sayılacaktır.

 

Bu adımın bir ucunun Amerika’nın teşvik ve tanzimi yoluyla Kafkaslarda, bir ucunun da Türk iç politikasında, bir güç mücadelesi içinde olduğu anlaşılmaktadır.

 

Kafkaslar bakımından olan uç, Medvedev’in bu ay başlarında Ermeni ve Azeri Başkanlarla Moskova’da Meindorf şatosundan yaptığı açıklama ile darbe almıştır. Medvedev hamlesi konunun Rusya dışında ele alınması teşebbüsünün önünü kesmeye yöneliktir. Özellikle bu itibarladır ki biz Türkiye’nin bu alanda attığı adımı, daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, çamurun içine atılmış adım, tehlikeli bir adım telakki etmiş bulunmaktayız.

 

Ermeni sorununun diğer ucu da halen Türkiye’de devam etmekte olan bir güç mücadelesinin içindedir. Maalesef, Amerika’yı yanına alma, oradan güç bulma çabasının artık bu noktalara kadar getirildiği görülmektedir. Basınımızdaki Amerikan ve Kürt davulu çalan, kendisini liberal sayanların da saf tutmuş olması açıkça buna delalet etmektedir. Gelen karşı sitem ve güçlü tepki de bunu göstermektedir. Biz buralara girmeyeceğiz, işaretle yetiniyoruz.

 

Obama Türkiye’nin Kıbrıs’tan asker çekmesine ve Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünün, egemenliğinin korunmasına temas etmiştir. Ancak Amerika’nın bu alanda dayatabileceği bir hususa artık gerek kalmamış olduğu da bir gerçektir. Türkiye’yi ilgilendiren hayati konular MA Talat’a bırakılmıştır. İş, Avrupa’nın diktesindedir. Kıbrıs’ın Türkiye’den kayıp gitmesi tamamiyete doğru seyretmektedir. Bu itibarla, “Aferin” hariç, Amerikan müdahalesine artık mahal kalmamıştır.

 

Sonuç olarak bu iki alanda da Obama’nın zorlayıcı olmasını gerektirecek, stratejik anlamda iki ülke arasındaki ilişkilere tamiri güç zararlar getirecek bir tutuma girmesi beklenmemelidir. Bu iki konu, Irak ve İran gibi daha önemli alanlara göre geride kalmaktadır.

 

Basınımız Obama’nın Kuzey Irak ve PKK hakkındaki söylemlerini, “Türkiye’ye güvence” olarak takdim etmiştir. Oysa ne yapılmak istendiğine dair olan ifadelerin tamamen Amerikan ve onun himayesindeki Irak’taki Kürt idaresi temel tutumlarıyla, yani bugün olan bitenlerle örtüştüğü gözlenmektedir. Obama’yı birkaç satırla ifade edecek olursak; diplomatik teşebbüs alınarak Türk ve Iraklı Kürt liderlerin PKK tehdidi konusunda kapsamlı bir anlaşmaya varmalarını teminen bir araya getirileceği söylenmektedir. Bu zaten Amerika’nın zorlamalarıyla hayata geçmiş bulunmaktadır. Obama bunu söylerken elbette ki PKK’yı besleyen ve koruyan diğer görüşmecinin ne istediğini, neyin peşinde olduğunu gayet iyi bilmektedir. Obama’nın işte bunları takip edeceği anlaşılmaktadır.

 

Obama bir yandan da aklı sıra müzakere edecek tarafların “korkularını ve ihtiyaçlarını” bilerek dengeler kurmaktadır. Bu nedenle olacak ki, bir yandan (eksik olmasınlar/hamdolsun) Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garanti altına alacaktır, bir yandan da Türkiye tarafından Kuzey Irak’ın Türkiye tarafından imar ve kalkınmasını kolaylaştıracaktır. Herhalde ödül olarak da Türkiye’nin AB’a katılımını destekleyecektir. Bu muamelelere maruz kalma, Türkiye’nin üç beş çapulcu karşısında toprak bütünlüğünün garantisine çare aranması noktasına gelinmiş olmasına, “çok yazık” demekten, kahrolmaktan başka sözümüz yoktur.

 

Bunların ayrıntılarını, Türkiye’ye biçilen görevleri görmek için Amerikan gizli belgeleri aramaya, spekülasyonlar yapmaya gerek bulunmamaktadır. Her şey gözler önünde cereyan etmektedir. Örneğin, “Milletlerarası Buhran Grubu” nun 28 Ekim’de yayımlanan “Toprak için Petrol” raporu, çok önemeli dersler çıkarılacak bir mehaz oluşturmaktadır.(International Crisis Group-Oil for Soil Report. no. 80).